Son yazım “Umut mu, Cesaret mi?” yayınlandıktan sonra Amsterdam’da yaşayan kızımdan bir mesaj aldım. Masamın üzerindeki tüm o yorgun siyasi analiz kitaplarını, soyut teorileri unutturan, kalbime oturan bir mesajdı bu. Şöyle diyordu:
“Anne, Mamdani hakkında bir yazı yazmalısın. Sonra da onun yaklaşımını, günümüz Türkiye’sindeki sol komünist hareketlerin yaşadığı sorunlarla karşılaştırmalısın.
Bir de günümüz toplumunun, dünyayı değiştirme sorumluluğunu nasıl giderek bireylerin omuzlarına yüklediği üzerine bir yazı yazmalısın.
Neofaşizm bizi yoksulluk, suçlama ve ‘biz-onlar’ düşüncesi üzerinden birbirimizden uzaklaştırıyor. Aslında neofaşizmin temel yöntemi, insanlara birilerini suçlu olarak göstermektir.
Ama sol da sürekli sağa işaret ederek, bütün sorunların kaynağını yalnızca sağda gösterirse, onların yaptığı şeyin başka bir versiyonunu yapmış olmaz mı?
Peki bunun alternatifi ne?
Bence sol, artık kendi sesini çıkarmaya ve kendi yolunu çizmeye cesaret etmeli. Halka bir söz vermeli ve verdiği sözü gerçekten yerine getirmeli.
Tıpkı Mamdani’nin yaptığı gibi.
Mesele yalnızca sağa karşı olmak değil. İnsanlara ‘Biz neye karşıyız?’ sorusunun yanında ‘Peki biz ne öneriyoruz, nasıl bir dünya kurmak istiyoruz?’ sorusunun da cevabını vermek.
Solun yeniden kendi projesini, kendi sözünü ve kendi umudunu ortaya koyması gerekiyor.”
Kızım bu satırları entelektüel bir hobi olarak yazmadı; bizzat yaşayarak, iliklerine kadar hissederek yazdı. Biz uzun yıllardır, üst üste gelen sağ koalisyon hükümetleriyle eğitimden sağlığa, kültürden sanata her alanda darbeler alan bir Hollanda gerçeğine tanıklık ediyoruz. Kızım Tiyatro Akademisi’nden mezun olduğundan beri bir yönetmen, bir senarist olarak, hem de oldukça başarılı, geceyi gündüze katarak çalışıyor. Ama gelin görün ki modern dünyanın göbeğinde, kafasını sokabileceği 40 metrekarelik bir evin kirasını tek başına ödeyebilecek bir kazancı yok. Neden mi? Çünkü sistem onu bir serbest çalışan (ZZP’er) olmaya zorluyor. Kazandığının yarısı doğrudan BTW (KDV) ve gelir vergisine gidiyor. Günün sonunda, her ay ailesinin finansal desteğine ihtiyaç duyuyor. Ve bu dünyanın milyonlarca genci gibi o da bu yüzden derin bir üzüntü, suçluluk ve hak edilmemiş bir öfke yaşıyor.
Sistem gençlerin kulağına sinsi bir yalan fısıldıyor: “Eğer fakirsen, bu senin suçun. Yeterince üretken değilsin.” İşte iktisadi tabanını vahşi neoliberalizmden alan neofaşizmin en büyük başarısı burada yatıyor: Sistemik krizlerin faturasını bireyin vicdanına yıkıp kolektif bilinci yok etmek.
Üstelik bu kuşağın sırtındaki yük sadece ekonomik de değil. Gelecek ellerinden kayıp giderken, kapıdaki iklim kriziyle de tek başlarına savaşıyorlar. Yükleri o kadar ağırlaştı ki içlerinde çocuk sahibi olmayı çok istediği hâlde bu kurak dünyaya bir can getirmeye korkan genç kadınlar var. Literatürde onlara artık “Geboortestaker” (Doğum Grevcisi) deniyor. Ruhlarını esir alan o klimaatangst (iklim kaygısı) ile dünyayı kurtarma sorumluluğunu omuzlarında taşıyorlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Gazze’de canlı yayında izledikleri o vahşi soykırım, onları hem bireysel hem politik olarak derinden sarstı. Yıllarca Batı demokrasilerinde birine “faşist” demek bir tabuyken, bugün egemen güçlerin Gazze’deki o ikiyüzlü tavrını gören gençler, bu kelimenin bir hakaret değil, sistemin ta kendisi (neofaşizm) olduğunu anladılar.
