Almanya’nın Berlin eyaletindeki seçimlerde Sol Parti adayının birinci çıkması, birçok çevrede hareketlilik yarattı. Sürpriz olmasa da beklenmedik bu başarı karşısında AfD’nin eş başkanı Alice Weidel’in “Berlin’de zenginleri vuralım, kapitalistleri kovalım, mülklerine el koyalım, kiralara üst sınır getirelim diyenlerin ittifakıyla karşı karşıyayız” şeklindeki değerlendirmesi, kısa sürede sermaye basınının doğrudan ya da dolaylı savunduğu görüşlerden biri hâline geldi. Bu durum, ABD’de Trump’ın “Ya Marx’a ya ABD’ye sadıksınız” çıkışıyla paralellik gösteriyor. Seçimlerden hemen sonra Sol Parti’ye karşı “antisemitizm” suçlamalarının dozunun artması, seçim sonuçlarının ne kadar sarsıcı olduğunun göstergesi.
Berlin seçimleri, sadece kazananın Türkiyeli bir kadın olmasından dolayı ilgilendirmiyor bizi. Almanya’daki gelişmeler Türkiye’yi birçok açıdan etkiliyor. Almanya, milyonlarca Türkiyeli göçmene ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Türkiye sermayesinin de en büyük ortağı. Ve Almanya, Avrupa Birliği piramidinin de tepesi.
Berlin seçimlerini konuştuğumuz Özge Yaka, Türkiyeli bir akademisyen. Lisans ve yüksek lisansını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde, doktorasını Lancaster Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı. Türkiye, Fransa ve Almanya’da çeşitli üniversite ve araştırma kurumlarında çalıştı. İlk kitabı Fighting for the River: Gender, Body and Agency in Environmental Struggles, 2023 yılında California Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlandı. Daha önce New York belediye seçimlerinde Mamdani’nin kampanyasında görev almıştı. Şimdi ise Elif Eralp’in seçim çalışmasında görev aldı. Türkiye’yi de yakından takip eden bir akademisyen olarak Yaka ile seçim deneyimini ve olası gelişmeleri konuştuk.
Öncelikle bu başarı bekleniyor muydu parti çevrelerinde, yoksa sürpriz mi oldu?
Bu kadarını beklemiyorduk. Anketler Sol Parti ile Hristiyan Demokrat Parti’yi (CDU) ya başa baş gösteriyordu ya da Sol Parti’yi bir ya da iki puan önde, daha çok yüzde 20-22 bandında gösteriyordu. Ama Sol Parti yüzde 25,7 alarak CDU’ya altı puan fark attı. Bu, Elif dâhil hepimiz için sürpriz oldu.
AfD’nin yükselişi uzun zamandır görülüyor. Berlin’de de oylarını artırdı. Burada etkili olan sadece göçmenler sorunu mu? Sol Parti’nin oylarının artışında faşizm korkusu ya da antifaşist duyarlılık ne oranda etkili?
Aşırı sağ ve faşizm bütün dünyada yükseliyor. Almanya’da AfD’nin faşizan tonu Fransa ve İtalya’daki muadillerinden de daha belirgin. Göçmen meselesi, tıpkı diğer ülkelerdeki gibi, söylemlerinin merkezinde ama aslında insanların bu partilere oy vermesinin asıl nedeni ana akım siyasete ve partilere duydukları tepki. 1990’larda ve 2000’lerin başında insanlara farklı bir gelecek vizyonu sunuyor gibi görünen liberal kapitalizm (Avrupa Anayasası gibi tartışmaları hatırlayalım) bugün bu konuda iyice havlu attı. Batı ülkelerinde bile belli coğrafyalara (AfD’nin özellikle güçlü olduğu eski Doğu Alman taşrası böyle bir yer; ABD’deki Orta Batı’ya benzetebiliriz) ve toplumun belli kesimlerine artık güvencesizlikten ve belirsizlikten başka bir şey sunamıyor. İnsanlar yoksullaşıyor ve kendilerini görünmez hissediyorlar. Göçmenler sadece bu hissin aktığı bir kap işlevi görüyor (“Biz burada işsizken devletin parası mültecilere gidiyor, onlara maaş bağlanıyor, iş veriliyor” gibi). Ağır bir yabancılaşma ve öfke var toplumda. AfD ve benzerleri bu hislerin üzerinde yükseliyor, görünmeyenlere görüldüklerini, Rancière’in deyişiyle sayılmayanlara sayıldıklarını hissettiriyorlar.
