Esad’ın başkanlık ettiği BAAS Rejimi sonrası Suriye, ABD-İsrail eksenli baskılar, Türkiye’nin bölgesel hesapları, Şam’daki geçici hükümetin meşruiyet krizi ve yerel toplulukların (Dürziler, Aleviler, Kürtler, kadınlar) varlık mücadelesi ile kaotik bir ortam sunuyor.
ABD-İSRAİL BASKISI VE HİZBULLAH DOSYASI
Ortadoğu uzun zamandır çoklu krizlerin iç içe geçtiği bir coğrafya. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, bölgenin yalnızca askeri değil, diplomatik ve istihbarat düzeyinde de yeniden şekillendiğini gösteriyor. Şekillenmenin yaşandığı ana bölgelerin başında Suriye geliyor. 2024’ün sonunda El Kaide uzantılı Heyet Tehrir El Şam’ın (HTŞ) Esad rejimini düşürmesinin ardından bölgede var olan ekonomik, güvenlik ve toplumsal kriz tükenme yerine gün be gün artmaya devam etti.
Suriye sahasında dikkat çeken bir diğer gelişme ise son üç ayda yoğunca işlenen Lübnan Hizbullah’ına yönelik müdahale. Hatırlanacağı üzere 7 Haziran günü ABD Başkanı Donald Trump bir röportajda, “Hizbullah’a karşı daha hassas bir saldırı görmek isterim… biz de buna yardımcı olabiliriz veya Suriye’yi önerebiliriz… Çok iyi bir liderleri var (Başkan Ahmed el-Şara)… ve o da yardım etmekten memnuniyet duyar” demişti.
Ardından Ahmed el-Şara, Trump’ın Şam’ın Lübnan’daki İsrail-Hizbullah çatışmasına askeri müdahalede bulunabileceği yönündeki imalı açıklamalarını ve İsrail’in İran destekli Hizbullah örgütüne karşı mücadelesinden duyduğu hayal kırıklığını dile getirerek bu çatışmaya askeri olarak müdahale etmeyi reddetti. El-Şara, Arap haber kuruluşu Al Mashhad’a verdiği demeçte, “Lübnan’daki kriz çok ciddi ve siyasi çözümlerde bir çıkmaz var. Suriye, çözüm için farklı bir yaklaşım sunuyor, ancak en önemlisi öncelikle savaşı durdurmaktır. Lübnan’ın çözümü savaş ve şehirlerin bombalanmasıyla gelmeyecek. Lübnan ve Suriye arasında askeri değil, ekonomik kanallar arıyoruz” dedi.
Sadece Amerika değil aynı zamanda İsrail de Suriye’nin Lübnan Hizbullah’ına karşı karadan bir saldırı için baskılarını devam ettiriyor. Kudüs’te düzenlenen Yahudi Haber Sendikası Uluslararası Politika Zirvesi’nde konuşan Netanyahu, “Halkımızı korumak zorunda olduğumuz sürece, Güney Lübnan’daki güvenlik bölgesinde kalacağız. Bunun sebebi gayet açık. Hiçbir ülkeden bunun aksini yapması istenmezdi” dedi. Sürekli dumura uğrayan ABD-İran görüşmeleri yeniden başlarken, İsrail Hizbullah’a karşı askeri operasyonları engelleyeceği endişesiyle elini hızlı tutmaya çalışmakta ve saldırılarını yoğunlaştırmakta. Mart 2026’dan itibaren güney Lübnan’a kara harekâtı başlatan İsrail, Litani Nehri’ne kadar ilerleyip stratejik bir bölge olan Beaufort Kalesi’ni kontrolüne aldı. Gerçekleşen saldırılarda 4 bini aşkın sivil öldürüldü. Birçok ateşkes ve anlaşma denemesi sonunda, 26 Haziran günü ABD arabuluculuğunda Washington’da İsrail ve Lübnan arasında çerçeve anlaşması imzalandı. Ancak anlaşma, İsrail’in işgal altında tutmaya devam ettiği Güney Lübnan’ın geniş bölgesinden çekilmeye zorlamıyor ve İsrail, gerekli gördüğü takdirde ülkedeki saldırılarına devam edeceğinin de sinyalini veriyor. Ayrıca anlaşma metninde, Lübnan ordusunun “devlet dışı silahlı grupların (Hizbullah’a açıkça atıfta bulunularak) silahsızlandırılmasının doğrulanması şartıyla, tüm Lübnan toprakları üzerinde etkin egemen otoritesini yeniden tesis edeceği” “sıralı bir süreçten” bahsediliyor. Böylelikle İran’a karşı yürütülen savaşta olduğu gibi Lübnan’a karşı yürütülen savaşta imzalanan anlaşmalar pratiğe konulmadan yeni saldırıların fitili ateşlenmeye devam ediyor.
