Politika Gazetesi’nde yıllardır zaman zaman yazıyorum. Hukuku, siyaseti, adaleti, çocukları, cezaevlerini, seçimleri; geçmişimizi ve bugünü konuştuk. Bazen kendi yaşadıklarımdan yola çıktım, bazen önümüzde duran bir olayın peşine düştüm.
Yazdıklarımın ortak bir yanı varsa, sanırım yaşadığımız dünyayı olduğu gibi kabullenmemek ve başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna dair umudu kaybetmemektir.
Şimdi Politika Gazetesi’ndeki yazılarımızın yanı sıra Politika Haber’de de haftada bir buluşacağız. İlk yazının başına da bundan daha uygun bir söz bulamadım: Merhaba.
Köşe yazarlığını, her hafta bir konuda hüküm vermek ya da okura ne düşünmesi gerektiğini söylemek olarak görmüyorum. Yazmak benim için önce anlamaya çalışmaktır. Bazen düşünerek yazarsınız, bazen de yazarken düşünürsünüz. Başladığınız cümle sizi hiç hesap etmediğiniz bir yere götürebilir. Yazının güzel taraflarından biri de budur.
Bu köşede elbette mümkün olduğunca güncel olanın peşinden gideceğiz. Ama gündemin peşinden sürüklenmek için değil. Her gün önümüze onlarca olay düşüyor; biri bitmeden öteki başlıyor. Haber hızlanıyor, siyaset hızlanıyor, hayat hızlanıyor. Buna karşılık olup biteni anlamaya ayırdığımız zaman giderek azalıyor. Bir haber birkaç saat içinde eskiyor; o haberi doğuran koşullar ise çoğu zaman yerinde duruyor.
Bir işçinin geçinememesi yalnız aldığı ücretle, bir insanın haksızlığa uğraması yalnız verilen mahkeme kararıyla, bir gencin gelecekten umudunu kesmesi yalnız işsizlik rakamlarıyla açıklanamaz. Barışı konuşuyorsak savaşı üreten koşullara, demokrasiyi konuşuyorsak iktidarın nasıl kullanıldığına, hukuku konuşuyorsak adaletin kimin için, nasıl işlediğine de bakmak zorundayız.
Kırk yıla yaklaşan avukatlık hayatımda hukukun kitaplarda yazıldığı biçimiyle hayatta karşılaştığımız biçiminin her zaman aynı olmadığını gördüm. Bir kanun maddesinin ne söylediğini bilmek yetmiyor; onun kimin hayatında nasıl uygulandığına da bakmak gerekiyor. Siyasette de durum farklı değil. Söylenenle yapılan, vaat edilenle gerçekleşen, olması gerekenle olan arasındaki mesafe bazen bize uzun açıklamalardan daha fazlasını anlatıyor.
Burada yalnız hukuk yazmayacağım. Zaten hayatı hukuk, siyaset, ekonomi, emek, kültür, doğa diye birbirinden kopuk odalara ayırmak mümkün değil. Bir mahkeme kararı bizi siyasete, pazardaki fiyatlar emeğe, bir çocuğun okuldan uzaklaşması yoksulluğa, bir savaş haberi yanı başımızdaki insanın hayatına götürebilir. Bazen de okuduğumuz bir kitap, izlediğimiz bir film, sokakta karşılaştığımız küçük bir olay üzerinde duracağız.
Bütün bunları yaparken yanılmayacağımı da söyleyemem. Böyle bir iddiam yok. Yıllar insana yalnız bildiklerini değil, yanıldıklarını da öğretiyor. Dün savunduğumuz bir düşünceyi bugün yeniden tartabilir, eksik bıraktığımızı tamamlayabilir, yanlışımızı değiştirebiliriz. Düşünce, değişme imkânını kaybettiğinde kolayca ezbere dönüşüyor.
Okurun burada yalnızca okuyup geçmesini de istemem. İtiraz etmesi, eleştirmesi, benim görmediğim bir yerden bakması yazıyı eksiltmez; tersine çoğaltır. Aynı düşünmek zorunda değiliz. Zaten hayat da aynı pencereden bakıldığında herkese aynı görünmüyor.
Bazen hukuk konuşacağız, bazen siyaset, bazen hayatın içinden küçük bir ayrıntıyı. Ama her defasında kendi sözümüzü söylemeye ve söylenen sözü yeniden düşünmeye çalışacağız.
İlk yazıda uzun bir program ilan etmeye gerek yok.
Kapıyı açarken söylenecek söz belli:
Merhaba.













