Özel sektör öğretmenlerinin, atanmaya, kayıt dışı çalışan öğretmenler sorunu uzun zamandır bilinmesine rağmen mevcut eğitim sendikaları bu alanı kapsayacak bir açılım yapamamıştı. Türkiye’de atanmayan öğretmen sayısı bir milyona yaklaşmaktadır. Atanmayan öğretmenlerin ve özel sektörde çalışmak zorunda kalan öğretmenlerin varlığı eğitimin özelleştirilmesi ile eğitim hakkının emekçi sınıflar açısından gasp edildiği, onlara sadece kalifiye eleman olma şansı tanındığı bir sistemin doğrudan bir parçası. Bu nedenle özel sektör öğretmenlerinin örgütlenmesi sorunu aynı zamanda eğitimin özelleştirilmesine karşı eğitim hakkı mücadelesinin de bir parçası.
Buna rağmen bu alanda bir sendikal örgütlenme sağlanamamış olması önemli bir eksiklikti. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın kısa zamanda örgütlenerek Bakanlık nezdinde fiili toplusözleşme yapabilir hale gelmesi, hala örgütsüz olan sınıfın birçok kesimi için de umut verici. Ayrıca karabasan gibi çöken bürokrasi illetinin yarattığı sendikalara güvensizliğin aşılması bakımından da çok önemli. Mücadeleci sendikalar, yeni bir sınıf hareketi ve onun örgütlerini yaratabilir mi, sorusu sınıf mücadelesinin temel gündemi. Eren Edebali ile kendi deneyimleri ışığına sınıfın bu gündemini konuştuk.
Birkaç yıl içerisinde, Ankara yürüyüşünden birçok okulun önündeki eylemlere kadar kendini gösteren ve toplumsal muhalefete de sınıf hareketine de bir tür soluk olan, can suyu olan bir sendikal mücadele pratiği gördük. Bu, herkes açısından umut verici, sevindirici bir şey. En azından ben öyle düşünüyorum. İnsanların da öyle düşündüğünü sanıyorum. Ama aslında sizin kendi deneyiminizi öğrenmek istiyorum. Sınıf hareketinde sendikal kriz tartışması var. Ve bu tartışmaların ortasında da başarılı bir sendika, en azından benim gördüğüm kadarıyla, çalışması var. Görece kısa zamanda bir “mücadeleci sendika” yaratıldı. Bu süreçte sizin yüzleşmek zorunda kaldığınız düşünsel ve pratik zorluklar nelerdi? Niye şimdiye kadar bu alanda bir örgütlenme sağlanamamış? Yetki almak konusunda bakanlıkla görüşmeler ne aşamada?
Teşekkürler, düşünceleriniz için. Genel olarak pozitif düşünceler var sendikaya dair. Ama tabii ciddi eksiklerimiz de var. Onları da anlamaya çalışıyoruz. Muhakkak her zaman eksiklik olacak.
Pandemi döneminde bir grup öğretmen arkadaşla birlikte “ne yapabiliriz” tartışmasını başlattık. Çoğumuz birbirimizi yeni tanıyorduk. Aynı yerlerde çalışan arkadaşlardık. Bu aynı yerde çalışma durumunu örgütlü bir çalışmaya evirdi.
Online toplantılar dizisi oluştu. Bir dayanışma grubu çağrısı yapıldı ilk önce. Yani bir sendika kurma çağrısı yapılmadı. Bir dayanışma grubu çağrısı yapıldı. Ve bu çağrıya memleketin farklı illerinden öğretmenler yanıt verdiler.
Burada tartışmalar döndü. Bir dayanışma grubu olarak sorunlarımızı çözmede yeterli olmayacağına kanaat getirdik. Alanda sorunlar var, aktörler var, bir sermaye ilişkisi var. Bu sermayenin sarsılması ve taleplerin de konuşulur hale gelmesi, çözüme yakınlaşmak için de mücadele aracının belirlenmesi gerekiyordu. Bu, bir dayanışma grubuyla halledilecek işler değildi. Bunun üzerine bir sendika kurma fikri oluştu.
