Aylardır ödenmeyen ücret ve tazminatları için mücadele eden maden işçileri yeniden Ankara’ya geldi. Daha önce de başkentte eylemler gerçekleştiren, açlık grevine giren ve polis müdahalesiyle karşılaşan işçiler, kendilerine verilen ödeme sözlerinin tutulmadığını belirterek haklarını aramayı sürdürüyor.
Ankara Valiliğinin 11 Ağustos’ta kent genelinde 15 gün süreyle eylem ve basın açıklamalarını yasaklamasına rağmen mücadelelerini sürdüren madenciler, baretlerini taşlara vurarak seslerini duyurmaya çalışıyor.
Saadet Metin, madencilerin Ankara’daki mücadelesini kaleme aldığı yazısında, işçilerin yaşadıklarının yanı sıra demokratik kamuoyunun ve muhalefetin direniş karşısındaki tutumunu da sorguladı. Sosyal medyada madencilerin eylem fotoğrafının altına yazılan “İzlemeye devam edeceğiz” ifadesinden hareket eden Metin, durumu “Madenciler bizi bekliyor. Biz onları izliyoruz” sözleriyle özetledi.
Yazının tamamı şu şekilde:
Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli
Madenciler bizi bekliyor. Biz onları izliyoruz.
Dün “Çuvaldızı biraz da kendimize batıralım” diye bitirmiştim.
Bugün çuvaldızı biraz daha derine batırmak istiyorum.
Çünkü aylardır yerin yüzlerce metre altında çalışan, ücretlerini ve tazminatlarını alamadıkları için açlık grevine giren maden işçileri yine Ankara’da.
Ve biz yine onları izliyoruz.
Sosyal medyadan.
Televizyon ekranlarından.
Gazetelerden.
Birbirimize gönderdiğimiz fotoğraflardan.
Bir arkadaşım dün madencilerin Ankara’daki eylem fotoğrafının altına yalnızca şunu yazdı:
“İzlemeye devam edeceğiz.”
Sadece beğenmek değil kısa bir şeyde yazmak istedim yorumlara. Aklıma ilk gelen içinde benim ismimin de geçtiği bir dönemin ünlü bir şarkısının, yazımın da başlığına taşıdığım, sözleri aklıma geldi. Biz madencileri uzaktan seviyoruz galiba.
Evet sevgili uzaktan tanıdığım arkadaşım.
İzleyelim.
Ama bu kez biraz da kendimizi izleyelim.
Çünkü belki de fotoğrafın altına yazılabilecek en acı cümle şu:
Madenciler bizi bekliyor. Biz onları izliyoruz.
Ankara’nın sıcağında yalnızlık
Aylardır ödenmeyen ücret ve tazminatları için mücadele eden maden işçileri daha önce de Ankara’ya geldi. Açlık grevine girdiler, polis müdahalesiyle karşılaştılar, kendilerine verilen ödeme sözlerinin tutulmadığını söylediler.
Şimdi yine Ankara’dalar.
Baretlerini taşlara vurarak seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Üstelik Ankara Valiliği 11 Ağustos’ta kentte 15 gün süreyle eylem ve basın açıklaması yasağı getirdi. İşçiler yasağa rağmen haklarını aramaya devam etti.
Bir işçinin hakkını almak için geldiği başkentte karşısına çıkan tabloyu düşünün:
İşveren yok.
Çözüm yok.
Ama polis var.
Ben Ankara’da değilim.
Yaşım ve yeni protezli dizim izin verse, bugün o sıcağın altında onların yanında oturmak isterdim. Bir koli su götürmek için. Hiçbir şey söylemeden, sadece orada olmak için.
Ama yapamıyorum.
Ve kendi çaresizliğimin öfkesini başkalarına yöneltmek istemiyorum.
Tam tersine, kendime soruyorum:
Ben gidemiyorsam ne yapabilirim?