Anlaşmanın hemen ardından İsrail güney Lübnan’a saldırılarını devam ettirdi. Bunun üzerine Hizbullah lideri Naim Kasım, Lübnan ve İsrail arasında Washington DC’de imzalanan çerçeve anlaşmasını reddederek, bunu Beyrut için “aşağılayıcı, utanç verici ve egemenliğin teslimi” olarak nitelendirdi.
Hizbullah liderinin bu açıklamasına karşılık İsrail Savunma Bakanı Israel Katz Cumartesi günü yaptığı açıklamada, kendisi ve Netanyahu’nun İsrail güçlerine, İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde işgal ettiği sözde güvenlik bölgesinde “uzun süreli bir kalışa” hazırlanmaları talimatı verdiklerini söyledi.
ANKARA’NIN ROLÜ
Yapılan taktik ve stratejik açıklamalar, hamleler, görüşme trafiği ve sahadaki gerçeklere bakıldığında Ankara’nın bu krizi yalnızca izleyen değil, aktif olarak şekillendirmeye çalışan bir aktör. Zira Türk devleti kendisini hem fırsatların hem de tehditlerin merkezinde konumlandırıyor. Çünkü Türkiye bu kriz yönetiminde başarılı olmaz ya da masada elini güçlendirecek kartları alamazsa sıranın kendisine geleceğini biliyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan medya üzerinden, Lübnanlı yetkililerin gerilimi azaltma konusunda Türkiye’ye başvurduğunu ve bunu kolaylaştırmak için Suriyeli mevkidaşlarıyla görüştüklerini söyledi. Fidan, savaş başladığından beri Hizbullah ile doğrudan görüşmediklerini de belirtti. Resmi olarak, Türk ordusu ile İran veya Hizbullah arasında Lübnan topraklarında doğrudan saha iş birliği veya silahlandırma konusu dillendirilmiyor. İki taraf arasındaki formül, İsrail karşıtı ortak tutumdan doğan “dolaylı tamamlayıcılık” şeklinde işliyor. Fakat elimize geçen teyitli bilgilere göre Türkiye İran’a ve Lübnan Hizbullah’ına silahlı destek sağlıyor.
İsrail operasyonlarının Lübnan derinliklerine yayılması üzerine Ankara ve Tahran’ın tutumları örtüştü. Türkiye, Lübnan altyapısının tahrip edilmesini Doğu Akdeniz’de seyahat ve bölgesel güvenlik için tehdit olarak gördü. Tahran da bunu Lübnan cephesindeki askeri ve diplomatik yükü hafifletmek için siyasi olarak kullandı.
Bu koordinasyonun diplomatik boyutu, Washington ile varılan mutabakat sonrası daha da belirginleşti. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Fidan ile yoğun görüşmeler yaptı. Güney Lübnan’daki savaşın sona ermesinin kapsamlı mutabakatın ayrılmaz parçası olduğu vurgulandı. Türkiye bunu memnuniyetle karşıladı; çünkü Kıbrıs ve Yunanistan ile ilgili hassas jeopolitik hesaplarını etkileyen İsrail’in deniz ve askeri nüfuzunun genişlemesini engellemek istiyordu.
