Künye   Hakkımızda
23 Temmuz 2026, Perşembe
Politika Haber
  • GÜNDEM
  • EMEK
  • EKONOMİ
  • DÜNYA
  • KADIN
  • GENÇLİK
  • DOSYA
Tüm Haberler
Sonuç Bulunamadı
View All Result
Politika Haber
Sonuç Bulunamadı
View All Result

KÜBA: DEVRİM, REFORM VE DÖNÜŞÜM

Mehmet TAŞ

23 Temmuz 2026
Mehmet Taş Mehmet Taş
in Dosya
43 min read
KÜBA: DEVRİM, REFORM VE DÖNÜŞÜM
ShareTweetSend

 

  1. Geçiş Sürecinin Yapısal Sorunları
  2. Merkezi Modelin Oluşumu ve Düzeltme Girişimleri
  3. Zorunlu ve Meşru Bir Tartışma
  4. Krize Yönelik Rasyonel Çözüm Arayışları
  5. Dönüşüm Programının Kapsamı
  6. Programın Genel Değerlendirmesi
  7. Kayıp Halka: Katılımcı Demokrasi
  8. Marksist Düşünce Çevrelerinin Programa Yaklaşımı
  9. Küba’ya Özgü Bir Piyasa Sosyalizmi mi, Kapitalist Restorasyon mu?
  10. Sonuç
  11. Kaynakça

 

Giriş

Küba’nın içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal kriz, yalnızca yanlış ekonomik kararların veya dönemsel yönetim sorunlarının sonucu değildir. Kriz, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin son derece karmaşık ve çelişkili yapısıyla; ülkenin tarihsel, ekonomik ve jeopolitik koşullarının kesişmesinden doğan yapısal bir nitelik taşımaktadır.

Kapitalist düzeni aşmayı hedefleyen bir geçiş süreci, kapitalizmin bütün ekonomik mekanizmalarını bir anda ortadan kaldıramayacağı gibi, sosyalist üretim ve bölüşüm ilişkilerini de yalnızca devletleştirme kararlarıyla kuramaz. Böyle bir dönüşüm; üretici güçlerin geliştirilmesini, toplumsal mülkiyetin gerçek anlamda toplumsallaştırılmasını, ekonomik karar süreçlerinin demokratikleştirilmesini ve halkın yönetime etkin biçimde katılmasını gerektirir.

Bu süreçte yapılan hatalar iki farklı tehlikeye yol açabilir. Bir tarafta piyasa reformlarının denetimsiz biçimde ilerlemesi, kapitalist restorasyonun toplumsal ve ekonomik zeminini güçlendirebilir. Diğer tarafta ise merkeziyetçi ve bürokratik yapının korunması, üretici güçlerin gelişmesini engelleyerek sosyalizmi eşitlikçi fakat üretken olmayan, katılımcılıktan uzak bir devlet düzenine dönüştürebilir.

Bu nedenle Küba’nın krizden çıkmak amacıyla hazırladığı reform programı, yalnızca teknik bir ekonomi paketi olarak değerlendirilemez. Program; mülkiyet ilişkilerinden devlet işletmelerine, bankacılıktan tarıma, sübvansiyonlardan yerel yönetimlere kadar uzanan çok boyutlu bir dönüşüm önerisidir. Aynı zamanda sosyalizmin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin teorik ve siyasal bir tartışmayı da gündeme getirmektedir.

Haziran 2026’da açıklanan ve 23 tematik eksende 176 dönüşüm önerisini kapsayan program; özel bankacılığın önünün açılması, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere ilişkin çalışan sınırlarının değiştirilmesi, devlet işletmelerinin ticari şirketlere dönüştürülmesi ve genel sübvansiyonlardan hedefli sosyal yardımlara geçilmesi gibi önemli düzenlemeler içermektedir. Bu önlemler, 1959 Devrimi’nden sonra oluşturulan ekonomik modelde basit bir düzeltmenin ötesine geçen, niteliksel bir yön değişikliğine işaret etmektedir.