Elbette AfD’nin yükselişi, toplumun göçmenlerin de içinde olduğu geniş bir kesimini korkutuyor. Sol Parti’nin oylarının artmasında antifaşist tepkinin de etkisi oldu. Özellikle Berlin seçimlerinden hemen önce yapılan Sachsen-Anhalt seçimlerinde AfD’nin yüzde 44 oy almasının yarattığı şok etkisi, Sol Parti’nin oylarının artmasına neden oldu.
New York ile Berlin’de seçmeni sola yönelten ortak duygu sizce neydi? İnsanlar daha solcu oldukları için mi sola oy vermeye başladılar, yoksa sol sonunda insanların gündelik hayatındaki gerçek sorunları – kira, ulaşım, hayat pahalılığı – doğru bir dille konuşmayı öğrendiği için mi?
Bence daha çok ikincisi. Kapitalizmin merkez ülkelerinde sol bir süredir kimlik siyasetine sıkışmıştı. Son dönemde yeniden sınıf siyasetine bir dönüş var ama bu, basit bir biçimde eskiye dönmek değil; farklılıkları, farklı kimlikleri ve aidiyetleri görünmez hâle getirmeden, onları kapsayarak alternatif bir vizyona eklemlemek şeklinde gerçekleşiyor. New York’ta da bunun örneğini gördük. Amerikan sosyalist hareketinin tarihinde “sewer socialism”, yani “kanalizasyon sosyalizmi” diye bilinen bir eğilimin modern bir yorumu diyebiliriz: sosyal hizmetlere ve altyapı hizmetlerine odaklanan, insanların gündelik sorunlarını çözmeyi vaat eden ve en azından New York örneğinde, vaat ettiklerini yerine getirme anlamında da başarılı olan bir sosyalist anlayış.
Kiralardaki artış Türkiye’de de ciddi bir sorun. Berlin’deki durumu biraz daha açar mısın? Sol Parti’nin vaadini gerçekleştirme imkânı nedir, bu konuda bir plan var mı?
Berlin’deki durum bir facia. 15-20 yıl öncesine kadar ucuz kira cenneti olarak gösterilen Berlin’de bugün makul fiyatlara ev bulmak piyangoyu tutturmaktan daha zor. Eyalete ait evlerin özel şirketlere satılması, şehrin hem yurt içinden hem yurt dışından göç alması, yeni yapıların ya çok lüks konutlar ya da ofis yapıları olması gibi faktörler sorunu büyüttü. Sol Parti’nin bu konudaki vaatleri; eyaletin sahip olduğu 400 bin kadar konutta kira artışlarını durdurmak (ilk yıl kiralar hiç artmayacak, sonraki yıllarda en fazla yüzde 1 artabilecek), kira ve konut piyasasını regüle ederek fahiş artışların önüne geçmek, zamanında eyaletin sattığı 200 binin üzerinde konutu tekrar kamulaştırmak ve 75 bin kadar yeni sosyal konut yapmak.
Medyada yer alan bazı göstergelere göre gençler arasında en çok rağbet edilen parti Sol Parti olmuş. Bu oldukça umut verici. ABD’de ve dünyanın başka bölgelerinde gençler arasında sosyalizm ya da “demokratik sosyalizm”e ilginin arttığı söyleniyor. Bu konuda senin gözlemin nedir?
Kesinlikle öyle. 16-24 yaş arası seçmenlerin yüzde 43’ü Sol Parti’ye oy verdi. Neredeyse iki gençten biri. Genç kadınlar arasında bu oran daha da fazla. Burada ilkokullarda bile çocuklar seçimlere ve demokrasiye aşina olsunlar diye bir seçim yapılıyor. Dokuz yaşındaki kızımın sınıfında hemen herkes Sol Parti’ye oy vermiş. “Birkaç kişi Yeşillere verdi ama onlar da o kadar kötü değil,” dedi kızım. Şaka bir yana, kapitalizm artık gençlere bir şey vaat etmiyor. Zaten krizden çıkamamış bir sistem, şimdi bir de üstüne yapay zekâ eklendi. Bir süre sonra insanlığın büyük bir kısmı bir tür artık nüfus hâline gelecek. Bunu görüyor çocuklar. Bizim zamanımızda ne okursan iyi bir işin olur, az çok belliydi; şimdi o bile hiç belli değil. 5-10 yıl önce bilgisayar mühendisliği okumuş çocuklar şimdi işsiz kalıyor; o kadar fazla programcıya ihtiyaç yok artık çünkü. Kapitalizm bu çocuklara bir gelecek sunmuyor. Sunduğu şey güvencesizlik, belirsizlik ve tabii bir de ekolojik katastrof. Yaşayacakları bir dünya kalacak mı belli değil; bir alternatif aramaları çok normal. Önemli olan faşizme değil sosyalizme yönelmelerini sağlamak. Büyük şehirlerde bunu başarmak daha kolay ama kırsal kesimde, özellikle genç erkekler AfD’ye yöneliyorlar. Önümüzdeki hedef bunu değiştirmek olmalı.
