Şu anda tüm metalürji, petrokimya, tekstil, ulaştırma, gıda ve (Sıtkı Coşkun yoldaşı hatırlayarak önemini vurgulayayım) banka sektörlerinde Engizisyon ya da mahut DGM benzeri, “tek AKP’li hâkimin yer aldığı özel Sulh Ceza Mahkemelerinin kapanması” talebiyle bir POLİTİK GENEL GREV patlasaydı, Türkiye’nin siyasi çehresi kökten değişirdi. Ya da böyle bir politik genel grev Sulh Ceza Mahkemeleriyle ilgili yasa TBMM’ye sevk edildiği sırada patlasaydı, İmamoğlu ve Yeni Partili belediye başkanlarını, ESP’li, SYKP’li yoldaşları, direnişçi maden işçilerini ve protestocu gençlerle akademisyen ve sanatçıları keyfî şekilde tutuklayan bu mahkemeler kurulamaz, yargıya dayalı “süreç içinde darbe” başlamadan durdurulurdu.
Türkiye işçi sınıfının tarihi bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştır. 1976 yılında TBMM’ye sevk edilen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş yasası, Türkiye Komünist Partisi örgütlerinin öncülüğünde, Kemal Türkler’in başkanı olduğu DİSK tarafından başlatılan politik genel grev mücadelesiyle geri çekilmiş, daha sonra 12 Eylül darbesiyle yeniden kurulan bu mahkemeler işçi sınıfına, devrimci örgütlere kan kusturmuştur.
1970’li yıllarda başta TKP olmak üzere devrimci tüm parti ve örgütlerin “gerici-faşist kırması” Milliyetçi Cephe’ye karşı mücadelesinin önünü işte DGM’leri önleyen bu politik genel grev açmış, rejim “yargı darbesi” yapma imkânını bulamamış, faşist “bozkurtları” halkın üstüne salarak meşruiyet krizine yuvarlanmıştır.
Tarih hafızam zayıftır. Buna rağmen söyleyebilirim ki sayısız ekonomik nedenli grevlerin yanında ve 15-16 Haziran işçi ayaklanmasından sonra, Cumhuriyet tarihinin ilk politik genel grevi DGM’lere karşı gerçekleşen genel grevdir ve bunu örgütleme şerefi TKP’ye ve TKP’yi kendi partisi sayan işçi sınıfının “sınıf ve kitle sendikal örgütü” DİSK’e aittir.
Cumhuriyet tarihinde, yine hafızama güvenmeyerek ihtiyatla yazacağım, iktidarı politik olarak ilk defa yenik düşüren iki direnişten biri TİP kurucusu DİSK üyesi sendikaların öncülüğündeki 15-16 Haziran direnişi ve DGM politik genel grevidir. Haziran ayaklanması sendika karşıtı yasa değişikliğini önlemiş, politik genel grev ise DGM’lere geçit vermemiştir. Binlerce direniş içinde devlete ve iktidara somut olarak attığı karşı devrimci adımı geri aldırtan bir başka sınıfsal direniş olmamıştır.
Aynı zamanda gerek Haziran ayaklanması gerekse DGM genel grevi, o zamana kadar Türkiye sosyalist hareketini etkileyen “askerî darbe” yanlısı görüşlere ve “Millî Demokratik Devrim’de asker-sivil aydın zümrenin öncü güç” olduğuna dair küçük burjuva teorilerine ağır darbe indirmiş, işçi sınıfına ve halk kitlelerine dayanmayan silahlı mücadelenin, rejimin krizini derinleştirmesine rağmen, zayıflığını gözler önüne sermiştir.
Ne yazık ki benim de yönetiminde olduğum TKP, işçi sınıfının sendikal birliğini gerçekleştirme görevini, vaktiyle Komintern’in eleştirdiği sekter “Kızıl Sendika” eğilimine yer yer yaklaşan uygulamalarıyla layıkıyla yerine getirememiştir. Kimi sendikalarda Türkiye İşçi Partili sendika yöneticilerine ve birçok fabrikada diğer sol örgütlere karşı, hiç kuşkusuz bunların anti-TKP eğilimlerinin de etkisiyle takınılan “tasfiyeci” tutum aşılamamıştır. Ne var ki asıl yıkıcı gelişme, kimi Devrimci Yol taraftarlarının ve diğerlerinin CHP ile ittifak hâlinde Kemal Türkler’e karşı saldırıları ve bunun sonucunda DİSK Başkanlığının CHP’ye geçmesiyle meydana gelmiş; DİSK bölünmüş, ardından Kemal Türkler faşistler tarafından katledilmiş ve işçi sınıfı 12 Eylül darbesinin eşiğinde stratejik olarak zayıflamıştır.