Sendika kurma fikriyle birlikte toplantıları dışarı açtık. Ve bu arada mevcut sendikalara da çağrılar oldu. İş kolunda sendikalar var ya da eğitim sendikaları var, neden siz başka bir sendika kurma fikrindesiniz diye sorular geldi. İş kolunda Sosyal-İş, Koop-İş, Tez-Koop-İş sendikaları var, bu sendikaları deneyimleyen arkadaşlarımız vardı.
“TORBA İŞKOLU” SORUNU
Burada temel bir sorun vardı. Bir kere bu iş kolu tam bir “torba işkolu”. 6356 sayılı Kanun’a göre 10 numaralı iş kolu, “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar” sektörüdür. Sinema, görsel sanatlar, bilişim ve yazılım alanları, özel okullar, dershaneler, devlet ve vakıf üniversiteleri ile Millî Eğitim Bakanlığına bağlı iş yerleri; mağazalar, marketler, alışveriş merkezleri (AVM), ecza depoları ile toptan veya perakende ticaret yapan işletmeler. Görüleceği gibi, Türkiye’deki en büyük resmî iş koludur. Kayıtlı milyonlarca işçinin çok büyük bir kısmı özel sektörde, bir kısmı ise kamu kurumlarında (örneğin Gençlik ve Spor Bakanlığı veya Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki 4/D statüsündeki işçiler) çalışmaktadır. Bu iş kolunda faaliyet gösteren en büyük sendikalar arasında Koop-İş, Tez-Koop-İş ve Öz Büro-İş yer almaktadır. İş kolundaki toplam çalışan sayısına oranla sendikalı işçi yüzdesi düşüktür (yaklaşık %7 seviyelerindedir).
Bu büyük iş kolu içerisinde, sermayenin eğilimine göre gittikçe büyüyen, eğitimde istihdam biçimini belirleyen, öğretmenin istihdam biçimini, çalışma kurallarını belirleyen özel sektör öğretmenlerinin durumu özel bir yer teşkil ediyor. Ve mevcut sendikaların bunu karşılayamadığını gördük ve de karşılayamayacağını düşündük. Yani tartışmalarımız sonucunda biz bir sendika kurmanın daha faydalı olacağını düşündük.
Eğitim sendikaları nihayetinde kamu sendikaları. Bu şekilde kendisini eğitim mücadelesinin bir odağı olarak, bir merkezi olarak tarif eden yer burası. Bir tarihi de var, eğitim mücadelesi tarihi de var. Bunu önemsiyoruz. Oradan da zaten öğrendik. Orayı da referans alıyoruz.
Ama bir taraftan da, biraz önce bahsettiğim gibi, sermayenin bu alana girmesi, kamusal alanın tasfiyesi ve bununla birlikte de yeni kuşak eğitim emekçilerini, atama bekleyenleri, işsiz olanları, özel öğretime yönelmek zorunda kalıp oradaki sömürü koşullarıyla karşı karşıya kalan bir kitle söz konusu. Bir sendikal hafızası olmayan yeni bir kitlenin yan yana gelmesini sağlayabilecek, onları daha da ileri taşıyacak bir mücadele aracı gerekiyordu. Kamudaki eğitim sendikaları bu süreci ıskalamıştı. Yani bir tüzük meselesi üzerinden (“Tüzük buna izin vermiyor”) resmî sınırlara hapsolan bir bakış açısıyla ve bu büyüyen, gelişen alanı da görmeyen, oraya odaklanmayan bir bakış açısıyla yaklaşmıştı. Biz de Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nı kurduk.