Bildiğim kadarıyla sen Mamdani’nin seçim kampanyasına da katıldın. Türkiye’de de daha önce seçim çalışmalarına katıldın. Bu iki seçim kampanyası üzerinden, sence seçimi kazandıran ya da başarıyı artıran yöntemler neler?
New York’ta da Berlin’de de seçimi kazandıran unsurlar benzer. Bir kere çok güçlü bir sosyal program. Bu iki şehirde de kampanyanın merkezinde şehrin daha yaşanabilir hâle getirilmesi vardı. Yani insanların belini büken temel harcama kalemlerini; kirayı, toplu taşımayı, olabiliyorsa gıda ve beslenme harcamalarını (New York’ta kâr amacı gütmeyen sosyal marketler açılması, mesela Berlin’de de İstanbul’daki gibi semt lokantaları) ucuzlatmak, yoksul insanların üzerinden maddi yükün bir kısmını alarak şehirde daha rahat yaşamalarını sağlayacak programlar geliştirmek.
İkincisi de bu programı iyi anlatmak; hem sosyal medya yoluyla (Mamdani’nin ekibi bunu çok iyi yapıyor, Berlin o kadar profesyonel olmasa da diğer partilere oranla çok daha iyiydi) ama asıl önemlisi çok yaygın mahalle kampanyalarıyla, kapı kapı dolaşarak. New York’ta, ben de dâhil, tam 100 bin kişi kapı çaldı ya da insanları telefonla aradı; bu müthiş bir rakam. Berlin’de o sayılara ulaşılamadı ama 250 bin kapı çalındı. Bu da geçmişe oranla çok büyük bir rakam.
Sol Parti’nin Berlin başarısı, önümüzdeki dönemde Almanya’da solun gelişimini nasıl etkileyebilir?
Alman solu siyaset yapmayı yeni yeni öğreniyor. Doğu Almanya’da zaten rejimin partisi vardı; bambaşka bir dünya. Batı Almanya’da da sol – sosyal demokrasinin solu, yani sosyalist sol anlamında söylüyorum – çok marjinaldi. Uzun süre Alman solu pozisyon almayı siyaset yapmak sandı. Yani işte “Biz bu konuda bunu düşünüyoruz, o konuda şunu düşünüyoruz.” Çok püritan, yanlış bir şey yapmaktan, yanlış bir şey söylemekten müthiş korkan ve pek de toplumsal siyaset yapma derdi olmayan bir sol. Hâlâ da bunun kalıntıları var. Değişmeye, dönüşmeye çalışıyorlar, toplumsal siyaset yapmayı öğreniyorlar. Yeni kuşak bu konuda daha aktif. Berlin’deki zafer solun topluma seslenme, toplumsal siyaset yapma kapasitesinin olduğunu gösterdi. Şimdi mesele bu etkiyi ülkenin başka şehirlerine ve kırsala doğru yaymakta. Kolay değil ama mümkün.
Berlin zaferinden sonra Alman ana akım medyasının ve siyasetinin Sol Parti’ye dönük topyekûn saldırısı, Alman kapitalizminin asıl tehlike olarak AfD’yi değil Sol Parti’yi gördüğünü net bir biçimde gösterdi. Antisemitizm meselesini (eğer İsrail’i eleştiren bir şey söylersen, Gazze’de olanlara soykırım dersen antisemit oluyorsun burada) bir silah olarak kullanarak Sol Parti’nin Berlin’de iktidara gelmesini engellemeye çalışıyorlar. Bu saldırılara karşı partinin nasıl direneceği de solun geleceği açısından belirleyici olacak.


