Oysa 70’lerin ikinci yarısından sonra TKP yalnız DİSK üyesi sendikalarda örgütlü işçiler arasında değil, Türk-İş’e bağlı sendikaların üyeleri arasında da çok ciddi mevziler elde etmiş, sınıf işbirlikçisi sendika “ağalarının” geriletilerek Türkiye işçi sınıfının sendikal birliğini gerçekleştirme şartları olgunlaşmaya başlamıştı. Kemal Türkler’e ve dolayısıyla TKP’ye karşı yapılan “darbe” bu gelişmeyi tersine çevirmiştir.
Bugün geriye doğru baktığımızda işçi sınıfının 1960’lar ve 70’lerde kanıtladığı devrimci mücadele potansiyelini TKP yönetimi olarak biz, 12 Eylül’ün ayak sesleri duyulurken darbeyi önlemede ve darbe gerçekleştiğinde onu geriletmede eyleme geçirmeyi başaramadık. Bunda sözünü ettiğim DİSK’teki bölünmenin, bunun doğal sonucu partinin sınıf içindeki örgütlenmesindeki zayıflamanın büyük rolü olmuştur. Buna rağmen partimizin, özellikle darbenin önlenemediği durumda “direnerek savunmaya çekilme planı”nın olmadığı, darbenin ilk gününde ortaya çıkmıştır. Bazı fabrikalarda o anda da grevler sürmekle birlikte, partimizin ülke içi yönetimi darbeye etkili bir direniş göstermeden “çekilme” kararı almış, hatta kimi sendika yönetici ve iş yeri temsilcilerinin “tutuklanmayacakları” tahminiyle Sıkıyönetim komutanlıklarına teslim olmasına onay vermiştir. Hemen belirtmek gerekir ki teslim olanlar TKP üyeleri olmayıp, partinin fabrika hücreleri işten çıkarmalara ve yer yer tutuklamalara rağmen mücadelelerine derin gizlilikte (legal TBKP hareketinin, hücrelerdeki komünistler de içinde, tüm TKP üyelerinin kendilerini TKP üyeleri olarak açığa vurmaları çağrısına kadar) 7-8 yıl boyunca, sayıları giderek azalsa da devam etmiştir. Burada son ana kadar direnen TKP fabrika hücrelerindeki işçi yoldaşları saygı ve minnetle anmamız gerekir. Bu isimsiz işçiler TKP tarihinin kahramanlarıdır.
Bugün Türkiye ve Kürdistan halkları DGM’ye karşı politik genel grevi örgütleyen TKP’nin ve DİSK’in o günkü gücünden yoksun olmasının acısını çekiyorlar. Kürdistan devrimci sürecinin 42 yıl süren savaşta ağır bedeller ödemesinde TKP’nin bu yıllar boyunca, 1970’lerin ortasından likidasyon sürecinin başladığı Türkiye’ye dönüş ve hazırlıksız legale çıkış yılına kadar, Kürt özgürlük hareketine “yabancı ve hatta karşıt” tutumu da olumsuz rol oynamıştır.
Eğer Zaro ve Kaya yoldaşların (zayıf yanları olsa da) PKK’yle diyalog kurulması yolundaki karar tasarıları, henüz Türkiye’ye dönüş gündemde değilken Politik Büro’da iki oya karşı çoğunlukla reddedilmeseydi, partimizde tek bir yönetici bile PKK’yle diyalog kuran bir partinin yöneticisi olarak “legalite rüyası” göremeyecek, parti likidasyon belasıyla yüz yüze gelmeyecekti.
Ne mutlu bana ki bugün kimisini tanıdığım, çoğunluğunu tanımadığım 7. Kongresini toplayan TKP üyeleri DGM politik genel grevinin yıl dönümünde TKP’nin hem tarihsel değerlerine sahip çıkıyorlar hem de bizim kuşağın hatalarını açıkça eleştiriyor, TKP’yi manen arındırarak işçi sınıfını örgütlüyorlar ve Kürt özgürlük hareketiyle, sıradan bir müttefik olarak değil, kardeş hareket olarak omuz omuza mücadele ediyorlar.
TKP Genel Sekreteri Hasan Yılmaz yoldaşın yeniden canlandırdığı “TKP yaşıyor ve savaşıyor” belgisiyle eski-yeni, kadın-erkek, işçi-aydın tüm komünistleri DGM politik genel grevinin yıl dönümünde saygı ve sevgiyle selamlıyorum.















