Türkiye’de milliyetçilik, kendisini uzun zamandır vatan, millet, memleket, bayrak ve devlet kelimeleriyle anlatıyor. Ülkücülük de adını güzel bir kelimeden alıyor: ülkü. Bir ideale bağlanmayı anlatan bu kelime, zamanla belirli bir milliyetçi hareketin adı oldu. Üstelik bu hareket yalnız vatanı sevdiğini söylemekle kalmadı; çoğu kez vatan sevgisinin ölçüsünü de kendisi koydu. Kendisine benzemeyenleri “vatan haini”, “bölücü”, “ihanet içinde” diye damgalayan dil buradan beslendi.
Söz vatan olunca mangalda kül bırakmayan bu siyasetin temel sorunu şudur: Vatan ile devlet aynı şey midir?
“Devletiniz gitti miydi hiçbir şeyiniz kalmıyor” anlayışıyla hareket eden bu siyaset, insanı, toplumu, toprağı, dili, kültürü ve memleketi devletin varlığına bağlıyor.[1] Bu devlet vurgusu ülkücü hareket için de yeni değildir. Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık anlayışında milliyetçilik, “Türk milletini, Türk vatanını ve Türk devletini sevmek” ve “Türk milleti ve devletine sevgi, sadakat ile hizmet” olarak tanımlanır.[2] Millet, vatan ve devlet böylece aynı siyasal bağlılığın parçaları haline gelir.
Peki devlete sadakat ile ülkeyi sevmek aynı şey midir? Devlet, ülkenin siyasal örgütlenmesidir; ülkenin kendisi değildir. Devlet ve yönetimler değişir; halk, toprak, dil, kültür ve toplumsal hayat devletin varlığından ibaret değildir.
Bu ayrım, devlet ile ülkenin çıkarı karşı karşıya geldiğinde önem kazanıyor. Devlet maden ruhsatı verebilir, acele kamulaştırma yapabilir, nükleer santral kurabilir. Yurttaş da toprağını, suyunu, ormanını ve yaşamını savunarak bunlara karşı çıkabilir. Devlete itiraz etmek, vatana ihanet değildir.
Akbelen bunun en açık örneklerinden biri. İkizköylüler yıllardır ormanlarını, zeytinliklerini, tarım alanlarını ve köylerini kömür madenciliğine karşı savunuyor. Devlet Bahçeli ise 1 Ağustos 2023’te “Nasıl ki Gezi Parkı’nda konu ağaç değilse, Akbelen’de de ağaç olmadığı kesindir” dedi.[3]
Neden ağaç değil? Bir ülkenin ağacı ülkenin dışında mı? Zeytini, suyu, dağı, köylüsü vatanın parçası değil mi? Vatan sevgisini dilinden düşürmeyen bir siyasal hareket, vatanın somut varlığı savunulurken neden aynı güçle görünmüyor?
Akbelen yalnız değil. Kazdağları’nda madene, Cerattepe’de madenciliğe, İkizdere’de taş ocağına karşı verilen mücadeleler; Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ne yönelik yıllardır süren itirazlar aynı soruyu büyütüyor. Bu mücadelelerin her biri farklıdır; fakat ortak bir tarafları var: İnsanlar yaşadıkları yeri savunuyor. Milliyetçiliğin “memleket” dediği şey tam da bu yerler değil mi?
Bir ülkenin sınırlarını kutsayıp o sınırların içindeki ormana, suya, toprağa ve yaşam alanlarına yönelen yıkım karşısında susmak nasıl vatanseverlik olabilir?
Üstelik bu soru bugün daha da güncel. Türkiye 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da COP31’e ev sahipliği yapacak.[4] Aynı günlerde Halkların İklim Zirvesi 14-18 Kasım’da Antalya’da buluşacak; emekten ekolojik yıkıma, nükleerden demokrasi ve barışa uzanan başlıklarda iklim adaletini tartışacak.[5] Devletler iklimi konuşurken halklar toprağını, suyunu ve geleceğini konuşacak.
Ülkücülüğü burada kendi kelimeleriyle sınamak gerekiyor. “Vatan, millet, Sakarya” hamaseti yapmak kolay. Zor olan, devletin kararı ile ülkenin toprağı karşı karşıya geldiğinde nerede durduğunu göstermektir. Eğer refleks sürekli devletin kararından yana işliyor, yaşam alanını savunan yurttaş ise kolayca “devlet karşıtı” sayılıyorsa, burada vatanseverlikten önce devletçilik tartışılmalıdır.
Faşizm de yalnız bayrak, üniforma ve açık şiddetten ibaret değildir. Tarihsel faşizmin özelliklerinden biri, çoğul toplumu homojen bir millet fikrine tabi kılması; muhalefeti milli bütünlüğe tehdit sayması ve güçlü, otoriter devleti bu bütünlüğün temsilcisi olarak yüceltmesidir.[6] Bugünün her milliyetçiliğini faşizmle özdeşleştirmek doğru olmaz. Ama devleti milletin tek meşru temsilcisi sayan, devlete itirazı vatana ihanetle eşitleyen ve siyasal çoğulluğu milli bütünlüğe tehdit gören anlayış, faşizmin beslendiği otoriter damarla buluşur.
Ülkü de vatan da millet de kimsenin tapulu malı değildir. Vatanı herkesten çok sevdiğini söylemek kolaydır. Ölçü, devlet ile ülke karşı karşıya geldiğinde nerede durduğundur. Akbelen’de ağaç kesilirken, Kazdağları madene açılırken, Akkuyu’da nükleer santral yükselirken devletin kararını savunuyor, toprağını ve suyunu savunan yurttaşı karşıya alıyorsan, geriye şu soru kalır:
Ülkücü müsün, devletçi mi?
Dipnotlar:
[1] Yavuz Ağıralioğlu’nun Şule Aydın ile Onlar TV’de yayımlanan Tatava programındaki değerlendirmesi, YouTube, 19.09.2026.
[2] Türk Dünyası Ansiklopedisi, “Alparslan Türkeş (1917-1997)”. Dokuz Işık öğretisinde milliyetçilik; “Türk milletini, Türk vatanını ve Türk devletini sevmek” ve “Türk milleti ve devletine sevgi, sadakat ile hizmet” olarak tanımlanmaktadır.
[3] Devlet Bahçeli, 1 Ağustos 2023 tarihli açıklama; “Nasıl ki Gezi Parkı’nda konu ağaç değilse, Akbelen’de de ağaç olmadığı kesindir.” Anadolu Ajansı, 1 Ağustos 2023.
[4] COP, Conference of the Parties (Taraflar Konferansı) ifadesinin kısaltmasıdır. COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Taraflar Konferansı’nın 31. oturumudur. 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya EXPO Center’da gerçekleştirilecektir. UNFCCC, UN Climate Change Conference – Antalya, November 2026 (COP31).
[5] Halkların İklim Zirvesi, Antalya, 14-18 Kasım 2026. Zirvenin gündeminde emek, ekolojik yıkım ve ekosistemler, demokrasi-hukuk-haklar, nükleer, barış ve emisyon azaltımı gibi başlıklar yer almaktadır.
[6] United States Holocaust Memorial Museum, Holocaust Encyclopedia, “Fascism”. Faşizm; aşırı milliyetçilik, otoriterlik, çoğulculuk karşıtlığı ve bireysel hakların ulusal topluluğa tabi kılınması gibi temel özellikleriyle açıklanmaktadır.