ALANDAKİ TEMEL SORUNLAR VE İŞKOLU SENDİKACILIĞI
Bu alandaki temel sorunlar neler? Bir “torba işkolu” içinde sizi ne gibi zorluklar bekliyordu? İşkolu sendikacılığının genel olarak gözden düştüğü kabul ediliyordu. Siz ise işkolu bazında bir sendika yarattınız. Bu tartışmalara ne diyorsunuz? Ve bu “torba işkolu” meselesini aşmak için sendikalar ne yapıyor ya da yapması gerekir?
Evvela iş yerlerinde sorunlar var, ücret sorunu var, mobbing var; her emek alanında görünen sorunlar buralarda da var. Bir konfor alanında mı öğretmen? Yani işçi mi, öğretmen mi? Bu çelişkiyi yaratan kanunlar var. Hem İş Kanunu’na bağlı çalışıyorsun hem Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na bağlı çalışıyorsun. Yani aslında bir memur şemsiyesinin tam altında değilsin ama sen 657’ye bağlanmışsın yaptırım anlamında. Millî Eğitim Bakanlığının personelisin. Buradaki karışıklık nihayetinde özeldeki öğretmenin meselelere bakış açısını belirliyor.
Aslında en büyük işveren Millî Eğitim Bakanlığı ama alanda patronlar, işverenler var, onların dernekleri var. Ki bu aktörleri de biz sendikanın kuruluş sürecinde çok tanımıyorduk. Biz de alanda kendi işverenlerimizin aslında bir patron cephesi yarattığını ve hükümetle doğrudan ilişki içerisinde olduğunu gördük. Patron derneklerinin başkanları aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulundalar. Bakanlığın diğer alanlarıyla, birimleriyle sürekli ilişki, iletişim içerisindeler. Burada hem eğitim hakkı sorununu ilgilendiren hem de eğitim emekçisinin haklarını ilgilendiren bir ilişkiler ağıyla karşı karşıyayız. Ve biz buna bir sendikayla işin içerisine girdikçe de kendi görevimizi büyüterek cevap vermeye başladık.
TABAN ÜCRET HAKKININ GASPEDİLMESİ VE İSTİHDAM BİÇİMLERİ
Öğretmenin bir taban ücret meselesi var. 2014 yılına kadar bu hak yasal olarak var. Ama bu tarihten sonra iktidar ile Gülen Cemaati arasındaki kavganın başlaması ve dershanelerin, liselerin kapatılması ile alanın yeniden örgütlenmesiyle birlikte bu hak gaspediliyor. Taban ücret uygulaması kaldırılıyor. Özel okulların hızla devlet okullarının sayısını da geçen bir alan olmasıyla öğretmen istihdamı da artıyor. Öğretmen istihdamı biçimleriyle çeşitleniyor. Burada kadrolu çalışanlar, ücretli çalışanlar, yarı zamanlı çalışanlar, kayıt dışı çalışanlar gibi…
Bir sendika yola çıktı, sendika söylemlerini üretti, talepleri üretti, kampanyalarını örgütledi, fiilî mücadeleyi tercih etti. Yani işte bir iş yerinde zorunlu çalışma, yasa dışı çalışma alanını biz deşifre etmek, teşhir etmek durumundayız. Çünkü bürokrasi kendi rolünü oynamıyor. Kendi iş yerlerimize saldırıyoruz ki buradaki çalışma koşullarını açığa çıkartalım. Bununla birlikte öğretmenler de o baskının, yalnızlaşmanın içerisinde sendikayı tanıdılar ve sendikalı olmak gerekiyor dediler. Çünkü hayatını zorlaştıran büyük ama total açısından küçük sayılan bazı hakları elde ettikçe mücadelenin, sendikanın gerekliliği daha açık anlaşıldı. Yani idari izni kullanmaya başladı, mesai saatlerini şekillendirmeye başladı, ücretle ilgili konuşmaya başladı, ücretini saklamamaya başladı diğer arkadaşından. Taban ücret de neymiş diye öğrendi. Bizim böyle bir hakkımız var mıymış diye öğrendi. 2022’deki Ankara eylemi ve ondan sonra bir dizi eylem yaptık. Taban ücret, iş kolu, süreli iş sözleşmesinin kaldırılması taleplerini, muhataplarını keşfede keşfede, onları masaya çeke çeke, fiilî meşru mücadeleyle gündeme soktuk. “Şu şöyle olmazsa böyle olacak, burada tıkanırsa bunu yapacağız” diyen bir stratejik bakış açısıyla hareket ettik. Burada sendikanın organlarını da tartışarak ilerledik. Yeni üyelerle birlikte kapasitemiz de arttı. Süreçte bütün fiilî mücadeleleri omuzlayan, onun arka plandaki basın, yayın, ajitasyon, propaganda işlerini karşılayan ekipler hâlinde bu çalışmalar örgütlendi, büyütüldü.