Ve bu gençler, kurdukları o “woke” felsefesiyle sadece geleceği değil, bizim kuşağımızın günlük dilini bile kökten değişime zorluyorlar. Aslında bizi eğitiyorlar. Kızım beni her gün uyarıyor; siyah insanlar ya da eşcinseller hakkında övgü dolu zannettiğim, oysa eski dünyanın tortularını taşıyan sözcüklerimi tek tek düzeltiyor. Bizim o çok bildiğimizi sandığımız kibirli dünyamızı dilimizden başlayarak sarsıyorlar.
Peki biz eski kuşaklar, meclis kürsülerine veya sendika koltuklarına kurulmuş, o yaş ortalaması yüksek muhalifler, liberal solcular veya sosyalistler, bu çocukları gerçekten anlıyor muyuz? Hayır, anlamıyoruz. Belki sadece anlamaya çalışıyoruzdur.
Gençler bugün hem dünyada hem Türkiye’de sadece sağ popülizme değil, statükoya teslim olmuş mevcut sol yapılara ve “eski tüfeklere” karşı da kızgınlar. Çünkü biz onlara daha iyi bir dünya bırakmadık. Ancak daha yetişkin yaşlara gelip de maalesef bizim yaşadıklarımızın aynısını, hatta daha da beterini onlar da yaşayınca bizi anlayabiliyorlar.
O artık benim anneliğimi övgüyle anıyor, şükür ki. Kızmıyor ve şaşkınlıkla, “Nasıl becerebiliyordun benim gibi full time, hatta bende daha fazla, haftada bazen 60 saat, serbest çalışıyordun, düzenli bir maaşın yoktu, bana bakıyordun, evi temizliyordun, ben uyur uyanır senin sabaha kadar susmayan ilk bilgisayarının tuş seslerini duyardım, annem hâlâ çalışıyor derdim. Ben ise tek başıma geçinemiyorum ve kendime bile zor bakıyorum.” diyor.
Bu yüzden, içinde yaşadığı erkek egemen neoliberal sistemle her gün, her saat kavga etmek zorunda kalıyor. Sisteme karşı başkaldırısını ise bazen meydanlarda, çoğunlukta sanatında ifade etmeye çalışıyor.
Benim gençlik yıllarımın Hollanda’sında, feminist mücadele içindeyken, siyasetin tepesindeki o elit kadrolara “oude mannen in grijze pakken” (gri takım elbiseli yaşlı adamlar) derdik. Ne acı ki bugün hem Avrupa’da hem de Türkiye’de aktif siyasetin tavanı hâlâ dünyayı fildişi kulelerinden izleyen, konforlu alanlarında soyut politik ve kültür savaşları yürüten, sokağın sesine sağır, o yaşlı ve koltuğuna yapışmış siyaset esnaflarının elinde. Onlar sırça köşklerinden parmak sallayarak devleti yönetiyorlar. Küçük bir bölümü ise belki daha az konforlu koltuklarından muhalifçilik oynuyorlar ama gençler dışarıda hem varoluşsal krizlerle hem de geleceksizlikle boğuşuyor.
Gençlerin Aradığı Yeni Siyaset
Gençler ne istiyor, diye sormuştum yazımın başında.
Onlar sadaka ya da lütuf değil; barınmanın, eğitimin ve sanatın birer “yardım nesnesi” olmadığı, kapsayıcı ve yapısal bir hak olduğu bir dünya istiyorlar. Neoliberalizmin onları yalnızlaştıran rekabetçi dünyası yerine; ırk, cinsiyet, dış görünüş duvarlarını yıkan ortak bir yaşam planı ve samimiyet özlüyorlar. Ve en önemlisi, gençler artık bu mücadelenin başını sağdan sola kadar uzanan eski siyaset esnaflarının, eski sosyalistlerin çekmesini istemiyor. Kendilerine üstten akıl veren kibirli bir üst akıl istemiyorlar. Kendi önlerinin açılmasını, kendi dillerini konuşmayı talep ediyorlar.