Küçük Türkiye
Geçen gün aralarında eski İTÜ’lü Maden mühendisi arkadaşlarımın da olduğu çoğunlu 76-80 dönemi öğrencileri olan, ve o dönemin yığınsal gençlik örgütlerinden biri olan İGD içinde yer almış arkadaşlardan oluşan grubumuzda madencilerin açlık grevini konuşmaya başladık.
Grubumuz, geçmişte sol siyasetin içinde yer almış insanlardan oluşuyor. Ben de içindeyim.
Tartışma, aramızdan çıkan ve bugün maden sektöründe önemli bir işveren konumunda bulunan eski bir arkadaşımız nedeniyle büyüdü. Bir işveren arkadaşımız sektördeki güçlü pozisyonu kullanarak işçi ve işveren arasında belki arabulucu olabilir, belki aktif bir rol alabilir mi acaba diye sordum. Geçmişte bir grev sırasında yaptığı işçi karşıtı bir açıklamasını hatırladı bir arkadaşımız. Bazı arkadaşlar onu savundu, “yok öyle demedi tam olarak” dediler, bazıları eleştirdi, bazıları daha fazla bilgi istedi. Tartışma sertleşti ve arkadaşlarımızdan bazıları gruptan ayrıldı.
Hâlâ aynı insanlarız.
Hâlâ aynı gruptayız.
Ama şu küçücük platformda bile birbirimizle kavga ediyoruz.
Sonra dönüp Türkiye’deki muhalefetin neden ortak bir güç oluşturamadığını tartışıyoruz.
Belki de küçük Türkiye tam da burada karşımızda duruyor.
Herkes konuşuyor.
Herkes biliyor.
Herkes haklı.
Ama birlikte bir şey yapmaya gelince…
Kadınlar ve Kürtler bize bir şey öğretiyor
Oysa Türkiye’de bize bunun tersini gösteren iki güçlü demokratik hareket var: kadın hareketi ve Kürt hareketi.
Kadınlar yıllardır yasaklara, baskıya ve şiddete rağmen sokaktan çekilmiyor. Her 8 Mart’ta, her kadın cinayetinde yeniden örgütleniyor, yeniden yan yana geliyorlar.
Kürt hareketi ise yıllardır kendi demokratik hakları için mücadele ederken, Demirtaş‘ın “Türkiye partisi” fikriyle bu mücadeleyi Türkiye’nin bütün demokratikleşme sorunlarıyla buluşturmayı denedi. HDP’nin 7 Haziran 2015’te aldığı yüzde 13′ün üzerindeki oy, bunun önemli bir karşılığı olduğunu gösterdi.
Ama eski solun bu iki harekete yaklaşımında ciddi bir sorun vardı.
Kimi zaman kadın hareketini dışarıdan alkışladık ama onun örgütlenme deneyiminden öğrenmedik.
Kürt hareketini destekledik ama çoğu zaman ona nasıl siyaset yapması gerektiğini anlatmaktan da geri durmadık.
Yani dayanışma ile dayanışma adına üstten akıl verme arasındaki çizgiyi aşabildik. Bunun en somut öreğini çerçeve yasa etrafında oluşan nerdeyse kutuplaşmayı tetikleyen tartışmalarda gözlemleyebiliyoruz.
Bunun demokrasi mücadelesine verdiği zarar küçümsenmemeli. Çünkü farklı mücadelelerin kendi özgünlüğünü koruyarak ortak bir demokratik zeminde buluşması gerekirken, biz birbirimizi değiştirmeye çalıştık.
Birleşmek yerine birbirimize ayar verdik.
Bugün hâlâ bunun bedelini ödüyoruz.
İzlemek yetmez
Dün Çerçeve Yasa üzerine yazarken “Gölge İzleme Komisyonu” fikrinden söz ettim.