Programı yalnızca Marx ve Lenin’in metinlerinden hareketle değerlendirmek yeterli değildir. Sosyalist ve komünist hareketin yaklaşık yüz elli yıllık deneyiminin sonuçlarını da hesaba katmak gerekir. Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın çözülüşünden, Çin ve Vietnam’ın piyasa mekanizmalarını kullanarak gerçekleştirdiği dönüşümlerden ve Latin Amerika’daki sosyalist deneyimlerden ders çıkarılmalıdır.

Bunun yanında sosyalist hareket içinde tarih boyunca tartışılan devrim ile reform, demokrasi ile diktatörlük, planlama ile piyasa, devlet mülkiyeti ile toplumsal mülkiyet, sınıf mücadeleleri ile yeni toplumsal hareketler arasındaki ilişkiler yeniden düşünülmelidir. Küba’nın reform programının imkânları ve tehlikeleri ancak bu tarihsel ve teorik birikimden yararlanılarak anlaşılabilir.

Bu metodolojik çerçeve, Küba’nın altmış yılı aşan sosyalizme geçiş deneyiminde başarılanlarla başarılamayanların birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Böyle bir değerlendirme, henüz uygulamanın başlangıç aşamasında bulunan reformların hangi sorunları çözmeyi hedeflediğini ve hangi yeni çelişkileri ortaya çıkarabileceğini görmemizi kolaylaştıracaktır.

Küba Devrimi, gerçekleştiği ilk günden itibaren iki kutuplu dünya düzeninin en sert çatışma alanlarından birine dönüştü. Batista diktatörlüğüne karşı yürütülen mücadele, başlangıçta demokratik, ulusal ve halkçı bir devrim niteliği taşıyor; 1940 Anayasası’nda yer alan fakat uygulanmayan sosyal ve demokratik hakların hayata geçirilmesini hedefliyordu. Ancak ABD’nin devrime karşı tutumu, ekonomik egemenlik sorunu ve ülke içindeki sınıfsal çatışmalar, devrimi kısa sürede daha radikal bir doğrultuya yöneltti.

1960’lı yıllarda geniş çaplı devletleştirmeler gerçekleştirildi. Bu dönüşümler, ulusal egemenliğin korunması ve yabancı sermayenin hâkimiyetinin kırılması bakımından tarihsel bir zorunluluktu. Bununla birlikte devlet mülkiyeti, her zaman toplumsal mülkiyetle aynı anlama gelmiyordu. Üretim birimlerinin yönetimine işçilerin ve toplumun etkin biçimde katılmasını sağlayacak mekanizmalar yeterince oluşturulmadan, Sovyet tipi bürokratik merkezi planlama modeli giderek hâkim hâle geldi.

Küba’nın ekonomik sorunlarına, özellikle 1972’de Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’ne katılmasının ardından, büyük ölçüde sosyalist blokla kurulan ticari ve mali ilişkiler üzerinden çözüm arandı. Bu ilişkiler Küba’ya önemli sosyal kazanımlarını geliştirme imkânı verdi. Ancak aynı zamanda ekonominin dış desteğe, ithalata ve birkaç temel ihraç ürününe bağımlılığını da derinleştirdi.

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki sosyalist yönetimlerin çözülmesiyle Küba’nın dış ticaret ilişkilerinin büyük bölümü kısa sürede ortadan kalktı. 1990’lı yıllarda başlayan “Özel Dönem”, ülkenin yakın tarihinde karşılaştığı en ağır ekonomik darbelerden biri oldu. Küba toplumu büyük fedakârlıklarla bu dönemi atlattı; ancak 2000’li yıllardaki kısmi toparlanma, merkezi yapının temel sorunları giderilmediği için kalıcı bir üretken dönüşüme dönüşemedi.

Özellikle 2020 sonrasında ekonomik daralma, enerji sorunu, döviz yetersizliği, yüksek enflasyon ve üretimdeki gerileme süreklilik kazandı. ABD ablukasının ağırlaşması, Küba’nın terörü destekleyen devletler listesine yeniden alınması, turizm gelirlerindeki düşüş ve salgının etkileri krizi daha da derinleştirdi.