Zamanla da biz işte bu iş kolu tartışmalarında gördüğümüz gibi, gerçekten bir sendikal bürokrasi varmış. Türk-İş, eğitim iş kolu talebimizin önüne geçiyor, onu boğmaya çalışıyor.
Ne yapıyorlar mesela, biraz açar mısın?
Biz kamuda olduğu gibi bir eğitim, öğretim, bilim hizmetleri iş kolu istiyoruz. 10 numaralı iş kolunun “torba işkolu” olma hâlini ortadan kaldıracak şekilde, kültür emekçilerini, sanat emekçilerini de kapsayan aslında bir eğitim, kültür iş kolu formülüyle iş kolu içerisinden çıkmak istiyoruz. Bu aslında sadece bizim isteğimiz değil, genel sınıf hareketinin ilerlemesi açısından da gerekli bir düzenleme. Şimdi bu iş kolunda dengeler yaratılmış ve bu dengeleri yaratan en önemli aktör de Türk-İş ve özellikle Koop-İş. Tez-Koop-İş de iş kolu içerisinde ve konfederasyon içerisinde başka bir yerde duruyor. Bunlar rekabet hâlindeler. Bir sendikanın 130 bin üyesi var, diğerinin 120 bin üyesi var, baktığımızda. Bu iş kolunun zaten diğer özgünlüğü de bu. Yani yetkili sendikalar var ama bir konfederasyona ait iki tane yetkili sendika. Ve bunlar özellikle bakanlıklar, kamu kuruluşları gibi yerlerde de, iş yerlerinde bir rekabet hâlinde.
Sadece özel sektör tam anlamıyla yok yani bu iş kolunda. Bu iş kolunun %7’si örgütlü, %6’sı kamu kuruluşları. Burada özel sektörün oranı, bu 4,5 milyon içerisinde %1.
Ve bu öyle bir düzen yaratmış ki burada, genel sınıf mücadelesi içerisinde sadece toplu iş sözleşmesine odaklanan, aidatı tartıştıran bir düzenek yaratılmış burada. Buradaki rekabet sistemi de var olan koşulların iyileştirilmesi üzerinden değil, aslında bu aidat düzeninin nasıl ilerleyeceğiyle tartışmalarla ilerliyor. Buraya dair en ufak bir müdahalenin aslında bu sistemi bozabileceğini düşünüyor bu sendikalar. Ve bizim alanımızda aslında örgütlü de değiller. Yani özel okul, kurs, rehabilitasyon merkezleri, vakıf üniversiteleri; Özel Sektör Öğretmenleri Sendikasının kapsadığı bir alanda çok tekil. En son Tez-Koop-İş’in İtalyan Lisesi grevi vardı. Çok tekil.
Bunun düzenlenmesi ne için gerekli? Eğitim alanı büyüyor. Burada bakanlık verilerine göre 501 bin çalışan var. Bizim 12 bine yakın resmî üyemiz var. Fiilî anlamda 16-17 bin civarı üyemiz var. Çünkü kayıtsız çalışan arkadaşlarımız var.