Bugün bunun daha somut bir karşılığını görüyorum. Sendikalar, meslek örgütleri, insan hakları kuruluşları ve demokratik siyasi çevreler böyle bir izleme ağı oluşturabilir. Devletin yerine geçmek için değil; verilen sözleri kayda geçirmek, yapılmayanları görünür kılmak ve gerektiğinde birlikte tepki vermek için.
Ama bunun ilk sınavı Ankara’daki madenciler olabilir.
Bin kişi. Bin insan. Bir koli suyla bile olsa. Yanlarına gidebilir miyiz?
Eğer bunu bile yapamıyorsak, sonra dönüp:
“Bu hükümet neden bizi ciddiye almıyor?”
diye sormak biraz kolaycılık değil mi?
“İzlemeye devam edeceğiz.”
Evet.
İzleyelim.
Ama artık yalnızca ekranlarımızdan değil.
Yan yana durarak izleyelim.
Hükümeti izleyelim.
İşvereni izleyelim.
Meclis’i izleyelim.
Çerçeve Yasa’nın uygulanmasını izleyelim.
Ama birbirimizi de izleyelim.
Kim gerçekten orada?
Kim yalnızca tweet atıyor?
Kim sendikasını harekete geçiriyor?
Kim bir işçinin elini tutuyor?
Kim bir koli su götürüyor?
Kim “ben de geliyorum” diyor?
Çünkü izlemek yetmez.
Çuvaldızı biraz daha kendimize
Bunu özellikle benim kuşağıma söylüyorum.
Ben de o kuşağın içindeyim.
Bugün hâlâ siyaset konuşuyoruz. Gazetelerde yazıyoruz. Partilerde, sendikalarda, sosyal medyada demokrasi mücadelesi veriyoruz.
Ama bugün Ankara’da sıcağın altında bekleyen birkaç yüz madencinin yanına gidip bin kişi olamıyorsak, bizim de kendimize sormamız gereken sorular var.
Halk neden sokağa çıkmıyor?
Bu sorunun kolay bir cevabı yok.
İnsanlar ekonomik krizle boğuşuyor. İki işte çalışan anne babalar, çocuklarını çalıştırmak zorunda kalan aileler, kayıt dışı çalışan milyonlar kendi hayatlarını ayakta tutmaya çalışıyor.
İnsanlara kızmak kolay.
Ama onları yeniden demokratik mücadelenin içine katacak yollar bulmak bizim işimiz.
Bunun yolu yalnızca daha yüksek sesle konuşmak değil.
İnsanların hayatıyla demokrasi mücadelesi arasındaki bağı yeniden kurmak.
Birbirimizin yanına gitmek
Belki bugün ihtiyacımız olan şey çok büyük laflar değil.
Birbirimizin yanına gitmek.
Madencinin yanına.
Kadının yanına.
Kürt yurttaşın yanına.
Gazetecinin yanına.
Öğrencinin yanına.
İşçinin yanına.
Ve sonunda birbirimizin yanına.
Ben bugün Ankara’da değilim.
Bacaklarım da izin vermiyor.
Bunun öfkesini ve çaresizliğini taşıyorum.
Ama belki de kendime şu soruyu sormalıyım:
Ben gidemiyorsam, gidebilen kaç kişiyi yan yana getirebilirim?
Çünkü demokrasi yalnızca iktidarın ne yaptığıyla ilgili değil.
Bizim ne yaptığımızla da ilgili.
Ve bugün Ankara’daki madenciler bize çok basit bir soru soruyor:
“Biz burada haklarımız için direniyoruz. Siz neredesiniz?”
Bu soruya artık sadece:
“İzlemeye devam edeceğiz.”
diye cevap vermek istemiyorum.
Çünkü bizim kuşağın çok sevdiği bir şarkının o ironik cümlesi geliyor aklıma:
“Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli.”
Belki artık demokrasiyi, özgürlüğü, emeği ve birbirimizin mücadelesini uzaktan sevmekten vazgeçmenin zamanı gelmiştir.
Çuvaldızı biraz da kendimize.

