Bugün ekonomik tıkanmanın sonuçları Küba sokaklarında gözle görülebilmektedir. Devlet mağazalarının önünde temel gıda ve temizlik ürünleri için oluşan uzun kuyruklar, karne sisteminin halkın ihtiyaçlarını karşılamakta giderek yetersiz kalması, yakıt sıkıntısı ve uzun süreli elektrik kesintileri gündelik yaşamın parçası hâline gelmiştir.

Yerel üretimin yetersizliği, döviz kıtlığı ve para politikalarındaki tutarsızlıklar Küba pesosunun hızla değer kaybetmesine yol açmıştır. Kayıt dışı döviz piyasasının genişlemesi ve ekonominin bazı bölümlerinde fiilî dolarizasyon, gelirler arasındaki eşitsizlikleri artırmaktadır. Dövize veya yurt dışından gönderilen havalelere erişebilenlerle yalnızca peso geliriyle yaşayanlar arasındaki fark giderek büyümektedir.

Kriz, Küba Devrimi’nin en önemli kazanımları arasında yer alan sağlık sistemini de ağır biçimde aşındırmaktadır. İlaç, tıbbi araç, hijyen malzemesi ve enerji yetersizliği sağlık hizmetlerinin düzenli yürütülmesini zorlaştırmaktadır. Doktor ve sağlık çalışanlarının önemli bir bölümü, son derece sınırlı imkânlarla hizmet vermeyi sürdürmektedir. Sorun, devrimin sağlık alanında yarattığı kurumsal birikimin ortadan kalkması değil, bu birikimin maddi kaynak yetersizliği nedeniyle sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesidir.

Ekonomik çaresizlik aynı zamanda Küba tarihinin en büyük göç hareketlerinden birini tetiklemiştir. Özellikle genç, eğitimli ve üretken nüfusun önemli bir bölümü başta Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya olmak üzere ülke dışına çıkmaktadır. Bu durum iş gücü kaybına, nüfusun yaşlanmasına ve sosyal güvenlik sisteminin üzerindeki baskının artmasına yol açmaktadır.

Küba yönetimi ve bağımsız Marksist iktisatçıların önemli bir bölümü, krizin birbirini besleyen iç ve dış dinamiklerden kaynaklandığını kabul etmektedir. Dış dinamiklerin başında ABD’nin altmış yılı aşan ablukası, Helms–Burton Yasası’nın sınır ötesi yaptırımları ve Küba’nın terörü destekleyen devletler listesinde tutulması gelmektedir. İç dinamikler arasında ise aşırı merkezileşmiş bürokratik devlet yapısı, düşük üretkenlik, ekonomik kararların gecikmesi, para politikalarındaki hatalar ve demokratik katılım mekanizmalarının zayıflığı bulunmaktadır.

Batılı egemen anlatıda sıklıkla basit bir “ticari ambargo” olarak sunulan yaptırımlar, gerçekte Küba ile ticaret yapan üçüncü ülkeleri, bankaları ve şirketleri de hedefleyen sınır ötesi bir ekonomik kuşatma niteliğindedir. Bu kuşatmanın amacı yalnızca Küba hükümetinin dış ticaret imkânlarını sınırlamak değildir; ekonomik sıkıntıları ağırlaştırarak halkın devrime verdiği desteği zayıflatmak ve siyasal sistem değişikliğini teşvik etmektir.

Ancak ablukanın belirleyici rolünü vurgulamak, iç sorunların görmezden gelinmesini gerektirmez. Tam tersine, dış baskıya karşı direnebilmenin en güvenilir yolu; üretken, demokratik, verimli ve halkın katılımına dayanan bir sosyalist yapının kurulmasıdır.

1. Geçiş Sürecinin Yapısal Sorunları

Küba’nın ekonomik daralma ve toplumsal gerilemeden çıkabilmesi için önünde iki temel yönelim bulunmaktadır. Birincisi, ülkenin egemenliğini ABD’ye, uluslararası mali kuruluşlara ve küresel sermayeye teslim ederek devrimin tarihsel kazanımlarından vazgeçmektir. Küba halkının tarihsel deneyimi ve ulusal bağımsızlık bilinci dikkate alındığında, böyle bir yolun ciddi bir toplumsal meşruiyet kazanması kolay değildir.