Bir yandan İsrail Şam hükümetini Lübnan Hizbullah’ına karşı savaştırmak için Dara ve Humus’ta gerçekleştirdiği askeri faaliyetlerle baskı oluşturmaya çalışırken, Türkiye’nin Suriye Geçici Hükümeti’ni Suriye sınırını geçerek Lübnan topraklarına girmeme ve Hizbullah ile çatışmaya girmeme konusunda açık ve net bir şekilde uyardığı bilgisi dolaşıyor. Söylem ve pratiğin birbirini neredeyse hiç tutmadığı Suriye sahasında El-Şara iki tarafı da dengelemek için farklı taktiklere başvuruyor. Bir yandan söylemleri ile Türkiye’nin endişelerini tatmin ederken, arka perde de İsrail ve Amerika’nın taleplerini uyguluyor. Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi’nin (SOHR )geçtiğimiz hafta yayınladığı raporda son aylarda Suriye’nin Lübnan sınırında benzeri görülmemiş bir askeri teçhizat ve takviyenin gerçekleştiği belirtildi. SOHR’un kaynaklarına göre, askeri yığılmalar son zamanlarda Humus kırsalının batısındaki bir dizi noktada, özellikle El-Kusayr bölgesine bağlı ve Lübnan’ın Hermel ve Akkar bölgelerine komşu olan El-Nizariye, Hawik ve El-Fadhiliyah köylerinde yoğunlaştı.
Tüm bu gelişmeler ışığında; bölgesel denklem olarak İsrail’in Suriye ve Lübnan sahasında öncelikli hedefi, İran eksenini ve özellikle Hizbullah’ı zayıflatmak; ABD ise bunu “İran’ı çevreleme” ve “İsrail’in güvenliği” başlıklarıyla yürütüyor.
MEŞRUİYET İÇİN ABD KUCAĞINA
Esad sonrası ortaya çıkan Suriye Geçici Hükümeti hem içeride meşruiyet arıyor hem de dışarıda tanınma peşinde. ABD–İsrail hattı, bu hükümeti Hizbullah’a karşı daha açık bir cepheye çekmek için baskı araçlarını (ekonomik yardım, siyasi tanıma, güvenlik işbirliği) kullanıyor. Pozisyon olarak da şu anda Suriye Geçici Hükümeti ikili sıkışma durumu yaşıyor. Bir yandan ABD–İsrail ile ilişkileri “normalleştirme” ve uluslararası tanınma ihtiyacı, diğer yandan içeride İran ekseniyle yıllardır iç içe geçmiş güvenlik ve istihbarat ağları. Hizbullah’a karşı savaş riski ise Şam’daki yönetim doğrudan Hizbullah’la çatışmaya girmekten kaçınsa da, güney Suriye ve Lübnan sınır hattında “güvenlik operasyonları” adı altında fiili gerilimleri tırmandırma baskısı altında. Bu, Suriye’yi yeniden bölgesel vekâlet savaşlarının merkezine çekme potansiyeli taşıyor.
ANKARA’NIN ÖNCELİĞİ
Ankara’nın önceliği birinci dosya halen Kürtler ve QSD. Hizbullah meselesi ikincil ama pazarlık konusu. Ankara, Hizbullah’a karşı açık bir cepheye girmekten kaçınırken, ABD ile ilişkilerde “QSD’nin tasfiyesi” karşılığında bölgesel dosyalarda esneklik sinyalleri verebiliyor. Türkiye, HTŞ ve Suriye Milli Ordusu (SNA) üzerinden sahada etkisini korurken, Suriye Geçici Hükümeti’ni kendi çizgisine çekmeye çalışıyor. Bu da Hizbullah dosyasını, Ankara açısından daha çok “pazarlık fişi” haline getiriyor, doğrudan savaş hedefi değil.
SÜVEYDA’DAKİ DÜRZİ TOPLUMU
2026 itibarıyla, kuzeydoğuda QSD alanlarının entegrasyon sürecine girmesiyle, Süveyda Dürzi bölgesi, fiilen devlet kontrolü dışında kalan son büyük alanlardan biri haline geldi.Ulusal Muhafız ve yerel milisler olarak da Dürzi ruhani lider Hikmet el-Hicri etrafında şekillenen “Ulusal Muhafız” ve ona bağlı yerel gruplar, Şam’ın entegrasyon ve merkeziyetçi çizgisine karşı silahlı bir direnç odağı oluşturuyor. Devlet güçleri, Beduin aşiretleri ve Dürzi gruplar arasında yaşanan 2025 katliamları, Dürzi toplumunda “merkezi devlet bizi korumuyor, aksine hedef alıyor” algısını pekiştirdi. Bu nedenle talep, klasik “hizmet” talebinin ötesine geçerek, siyasi ve idari özerklik, yerel güvenlik yapılarının korunması ve zorla entegrasyona karşı garantiye dönüşmüş durumda. 2025’teki katliamlar ve zorla yerinden etmeler için bağımsız soruşturma, faillerin yargılanması ve tazminat, Dürzi toplumunun öne çıkan başlıkları. Ancak BM ve geçici Şam hükümeti tarafından başlatılan “Süveyda yeniden entegrasyon yol haritası” neredeyse tamamen tıkanmış durumda. Kaçırmalar, karşı kaçırmalar ve silahlı rekabet devam ediyor. Dürziler içindeki bazı akımlar, Süveyda’nın Suriye’den ayrılması, en azından “federal bir statü” kazanması yönünde ses yükseltiyor. Bu da Şam açısından “ülkenin toprak bütünlüğüne tehdit” olarak kodlanıyor.