Şimdi biz Türkiye’de toplu iş sözleşmesi hakkına sahip olmayan en büyük sendika durumundayız. İşkolu barajı burada 45 bin. Farklı iş kollarında 2 bin, 3 bin, 5 bin üyeyle toplu iş sözleşmesi imzalayan sendikalar var. Biz yaklaşık 12 bin üyeye bu süreli iş sözleşmesi koşulları altında, çok ciddi olumsuzluklara, engellere rağmen ulaşmış durumdayız ve iş yerlerinde birikiyor insanlar.
Bu sendika ne yapacak? Yani bu kadar insan, 12 bin üye birikmiş. Bu insanlar ne yapacak? Nasıl yürüyecek bu sendika, nasıl ilerleyecek? Bizim mücadele alanlarımız ve mücadele vereceğimiz kurumların, kişilerin sayısı artıyor. Bunun bir tarafı sendika bürokrasisi, iş kolu meselesinde. Çünkü bakanlık bize şunu söylüyor: “Biz buna tamam deriz. Ama buna Türk-İş izin vermez. Cumhurbaşkanına giderler.” Bunu en son yine Millî Eğitim Bakanlığında iki gün önce yaptığımız görüşmede de ifade ettiler.
Bu anlamıyla burada torba iş kolunun parçalanması gerekiyor. Birbirinden farklılaşan mesleklerin tek bir torbaya konarak, barajı da 45 bine çekerek aslında fiilen sendikalaşmanın önü kesilmiş oluyor. Türkiye’de sendikacıların, sosyalist hareketin işçi sınıfı mücadelesine dair öneriler, talepler, bir mücadele hattı önerirken bu torba iş kolunu görmeden, buraya dair bir müdahaleyi hedeflemeden ilerlemesi imkânsız. Yani sendikal bürokrasinin kendi yolunu çizdiği, işte bu alanları tuttuğu, devletin siyasal mekanizmalarıyla ise buralarla içli dışlı olduğu bir iş kolu ve bu iş koluna dair bir stratejik akıl geliştirmeleri gerekiyor. Yani bu iş kolu, eğitim iş kolunun çıkması meselesi, mücadeleye ne kazandıracak diye herkesin sorması lazım. Çalışma Bakanlığında, Ankara eylemleri sonucunda fiilî bir toplu iş sözleşmesi yaptık aslında. Yani resmî bir toplu iş sözleşmesi masası değil, orası fiilî. Orada taban ücreti konuşuluyor, iş yükü, süreli iş sözleşmesi konuşuldu. Ve biz bunu 45 bin barajın olduğu bir iş kolunda yaptık. Bize “Siz meslek sendikacılığı yapacaksınız” diyen bir aklın karşısında aslında biz buraya kadar vardık.
O zaman burada sendikalar arası koordinasyonların kurulması gerekiyor. Burada her türlü tartışmaya varız biz. Yani kendimizi sönümlendirecek bir tartışmaya dahi varız. Çünkü burada bir tahakküm var. İdeolojik, politik olarak işçi sınıfının bir sonraki adımını engelleyen, yerleşmiş, kendi sistemini kurmuş bir sendikal bürokrasi. Bakarsınız, zaten görürsünüz, kaç seneden beri şubelerde başkanlar ya da genel merkezlerde koltuklarda oturuyorlar. Önemli bu. Buraya dair bir stratejik bakış gerek.