İkinci yol ise ulusal egemenliği ve devrimin sosyal kazanımlarını koruyarak, kaçınılmaz riskler taşıyan köklü reformlara yönelmektir. Bu yol, ne mevcut modelin olduğu gibi sürdürülmesini ne de piyasanın kendiliğinden işleyişine teslim olunmasını gerektirir. Amaç, üretici güçleri geliştirecek ekonomik mekanizmalarla sosyal adaleti, toplumsal mülkiyeti ve halk egemenliğini yeni bir sentez içinde buluşturmaktır.

Havana Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nin son sınıfında bulunduğum 1987 yılında, değişim tartışmalarının bir bölümüne şahsen tanık oldum. Sovyetler Birliği’nde başlayan reform rüzgârı Küba’ya kadar ulaşmıştı. Üniversite sınıflarında, öğretim üyelerinin de katıldığı toplantılarda ülkenin toplumsal ve ekonomik sorunları belirleniyor, çeşitli çözüm önerileri tartışılıyordu.

O dönemde eğitim ve sağlıkta dünya ölçeğinde önemli başarılar elde edilmiş, halkın temel ihtiyaçlarının önemli bir bölümü karşılanmıştı. Konut, ulaşım, tarım ve hayvancılık gibi alanlarda ciddi sorunlar bulunmasına rağmen ekonomi bugünkü ölçüde sürekli bir daralma ve küçülme içinde değildi. Devrime verilen toplumsal destek ve Komünist Partisine duyulan güven de oldukça güçlüydü.

Ekonomi Fakültesi’ndeki öğretim üyeleri ülkenin sorunları ve çözüm seçenekleri konusunda o dönemde de görüş üretiyorlardı. Ancak bugün Temas gibi yayın organları ve düzenli akademik toplantılar aracılığıyla yürütülen tartışmalar henüz aynı ölçüde kurumsallaşmamıştı. Sosyalizme geçiş sürecinin ekonomi politiğini eleştirel biçimde inceleyebilen kadroların sayısı sınırlıydı. Bugün Küba’da ekonomik politika konusunda farklı görüşler geliştiren geniş bir iktisatçı ve araştırmacı birikiminin oluşmuş olması bu nedenle umut vericidir.

Otuz beş yıl sonra, 2023’te Küba’ya ikinci kez gittiğimde ekonomik gerilemeyi doğrudan gözlemleme imkânı buldum. Yokluk ve yoksulluk, gündelik hayatın hemen her alanında görülüyordu. Sorunlar 1980’lerle karşılaştırılamayacak ölçüde büyümüştü. Ancak aynı ölçüde, değişimin zorunluluğuna ilişkin toplumsal ve entelektüel farkındalık da artmıştı.

1980’lerin sonunda Fidel Castro ve Küba yönetimi Sovyetler Birliği’nde başlayan perestroyka sürecine ihtiyatla yaklaşıyordu. Fidel, Sovyet reformlarının Küba’ya mekanik biçimde uygulanamayacağını, ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal koşullarına uygun bir yol bulması gerektiğini savunuyordu. Sovyet sisteminin çözülmesi, bu kaygıların tümüyle temelsiz olmadığını gösterdi. Bununla birlikte Küba’nın kendi sorunlarını çözmek amacıyla gerçekleştirdiği düzeltme ve reform girişimleri de merkezi modelin temel yapısal sorunlarını aşmayı başaramadı.

1980’lerin sonunda başlayan tartışmaların daha köklü bir reform sürecine dönüşmesi son derece zordu. Çünkü böyle bir dönüşüm, 1960’ların başındaki hızlı devletleştirme sürecinin ve ardından oluşturulan yönetim modelinin eleştirel biçimde yeniden değerlendirilmesini gerektiriyordu. Devrimin tarihsel meşruiyetinin belirli kurumlarla özdeşleştirildiği koşullarda, bu kurumları sorgulamak çoğu zaman devrimin kendisini sorgulamakla eş tutuluyordu.

Bugün yeni kuşak yönetici, iktisatçı ve araştırmacıların önündeki temel görev, geçmişi inkâr etmeden veya devrimin kazanımlarını tahrip etmeden; gelişmeyi engelleyen kurumları, yöntemleri ve dogmaları sorumlu biçimde dönüştürmektir. Eski yapıların kaldırılması kadar, bunların yerine hangi demokratik ve ekonomik mekanizmaların kurulacağı da belirleyici olacaktır.