Fiili bir özerklik var olsa da yer yer bölgeye yönelik saldırılar devam ediyor. Yine bölgeye yönelik devam eden abluka, insani yardımların geçişini zorlarken bölgede ekonomik ve insani krizin derinleşmesine neden oluyor.
SAHİL BÖLGESİNDEKİ ALEVİLER
Sahil bölgesindeki Alevilerin durumu ise çok daha can yakıcı. Mart 2025’teki kanlı saldırıların üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Bu saldırılar Suriye sahilini sarsmış, geride yüzlerce kurban ve binlerce yaslı aile bırakmıştı. Son yapılan bir araştırma, sadece Mart ayında Lazkiye ve Tartus kırsalında 40’tan fazla yerde yaklaşık bin 500 Alevi sivilin öldürüldüğünü ortaya koydu. Suriye Geçici Hükümeti “istikrar ve devletin otoritesini tesis etme”den bahsederken, sahada güvenlik ve askeri yığınağı artıyor. İdlib’den gelen çete gruplarını sahil kentlerine gönderiyor. Aynı zamanda “rejimin kalıntılarını takip etme” ve “eski rejimin destekçileri” söylemlerini medyada yoğun bir şekilde işleyerek yeni katliam saldırılarının zeminini oluşturuyor. Hama, Humus ve Ceble gibi sahil bölgelerinde yaşayan insanlar için bu gelişmeler sıradan güvenlik tedbirleri gibi görünmüyor; aksine, aynı gerekçelerle Alevi toplumuna karşı yeni bir ihlal ve katliam dalgası ihtimaline işaret ediyor.
Alevilerin talepleri ve bugünkü konumu ise; Aleviler için birinci talep, yeni geçici hükümetten ve uluslararası aktörlerden açık güvenlik garantisi; “intikam dalgalarına” karşı korunma. Esad sonrası dönemde, Alevi toplumunun yeni kurumlarda sembolik değil, gerçek bir temsiliyet talebi var; ancak HTŞ kökenli geçici yönetimin ideolojik çizgisi, Alevileri “eski rejimin uzantısı” olarak görmeye devam ediyor.
QSD ile entegrasyon sürecinde devletin kuzeydoğuya yoğunlaşması, sahil bölgesinde güvenlik ve hizmetlerin ikinci plana itilmesi endişesini büyütüyor. Aleviler, “merkez güçlenirken biz yeniden kurban olur muyuz?” sorusuyla yaşıyor.
Askeri entegrasyon: 30 Ocak 2026’da açıklanan anlaşma, QSD güçlerinin kademeli olarak Suriye ordusuna entegre edilmesini, yeni karma birlikler kurulmasını ve cephe hatlarından çekilmeyi öngörüyor.
Sivil entegrasyon: Kuzeydoğudaki Kürt öncülüğündeki sivil kurumların, devlet kurumlarıyla birleştirilmesi; yerel yönetimlerde Kürt kimliğinin ve dilinin belirli güvencelerle tanınması ama “özerk statü” fikrinin fiilen tasfiyesi. Suriye Geçici Hükümeti, bu anlaşmayı “ülkenin toprak bütünlüğünün yeniden tesisi” ve “silahlı grupların tek çatı altında toplanması” olarak sunuyor. QSD’nin yıllardır fiilen yürüttüğü özyönetim deneyimini ise “geçici bir güvenlik düzenlemesi” olarak geriye doğru yeniden tanımlıyor. Tüm bunlara rağmen, Türkiye’nin yaklaşımı ise QSD’nin bağımsız bir askeri-siyasi aktör olarak sahneden çekilmesini kendi stratejik hedefi açısından kazanım görüyor; ancak QSD’nin tamamen Şam ordusuna entegre olması, Türkiye açısından yeni bir soru işareti: “Yarın bu birleşik ordu, kuzeyde bize karşı nasıl konumlanacak?”