İşte New York’ta ezber bozan genç lider Zohran Mamdani’nin Amerika’dan Avrupa’ya tüm dünya gençliğine üflediği o yeni umut tam olarak buydu. Mamdani gençlere ulaşılamaz ütopyalar satmadı. Onlara yarın sabah uyanıp işe giderken ceplerinde kalacak otobüs biletinin ücretsiz olmasını, başlarını sokacakları evin kirasının dondurulmasını, yani somut ve ulaşılabilir hedefleri vadetti. Nitekim göreve gelir gelmez New York’taki 1 milyondan fazla dairenin kirasını iki yıl boyunca tamamen dondurarak kiracılar için tarihî bir zafer kazandı.
Eyalet bürokrasisinin tüm engellemelerine rağmen ücretsiz toplu taşıma vaadi için de bütçe masasında söke söke savaşmaya devam ediyor. Üstelik o sadece bir belediye başkanı değil, küresel finansın kalbinde ahlaki bir pusula oldu. New York’ta 60 yıldır her belediye başkanının istisnasız katıldığı geleneksel “İsrail Günü Yürüyüşü”nü resmî olarak boykot eden ilk başkan oldu, belediyenin tüm İsrail kurumlarıyla olan kurumsal bağlarını askıya aldı.
Gazze karşısında ise o yaşlı siyaset elitleri gibi kıvırmadı; ahlaki bir samimiyetle tereddütsüz dik durdu.
Zohran Mamdani, gençlerin uzun süredir “asla kazanılamaz” gözüyle baktığı devasa küresel tekellere ve diplomatik tabulara karşı somut zaferler kazanılabileceğini tüm dünyaya canlı yayında kanıtladı.
Özellikle şu hamlesi Hollanda’da haftalarca gençliğin ana gündemi oldu:
FIFA’ya Diz Çöktüren “50 Dolarlık Bilet” Zaferi
Neoliberal sistemin sporu ve kültürü tamamen zenginlerin lüksü hâline getirmesine karşı Mamdani adeta bir Robin Hood hamlesi yaptı. 2026 Dünya Kupası bilet fiyatlarının binlerce dolara fırlamasına ve FIFA’nın fahiş fiyat politikasına karşı “Açgözlülük Bitti” (Game Over Greed) diyerek savaş açtı.
FIFA Başkanı Gianni Infantino ile masaya oturup söke söke sadece New York sakinlerine özel 50 dolarlık 1.000 adet maç bileti kopardı.
Bu biletleri gençlere ve işçi sınıfı mahallelerine kura ile dağıttı. Hollanda’da yüksek enflasyon, BTW ve ZZP vergi yükü altında ezilen, artık bir konsere veya maça gitmeyi hayal bile edemeyen gençler için bu hamle, “İstenirse sermaye devlerine geri adım attırılabilir.” inancını doğuran muazzam bir bayram havası yarattı.
Gençlerin bu ahlaki samimiyete nasıl susadığını ve sokağın neden bir bayram havasına büründüğünü anlamak için çok da uzağa gitmeye gerek yok; daha yeni dünya müzik endüstrisini sarsan Macklemore skandalına bakmak yeterli. Dünyaca ünlü Amerikalı rapçi Macklemore, çıktığı dev ABD stadyum turnesinde “Free Palestine” (Filistin’e Özgürlük) dediği ve üniversitelerdeki direnişçi gençlere adadığı protest şarkısını söylediği için milyarder stadyum sahiplerinin baskısıyla turneden tamamen kovuldu. Ama o, milyar dolarlık endüstriye boyun eğmedi; turneden kazandığı 1 milyon doların tamamını Filistinli çocuklara bağışlayarak neofaşist sansüre meydan okudu. İşte New York Belediye Başkanı Mamdani, sanatçıların ekmeğiyle oynayan bu kurumsal sansür mekanizmasına karşı Macklemore’un arkasında kaya gibi duran ilk lider oldu. Hollanda’da ve dünyada gençler bu dik duruşu günlerce sokaklarda adeta bir direniş bayramı gibi kutladı.
