Türkiye, uzun yıllardır biriken siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunların birbirini beslediği kritik bir dönemden geçiyor. Bu tablonun temel başlıklarından biri Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümüdür. Bugün önümüzde duran mesele, yalnızca çatışmaların sona ermesi değildir. Asıl mesele, çatışmayı ve çözümsüzlüğü üreten koşulların aşılması, toplumun bütün kesimlerinin eşit ve özgür yurttaşlar olarak ortak bir gelecekte buluşabilmesidir.
27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu nedenle güncel gelişmelerin ötesinde, Türkiye’nin geleceğine ilişkin önemli bir tartışma zemini yaratmıştır. Ancak hiçbir çağrı, tek başına tarihsel bir dönüşüm yaratmaz. Çağrının anlam kazanması; devletin siyasal irade ortaya koymasına, TBMM’nin gerekli hukuki düzenlemeleri yapmasına, demokratik siyasetin önünün açılmasına ve toplumun sürece etkin biçimde katılmasına bağlıdır.
Burada ilk sorumluluk kendimize düşüyor: İçinden geçtiğimiz dönemi gerçekten tarihsel boyutuyla okuyabiliyor muyuz? Eğer sorumluluk bilincimiz varsa, günübirlik gelişmelerin etkisiyle değil; düşünerek, tarihsel düşünerek, toplumsal düşünerek hareket etmeliyiz. Hakikat neyse onu görmekten kaçınmamalı ve gördüğümüz hakikatin gereğini yerine getirmeliyiz.
Barış çağrısını gerçek bir çözüm zeminine dönüştürmek;
Temel iddia şudur: Barış çağrısı, devletin güven yaratıcı adımları, TBMM’nin hukuki düzenlemeleri ve toplumun demokratik katılımı birlikte işletilmediği sürece kalıcı bir çözüme dönüşemez.
Barış, yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz. Çatışmanın nedenlerini ortadan kaldıracak siyasal ve toplumsal koşullar oluşmadığında, sessizlik kalıcı bir barışa dönüşmeyebilir. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, barış çağrısını tekrar etmekten çok, onu somut bir çözüm sürecine dönüştürecek iradeyi ortaya koymaktır.
Geçmiş deneyimler bize önemli bir gerçek gösteriyor: Güvenlik merkezli politikalar Kürt sorununu çözmedi. Sorun ertelendikçe toplumsal maliyet büyüdü, demokratik siyaset daraldı ve çözüm imkânları yeni gerilimlerin gölgesinde kaldı.
Buradan çıkarılması gereken ders açıktır. Aynı yöntemlerde ısrar ederek farklı bir sonuç beklemek yerine, yeni bir siyasal yaklaşım geliştirmek gerekir.
Eleştirel bakışın anlamı da burada ortaya çıkar. Barıştan söz etmek ile barışın gerektirdiği adımları atmak arasında fark vardır. Devletin sorumluluğu güvenlikçi politikalar yerine hukuk ve demokratik siyaseti esas almaktır. TBMM’nin sorumluluğu bu yaklaşımı açık ve uygulanabilir yasal güvencelere dönüştürmektir. Toplumun sorumluluğu ise süreci izlemekle yetinmeyip demokratik katılım ve örgütlü iradeyle çözümün toplumsal zeminini güçlendirmektir.
Demokratikleşme iddiası, demokratik siyasetin alanını genişletmeyi; çözüm iradesi, hukuki güvenceleri oluşturmayı; toplumsal barış söylemi ise toplumun bütün kesimlerinin kendisini sürecin içinde görebilmesini gerektirir.














