Politika’dan Yorum
12 Eylül 1980 sabahı Türkiye; tankların sokaklara indiği, parlamentonun feshedildiği, siyasi partilerin ve sendikaların kapatıldığı, toplumsal muhalefetin ağır bir saldırıyla ezildiği zifiri bir karanlığa uyandı. ABD destekli askeri darbenin üzerinden tam 46 yıl geçti. CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze’nin “Bizim çocuklar başardı” sözleriyle özetlenen bu darbe, silah zoruyla neoliberalizmin tesisinin başlatılmasıdır.
12 Eylül’ün temel ekonomik hedefi, 24 Ocak 1980 kararlarıyla ilan edilen dışa açılma, kamusal alanı daraltma, sermayeyi büyütme ve emeği ucuzlatma programını hayata geçirmekti. Güçlü işçi sınıfı muhalefeti ve grevler nedeniyle uygulanamayan bu kararların önünü açmak için işçi sınıfının örgütlü yapısı ve devrimci hareketler doğrudan hedef alındı. Cunta yönetimi, 24 Ocak Kararları’nın mimarı olan Turgut Özal’ı ekonominin dümenine getirdi.
Sermayeye “dikensiz bir gül bahçesi” sunabilmek adına grevler yasaklandı, DİSK kapatıldı ve emekçiler güvencesizliğe sürüklendi. Bu süreçte TÜSİAD, TİSK ve TOBB gibi sermaye örgütleri darbeyi açıkça destekledi. İSO Meclis Başkanı İbrahim Bodur cunta politikalarını överken, Vehbi Koç Kenan Evren’e tebrik mektubu göndererek memnuniyetini sundu.
Siyasal alanda ise faşist rejimin inşası tamamlandı. 1982 Anayasası ile Milli Güvenlik Kurulu, devlet yönetiminde en üst organ haline getirildi. Üniversitelerin başına YÖK getirildi. Siyasal partilerin faaliyetleri kısıtlandı, parlamento seçimlerinde yüzde 10 barajı getirildi.
“Türk-İslam Sentezi”devlet ideolojisi yapıldı. ABD’nin “Ilımlı İslam” ve Yeşil Kuşak stratejisi doğrultusunda zorunlu din dersleri getirildi, tarikatların önü açıldı. Kürt halkı üzerinde inkâr ve asimilasyon politikaları derinleştirildi; Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi insanlık dışı uygulamaların simgesi oldu.
Bugün AKP-MHP ittifakıyla cisimleşen Saray rejimi, 12 Eylül zihniyetinin ve kurumlarının doğrudan sürdürücüsüdür:
24 Ocak Kararlarının neoliberal zihniyeti AKP döneminde derinleşmiş, Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirmeleri yapılmış, emek sendikasızlaştırılarak güvencesiz çalışma hâkim kılınmıştır.
12 Eylül’ün Sıkıyönetim ve DGM pratiği, bugün Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının tanınmadığı, yargının muhalefeti ikna ve cezalandırma aracına dönüştüğü bir tabloyla sürmektedir.
Cuntanın memur atama pratiği, seçilmiş yerel yöneticilerin yerine kayyum atanması ve üniversitelere antidemokratik rektör tayinleriyle “kayyum rejimi” olarak kurumsallaşmıştır.
12 Eylül’ün Türk-İslam Sentezi, bugün derinleşen ekonomik krizi ve sömürüyü örtmek adına muhafazakârlığın kitle denetim aracı olarak kullanılmasıyla zirveye taşınmıştır.
12 Eylül Anayasası’nın özü korunurken, Seçim Yasası ve Siyasi Partiler Yasası iktidarın ömrünü uzatmak için elverişli aparatlar olarak kullanılmaktadır.
12 Eylül karanlığı sadece baskıyla değil, direnişle de hatırlanır. Metris Cezaevinde tek tip kıyafet dayatmasına karşı açlık grevleriyle direnen devrimci kadınlar ve müşahede hücrelerinde yokluk içinde “yazmayı, anlamayı ve anlatmayı” sürdürenler teslim olmayan bir iradeyi geleceğe miras bırakmıştır.
12 Eylül’le gerçek hesaplaşma; yalnızca cuntayı kınamakla değil, onun yarattığı neoliberal, faşist ve dindar düzeni aşmakla mümkündür. Bu puslu havayı dağıtacak olan; işçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların ve gençlerin ortak toplumsal mücadelede yeniden örgütlenen gücüdür.

