Yeni Proleterleşen Kesimler ve Örgütlenme
Toplum, nüfus işçileşiyor deniliyor. Bu genel bir tespit hâline geldi artık. Herkes bunun farkında. Yeni meslek grupları ya da işte konum kaybeden, pozisyon kaybeden meslekler işte işçileşiyor, proleterleşiyor. Ama bu sadece bir çoğalma hâli değil ki. Bu yeni mesleklere ayrılma durumu aynı zamanda. Bu işçileşme hâline yönelik müdahaleler lazım. Örgütlü müdahaleler lazım. Buraya dair sendika kurma fikrine şöyle yaklaşılamaz: “Sınıfı bölüyorsunuz” diye yaklaşılamaz. Bu, bizim iş kolu meselesiyle ilgili ilk duyduğumuz şeylerden bir tanesi de buydu: “Sınıfı bölmeyelim. 21. iş koluna ne gerek var?” Bu bir şey, yani bu doğru olabilir ama bazen yarmak da lazım. Önemli olan vardığını nasıl toparlayabileceğin, nasıl bir odak olabileceğin.
MÜCADELECİ SENDİKALAR VE SINIF SENDİKACILIĞI
Genel olarak aslında sen de konuşmanda ifade ettin. İşçi sınıfının çok az bir kesimi örgütlü, sendikalı. Sendikaların da bir kısmı sarı sendika bile diyemeyeceğimiz şirket sendikası hâline gelmiş. Diğer taraftan da sürekli sosyalist harekette, sol harekette “sınıftan koptuk” muhabbeti var. Her seçim başarısızlığından sonra böyle bir ayin gibi bir şey oluyor. Herkes birer sempozyum, panel yapıyor. Ne bu işte torba iş kolu tanımlarından, yüksek iş kolu barajlarına ya da yeni proleterleşen kesimlerin nasıl örgütleneceğine dair çok bir şey yok. Bazı girişimler var. Evet, doğru. Ama bunlarda da çok ilerleme yok. Yani bunlar… Niye bu ilerleme sağlanmıyor? Gerçekten bu alanlarda örgütlenmek zor mu? Zorluklar nereden kaynaklanıyor?
Bizim deneyimimiz özgün bir deneyim, bir reçete değil. Tüm alanı kapsayacak ya da ona çözüm üretecek bir yol değil. Ama o yolun içerisinde bu özgünlükle birlikte önemli bir yerde duruyor diye düşünüyoruz. Burada yönteme dair konuşmak lazım.
Yöntemin kendisini, stratejik hedefi işin en başında tartışmak ve onda ısrarcı olmak ve aynı zamanda bir yerde bazı tıkanıklıklar varsa, kokuşmuşluk varsa, yeni bir şey yaratmak gerekiyorsa, klasik olandan her anlamıyla kopmayı göze almak gerekiyor. Alışkanlıklardan vazgeçmek gerekiyor. Sendikal bürokrasiye olsun ya da sınıf örgütleme iddiasını taşıyan ve alanın bir yerini tutan ama aynı zamanda sınırı da kapatan öznelere yönelik eleştiri yapıp, sonra kendisi onlara benzer hâle gelenlere de bir eleştirimiz var mesela.
Bir mücadele aracını oluştururken sadece alandaki örgütleme hedefine, örgütlemek istediğin emekçilerin kendisine bakarak bunu yapmak yeterli değil. Aynı zamanda düzeye bakmak lazım. Bu düzey sadece bir öğretmenin, işçinin bilinç düzeyi değil, aynı zamanda sınıf hareketinin ve sınıf mücadelesinin düzeyi. Bu düzeyi belirlemek neden kritik? Bir mücadele aracını örgütlediğin zaman onun kapasitesini, onun sevkini, idaresini de bu mücadele düzeyine göre yaparsın. Yani bir adımı atmamayı tercih etmek de bunun içerisinde, sonuna kadar atma ısrarı içerisinde olmak da bunun içerisinde. Ama sen sadece alana odaklanırsan, yani örgütlenmeye, sayıya, üyeye odaklanırsan, bu seni dönemsel olarak belki ilerletebilir. Ama hep aynı ritim, hep aynı söylem, hep aynı eleştiri bir yerde de o tıkanıklığın aslında bir nedeni olmaya doğru iter seni.