Küba’daki bugünkü tartışmaların tarihsel kaynakların başında Fidel Castro,Che Guevara ve Raul Castro açıklama ve uygulamaları (5) ve ayrıca Ernesto Che Guevara ile Ernest Mandel’in de katıldığı 1963–1965 dönemindeki geçiş süreci ve sosyalist ekonomi tartışmalarıdır (4). Bu tartışmalarda sosyalizme geçiş sırasında değer yasasının, piyasa kategorilerinin, maddi teşviklerin ve merkezi planlamanın nasıl ele alınması gerektiği sorgulanıyordu.

Mandel, sosyalizme geçiş sürecinin kapitalist değer kategorilerinin varlığını bir kararla ortadan kaldıramayacağını; ancak bu kategorilerin toplumsal ve siyasal denetim altına alınabileceğini savunuyordu. Che ise piyasa ilişkilerinin ve maddi teşviklerin yeni bir kapitalist bilinç üretme tehlikesine dikkat çekiyor, sosyalist insanın oluşumuna ve ahlaki teşviklere özel önem veriyordu. Bugünkü Küba reformlarını anlayabilmek için bu tartışmanın her iki tarafını da dikkate almak gerekir.

Devrimin antiemperyalist çizgisini korumak, emekçi halkın yaşam koşullarını iyileştirmek ve üretici güçleri modernleştirmek amacıyla merkezden alınan kararlar, ekonomik gerçeklik ve değer yasası karşısında birçok kez beklenen sonucu vermedi. Merkezi yapıyı korumak amacıyla gerçekleştirilen kısmi reformlar da karar alma, işletme yönetimi ve mülkiyet ilişkilerindeki temel sorunları çözemedi.

Ancak buradan, 1960’lardaki bütün devletleştirmelerin tarihsel bir hata olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Yabancı sermayenin ve yerli büyük mülk sahiplerinin egemenliğini kırmak, devrimin bağımsızlığını koruması için gerekliydi. Temel sorun, devletleştirmenin toplumsallaştırmayla tamamlanmaması; devlet mülkiyetinin işçi ve halk katılımına dayanan demokratik bir yönetim biçimine dönüştürülememesiydi.

Dolayısıyla yanlış iliklenen ilk düğme devletleştirmenin kendisi değil; devlet mülkiyetinin sosyalist mülkiyet için yeterli sayılması ve bürokratik merkeziyetçiliğin kalıcı bir yönetim biçimine dönüşmesiydi.

2. MERKEZİ YAPININ OLUŞUMU VE DÜZELTME GİRİŞİMLERİ

Küba’da, 2026’da gündeme gelen son dönüşüm programı da dâhil olmak üzere, beş temel reform döneminden söz edilebilir: 1960’lı yıllardaki ulusallaştırma ve devletleştirme süreci, 1990’lı yıllardaki Özel Dönem reformları, 2000’li yıllardaki ithal ikamesi politikaları, 2011 sonrasında başlatılan kontrollü piyasa açılımı ve 2026’da gündeme gelen sosyalist piyasa arayışı.

Her dönemin kendine özgü koşulları ve hedefleri bulunmakla birlikte, son reform girişimine kadar uygulanan değişim politikalarının ortak bir özelliği vardı: Ekonomik işleyişte bazı esneklikler yaratılırken siyasal ve yönetsel merkezileşmenin temel yapısı büyük ölçüde korunuyordu. Bu nedenle reformlar belirli krizleri hafifletiyor, ancak krizi sürekli yeniden üreten kurumsal yapıyı ortadan kaldıramıyordu.

Altmış yılı aşan deneyimin ardından Küba’nın önündeki temel soru hâlâ şudur: Merkezi yapı neden kendisini sürekli yeniden üretmektedir? Bu soruya cevap verebilmek için reform dönemlerini kısaca incelemek gerekir.