Belki bizim Türkiye solu bu detayları “küçük yerel işler” veya “magazin” diyerek küçümser, önemsemez. Hiç kimse kusura bakmasın ama bizim solcular, sosyalistler teorik panellerde nutuk atmaya devam ederken gençler için bu eylemler birer can simidi oldu. Gençler sokakta işte bu ahlaki samimiyeti, sermaye devlerine geri adım attıran bu somut cesareti arıyor.
Bizim muhalif yerel yönetimlerimiz (başta İBB olmak üzere) ise halkı dönüştürücü bir özne yapmak yerine, ücretsiz ulaşım, su ve aş dağıtarak belediyenin pasif birer “tüketicisi” kılmakla meşguldü. Rüştünü yerelde kalıcı reformlarla ispat etmeden, erkenden cumhurbaşkanı adayı gibi iç politik turlara çıkan, uluslararası diplomatik görüşmelerle “kurtarıcı liderlik” taslayan figürler, sağ siyasetin o bildik “tek adam” şovunu soldan taklit etmekten başka bir şey yapmıyor. Şımarıyorlar ve halkın gerçek dertlerinden kopuyorlar.
Peki ya sendikalarımız? Türkiye’de sendikal hareket iktidarın parmak gösterme siyasetine karşı ne bir ses çıkarabiliyor ne de sokağın öfkesini örgütleyebiliyor. Tamamen eylemsizliğe ve uzlaşmacılığa teslim olmuş durumdalar. Devletin yasal engellerini aşamıyorlar. Ülkenin acaba yeni bir 15-16 Haziran direnişine mi ihtiyacı var acaba, sorusu akıllara geliyor. Sanırım herkes bu soruyu soruyor. Bunu bu yıl geçtiğimiz haziran ayında 15-16 Haziran direnişinin nasıl bir coşkuyla anılmasından hissedebiliyorum.
Hollanda’da ise sendikal hareket beni şaşırtan devrimci bir sıçrama yaptı. Hollanda’da her dönem siyasetin çok övündüğü, adeta tüm dünyaya bir başarı hikâyesi gibi ihraç ettikleri o meşhur “polder modeli” vardır. Devletin, işverenin ve işçinin kriz anlarında kavga etmeden, uysalca aynı masaya oturup orta yolu bulmasını sağlayan o ünlü polder ruhu… Ama yeni bütçenin açıklandığı Bütçe Günü’nde gördük ki o eski uzlaşmacı teknokrasi çalışanların, gençlerin öfkesini artık dindiremiyor. Sağ koalisyonun sosyal hakları tırpanlama girişimlerine karşı Hollanda sendikası FNV, eylül ayı boyunca trenleri durdurarak, limanları kilitleyerek, temizlik işçilerini sokağa dökerek polder modelinin o uyuşuk ezberini sahada paramparça etti. Öyle güçlü bir irade koydular ki Kral Willem-Alexander bile 15 Eylül’de kendisine sunulan hükümetin bütçesi hakkında yaptığı Taht Konuşması’nda açıkça sendikalara, “Lütfen masaya gelin, müzakere edelim.” diye çağrı yapmak zorunda kaldı.
İşte solun gücü budur; iktidarın kurduğu oyuna parmak sallamak ya da polder masalarında uysalca uzlaşmak değil, hayatı üretimden gelen gücüyle durdurarak egemenleri hizaya getirmektir. Bizim muhalefetimiz ve sendikalarımız ise hâlâ saray diplomasisiyle masa başında asgari ücret müzakereleri yapmakla meşgul.
Bizim bugün yapmamız gereken tek bir şey var: Genç kuşaklara tepeden bakmayı, onlara ne yapmaları gerektiğini söylemeyi acilen bırakmak. Onların sırtındaki o haksız suçluluk yükünü almak, bizi eğitmelerine izin vermek ve yaşadıkları o devasa güvencesizliği bizzat hissederek onlara derin bir empatiyle omuzdaş olmak.
Bırakalım eski sosyalistler, eski siyasetçiler gölgelerini sokağın üzerinden çeksin. Bırakalım gençlerin önü açılsın. Çünkü cesaret, başkalarının kötülüğüne parmak sallamak değil; bu çocukların kuracağı yeni dünyanın iradesine saygı duyup arkalarında durabilmektir.
