Mücadeleci sendikalar kurumsal bir şey değil. Hem eleştiri üzerinden hem de yeni bir iddia üzerinden ortak bir çalışmanın içerisine giriyorlar. Bağımsız sendikalar aslında konfederasyonların statükocu anlayışının, yeni kesimleri örgütlenme girişiminden yoksun olmasının sonucunda oluştular. Ya da buralardaki öncü işçiyi, ileri işçiyi tasfiye eden yaklaşımların sonucunda bu öncüler kendi bağımsız sendikalarını kurmak zorunda kaldılar. Mesele bir mücadele araçlarının sayı olarak çoğalması değil. Mesele alanın ihtiyacını karşılayabilecek, gerçekten örgütlenmeyi ve mücadeleyi ileri götürebilecek bir toplam oluşturabilmek. Yoksa birkaç tane inşaat sektöründe sendika, birkaç tane öğretmen sendikası, birkaç tane metal sendikası değil.
Bir odak olma ihtiyacı var. Bir inisiyatif merkezine ihtiyaç var. Şimdi Dörtlü rolünü artık oynayamadı. Aslında esas soru “Dörtlü ne zaman kendilerine biçilen rolü oynamıştı?” Dörtlü bir çağrı gücüne sahipti ve o çağrı yer yer karşılık buldu. Ama sınıf mücadelesinin düzeyi, Gezi’den bu yana daha ilerisini zorladığı için mevcut araçlar, o çağrı merkezleri bunun altında kaldı.
PROGRAM, HEGEMONYA VE İTTİFAK SORUNU
Bir de işte aslında ikinci soru da şu, belki onu ayrıca konuşabiliriz. Yani bir “mücadeleci sendikalar” diye bir tanımlama var. DİSK içerisindeki ve bağımsız sendikalardan oluşan bir topluluğu ifade ediyor. Bu mücadeleci sendikalar bir sınıf sendikacılığı eğilimi örgütlemek açısından nerede duruyor? Ya da ne yapmalı? Oradan hareketle sizin kendi deneyiminiz üzerinden bir değerlendirme yaparsan ne söylersin?
Şimdi asıl soruyu şöyle de sormak lazım: Biz ne için yetinmiyoruz ki? Yani bir “Öğretmen sendikası ile neden yetinmiyoruz?” “Bir İnşaat-İş’le neden yetinmiyoruz?” “Bir Birleşik Metal-İş’in bu hâliyle neden yetinmemesi gerektiğini düşünüyoruz?” Şimdi bu yetinmeme durumu, ortak birleşik mücadele, yeni bir sendikal hat, eğer işçileri, emekçileri sosyalizme kazanma hedefiyle yapılıyorsa evet, yetinmemeniz gerekir. Ama sadece örgüt odaklı bir bakış açısıyla bir birleşme çağrısı varsa zaten burada günlük hedefler vardır. Günlük hedefler birleştirmez. Günlük hedefler kendi bulunduğu alanı biricik hâle getirir. Yani kendi merkezini yaratmaya çalışır.
Düzeyin tartışılması aynı zamanda kendi gerçekliğimizle bizi baş başa bırakacak. Yeni dönemin yeni ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir odak olması için kendi gücümüze bakmamız gerekiyor. Grupçuluğun, ben merkezçiliğin dışına çıkmak istiyorsak ki çıkmamız lazım, bu aynı zamanda bir zorunluluk, öncü işçilerin toplam içindeki rolünü iyi kavramak gerekiyor. Ama benim yorumum şu şekilde: Sınıflar mücadelesi daha çok tayin edici çoğunluğa dayanıyorlar, genel bir çoğunluk tartışması yoktur. Şimdi biz Kasım ayındayız. Lenin, sınıf içindeki çoğunluğu kazanmaktan bahsetmiyor. Sovyetler içindeki çoğunluğu kazanmaktan bahsediyor. Bu programatik olarak orayı yönetebilecek ve sınıfın diğer, toplumun diğer kesimlerine, tabakalarına doğru genişleyen bir hegemonyayı tesis edecek bir güce erişim olarak görüyor. Bu bir kurumu, bir sendikayı ele geçirme değil. Bu programı hayata geçirme meselesi.