Ulusallaştırmadan devletleşmeye

Küba’da yabancı şirketlerin, büyük toprakların ve temel ekonomik işletmelerin ulusallaştırılması, 1959 Devrimi’nin ardından, özellikle 1960 yılının ikinci yarısında yaşanan sert siyasal ve ekonomik çatışmalar içinde gerçekleşti. Bu süreç yalnızca ülke içindeki mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi değildi; aynı zamanda Küba ile Amerika Birleşik Devletleri arasında hızla tırmanan jeopolitik mücadelenin de sonucuydu.

Devrimin ardından atılan ilk önemli adımlardan biri, Mayıs 1959’da kabul edilen Birinci Tarım Reformu Yasası oldu. Bu yasa büyük toprak mülkiyetine sınırlama getiriyor, yabancı şirketlerin ve büyük toprak sahiplerinin denetimindeki arazilerin önemli bir bölümünü kamulaştırıyordu. Mülkiyet üst sınırı, farklı istisnalar bulunmakla birlikte, yaklaşık 400 hektar olarak belirlendi.

Bu düzenlemeler, Küba’nın sömürgeci ve yarı sömürgeci ekonomik yapısını kırması açısından tarihsel bir zorunluluktu. Sorun, büyük toprak mülkiyetinin tasfiye edilmesi değil; kamulaştırılan üretim araçlarının işçiler, köylüler ve yerel topluluklar tarafından nasıl yönetileceğine ilişkin demokratik mekanizmaların yeterince geliştirilememesiydi.

1960 yılı içinde petrol rafinerileriyle yaşanan kriz, devletleştirme sürecini hızlandırdı. ABD şirketlerinin Sovyetler Birliği’nden ithal edilen petrolü işlemeyi reddetmesi üzerine rafinerilere el konuldu. Aynı yıl ABD Başkanı Dwight Eisenhower, Küba’nın en önemli gelir kaynağı olan şeker kotasını iptal ederek Küba şekeri alımını durdurdu.

Ağustos ile Ekim 1960 arasında Küba’daki ABD sermayesinin önemli bölümü tasfiye edildi. Şeker fabrikaları, elektrik ve telefon şirketleri, petrol işletmeleri ve bankalar devlet mülkiyetine geçirildi. Küba yönetimi bu süreci “ulusal egemenliğin yeniden kazanılması” ve ekonomik bağımlılığın sona erdirilmesi olarak tanımladı.

Bu tanım büyük ölçüde doğruydu. Ancak ulusallaştırma ile merkezileşme aynı şey değildi. Yabancı ve yerli büyük sermayenin mülkiyetine son verilmesi, ekonomik yönetimin zorunlu olarak bütün ayrıntılarıyla merkezi bürokrasinin elinde toplanmasını gerektirmiyordu.

Küba deneyimindeki temel sorun, devlet mülkiyetinin giderek toplumsal mülkiyetle özdeşleştirilmesi oldu. Böylece üretim araçlarının özel mülkiyetten çıkarılması, işçilerin ve toplumun onları gerçekten yönettiği anlamına gelmedi. Devletleşme, yeterli demokratik katılım ve işçi denetimiyle tamamlanmayınca bürokratik merkeziyetçilik kalıcılaştı.

Merkezi yapının krizi ve Özel Dönem

1990’lı yıllardaki büyük kriz üç temel gelişmenin birleşmesinden doğdu: Sovyetler Birliği ve sosyalist bloğun çözülmesi, ABD ablukasının ağırlaşması ve uzun süredir biriken merkeziyetçi ve verimsiz ekonomik yapının sınırlarına ulaşması.

Küba tarihinde “Barış Zamanında Özel Dönem” olarak adlandırılan bu süreç, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başladı. Küba, kısa bir zaman içinde sosyalist blokla yürüttüğü dış ticaretin büyük bölümünü, temel ithalat kaynaklarını ve Sovyet desteğini kaybetti. Gayrisafi yurt içi hasıla ağır biçimde daraldı; petrol, gıda, hammadde ve yedek parça ithalatında büyük bir çöküş yaşandı.