Bundan kaynaklı Türkiye, kendi kontrolündeki SNA ve HTŞ kökenli yapılar üzerinden, hem geçici hükümete baskı kurmaya hem de QSD entegrasyonunun sahadaki sonuçlarını dengelemeye çalışıyor. Bu da Suriye ordusunun tam bir ulusal orduya dönüşmesini geciktiriyor.
YPJ’nin bugünkü durumu da, QSD’nin Suriye ordusuna entegrasyonu, YPJ’nin de fiilen bu yeni askeri yapıya katılması anlamına geliyor; ancak sahada, kadın birliklerinin ayrı kimlikleriyle korunması mı, yoksa “nötrleştirilmesi” mi gerektiği üzerine sert tartışma yürütülüyor. YPJ, sadece askeri bir güç değil; Rojava deneyimi boyunca kadınların siyasi temsili, eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri ve özsavunma fikrinin somutlaşmış hali. Bu, yeni Suriye’de patriyarkal ve İslamcı çizgilerle doğrudan çelişiyor. Çünkü HTŞ’nin köken aldığı Selefi-Cihatçı çizgi, kadınların kamusal alanda, hele ki silahlı ve karar verici pozisyonda görünürlüğünü ideolojik olarak reddediyor. Bu, geçici hükümetin resmi söyleminde yumuşatılmış olsa da pratikte kadın temsiline karşı sistematik bariyerler olarak duruyor. Geçici Şam hükümeti, uluslararası meşruiyet arayışında “ılımlı” bir görüntü vermeye çalışsa da, YPJ’nin ayrı bir kimlik olarak entegrasyonunu kabul etmek, hem orduda hem siyasette kadınların özerk gücünü tanımak anlamına geliyor. Bu da patriyarkal devlet aklı açısından “kontrol edilemez bir öznellik” demek.
YPJ’nin varlığı, sadece kadınların silahlı özsavunma hakkını değil, aynı zamanda etnik, sınıfsal ve cinsel kimliklerin kesiştiği bir özgürlük hattını temsil ediyor. HTŞ ve Şam için bu “devletin tekçi egemenliğine” meydan okuyan bir politik proje.
Bu nedenle entegrasyon sürecinde, kadın birliklerinin dağıtılması, kadın komutanların pasif görevlere çekilmesi, kadın meclislerinin “sivil toplum” başlığı altında etkisizleştirilmesi gibi adımlar gündeme geliyor.
3 ANA EKSEN
Suriye’nin geleceği, entegrasyonun biçimi ve toplumsal öznenin kim olacağına bağlı bugünkü Suriye fotoğrafında üç ana eksen kesişiyor.
Emperyal ve bölgesel baskı ekseni: ABD–İsrail–Türkiye hattı, Suriye’yi yeniden kendi güvenlik mimarisi içinde konumlandırmak istiyor; Hizbullah, İran ve Kürt hareketi bu mimarinin “hedef” başlıkları.
Merkezi devletin restorasyonu ekseni: Suriye Geçici Hükümeti, QSD entegrasyonu ve sahil–Süveyda gibi bölgelerde kontrolü artırarak “tek merkezli devlet” kurmaya çalışıyor; ancak bu, yerel toplulukların özerklik ve güvenlik talepleriyle çatışıyor.
Toplumsal özne ekseni: Dürziler, Aleviler, Kürtler ve kadınlar, sadece “azınlık” ya da “yan aktör” değil; yeni Suriye’nin gerçek kurucu özneleri olma potansiyeline sahip. Bu potansiyel, ya entegrasyon süreçlerinde tanınacak ve kurumsallaşacak, ya da bastırılarak yeni bir çatışma döngüsüne sürüklenecek.
Bu durumda en kritik soru şu; Suriye’nin geleceği, emperyal güçlerin ve erkek egemen devlet aklının çizdiği dar koridorda mı şekillenecek, yoksa Süveyda’dan sahile, QSD alanlarından YPJ mevzilerine kadar uzanan toplumsal direniş hatları, kendi sözünü kurucu bir iradeye dönüştürebilecek mi?
MA / E. Pejder Altan
MA

