Şimdi bizim merkezî bir programımız yok. Yani işçi sınıfı hareketi içerisinde, öncü işçilerin, ileri işçilerin sınıfın diğer kesimlerine götürebileceği merkezî bir siyasal program yok. Odak dediğimiz şey, ona ister sovyet ister başka bir şey de diyebilirsin. Böyle bir şey kurma girişimi de yok. Bu bizim tarih okumalarımızda çok ulaşılamaz, yapılamaz bir yerde duruyor. Büyük büyük olayların, tarihsel anların ürünü olarak görünüyor. Ama bakıyorsun aslında onlar da bir sanayi havzasında oluşmuş yapılar. Şimdi bu araçları da kurarken, bu araçları inşa edecek olan arkadaşların grupçu alışkanlıklarından vazgeçmesi lazım.
Farklı siyasi görüşlere sahip olsak da kimimiz daha teorik bir bakış açısına sahiptir, kimimiz alanda yeteneklidir, örgütçüdür; ortak çalışmayı yapma potansiyeli taşıyan insanlar arasında kibir olmaması lazım.
Bir taraftan bağımsız sendikalar bir yol açmaya çalışırken, bunu konfederasyonlara karşı yapıyormuş gibi ele alan bir yaklaşım, anlayış var. Bir taraftan da bağımsız sendikaların içerisinde, bu konfederasyonların tabanının kazanılması, buralardaki o zorlu görevleri unutma eğilimi taşıyan bir kolaycılığa meyletme var. Bir yanda sınırlı alanda yükselen ama sınıf mücadelesinin geniş sorunlarını unutan bir yaklaşım. Hem çağrı gücünü yitirmesi hem örgütlü gücünü yitirmesi, bunu sürekli yenilemeye çalışmak zorunda kalması. Bunlar bence dikkat edilmesi gereken, değerlendirilmesi gereken sorunlar.
Sınıfı örgütlemek bir şey, sınıfın, toplumun diğer tabakalarına, katmanlarına bir programı götürmesi başka bir hedef değil mi? Ekoloji, kadın, ulusal sorun, bunların hepsini kapsayan bir şekilde işçi sınıfının eline, bizim, kendisini eğitebileceği, tartışabileceği bir programı götürmemiz gerekiyor. Ama bu, bir aşamacı bakış açısıyla, “buraları halledelim, ondan sonra diğer konulara geçeriz” bakış açısıyla sıralanabilecek olan konular değil. Hep iç içe geçen, ama iç içe geçtiği kadar da kendi içlerinde ayrı ayrı yoğunlaşmalar gerektiren meseleler bunlar. Eğer bu program bir hegemonya yaratamazsa, yedeklenmek, burjuva siyasetin içinde erimek kaçınılmaz.
Türkiye’de emekçilerin, gençliğin, toplumun geniş kesimlerinin, bu yol yürüyüşünde kimle ittifak olacaksa, bu ittifak olmasının sınırlarını, yaratacağı sorunları anlayacak ve bu ittifakın içerisinde ağırlık merkezi olmayı bilebilecek bir şeye ihtiyacı var. Yani bir olgunluğa ihtiyacı var. Bu olgunluk bugünden tartışılmadığı müddetçe, yarın gelişebilecek herhangi bir olay, toplumsal bir olay, hareket karşısında biz bir katılımcı olarak, bir eşlikçi olarak bulunabiliriz.
Bütün bu tartışmaların içerisinde yanılmayı göze almak, yani kendi görüşünü çok, en iyi görüş olarak görmemek gerekiyor. Çünkü yanılmayı göze alırsak ancak zaten gelişiriz yani.
Politika’dan Söyleşi

