Özel Dönem reformlarının temel özelliği, sosyalist ve merkezi planlamacı sistemin siyasal çerçevesini korurken, ekonomik çöküşü önlemek amacıyla kapitalist dünya ekonomisine ve piyasa mekanizmalarına sınırlı bir açılım yapılmasıydı. Bu, uzun vadeli ve bütünlüklü bir dönüşüm stratejisinden çok, devrimi ayakta tutmayı amaçlayan bir hayatta kalma politikasıydı.

Doların belirli alanlarda yasallaştırılması, yabancı sermaye ve uluslararası turizmin önünün açılması, karma işletmelerin kurulması ve sınırlı özel çalışmaya izin verilmesi bu dönemin başlıca önlemleri arasındaydı.

Sovyet desteğinin sona ermesinin ardından Küba, özellikle İspanyol, Kanadalı ve diğer Avrupalı şirketlerle turizm ve madencilik gibi alanlarda ortaklıklar kurmaya başladı. Devletin bütün iş gücünü verimli biçimde istihdam edememesi nedeniyle, yurttaşların belirli mesleklerde kendi hesabına çalışmasına izin verildi.

Berberler, taksi şoförleri, tamirciler, zanaatkârlar ve evlerinin odalarını turistlere kiralayanlar yasal ekonomik aktörler hâline geldi. Küçük aile restoranları, yani paladares, dönemin en görünür özel girişimleri oldu. Bununla birlikte özel ekonomik faaliyet sıkı biçimde sınırlandırıldı; büyük işletmelerin kurulmasına ve geniş ölçekte ücretli işçi çalıştırılmasına izin verilmedi.

Tarım alanında da önemli değişiklikler yaşandı. Yakıt, gübre, yedek parça ve makine eksikliği nedeniyle işlemez hâle gelen büyük devlet çiftliklerinin bir bölümü, Temel Kooperatif Üretim Birimlerine dönüştürüldü. Toprağın mülkiyeti devlette kalırken, kooperatiflere üretim ve sınırlı satış hakkı tanındı.

Bu nedenle 1990’lı yıllar, yalnızca bir kriz dönemi değil, aynı zamanda Küba’nın ilk büyük piyasa ve kooperatif deneyimlerinin ortaya çıktığı bir reform laboratuvarıydı.

Ancak Çin ve Vietnam’dan farklı olarak Küba, bu dönemde sosyalist piyasa ekonomisine geçmeyi hedeflemedi. Reformlar, devlet tekelini belirli ölçülerde gevşeten fakat ekonomik ve siyasal denetimi büyük ölçüde merkezi yapının elinde tutan geçici önlemler olarak görüldü. Krizin en ağır etkileri hafiflediğinde, reformların bir bölümü yavaşlatıldı veya yeniden sınırlandırıldı.

İthal ikamesi ve yeniden merkezileşme

2000’li yıllarda, özellikle Venezuela ile geliştirilen ekonomik ilişkiler Küba’ya önemli bir mali rahatlama sağladı. Uygun koşullarla alınan petrolün karşılığında Küba’nın sağlık, eğitim ve teknik hizmetler sunması, ülkenin döviz gelirlerini ve enerji imkânlarını artırdı.

Bu rahatlama, ekonomik reformların derinleştirilmesinden çok, merkezi kontrolün yeniden güçlendirilmesine yol açtı. Fidel Castro’nun etkin liderliğinin son yılları olan 2003–2004 döneminde, kamu işletmelerinin kendi başlarına ithalat yapma ve döviz tutma yetkileri önemli ölçüde sınırlandırıldı.

Dış ticaret ve döviz hareketleri merkezi hesap sistemi aracılığıyla hükümetin ve Küba Merkez Bankasının sıkı denetimine bağlandı. Devlet işletmelerinin yurt dışından hammadde, makine veya yedek parça satın alabilmesi için merkezi makamlardan izin alması gerekiyordu.

Bu politikanın amacı, sınırlı döviz kaynaklarının ikincil veya lüks tüketim malları yerine gıda, ilaç ve enerji gibi stratejik alanlara yönlendirilmesiydi. Ancak aşırı merkezileştirme, işletmelerin karar alma kapasitesini azalttı, üretimde gecikmelere yol açtı ve bürokratik süreçleri ağırlaştırdı.

Aynı dönemde gıda egemenliği ve tarımsal ithal ikamesi hedefleri gündeme getirildi. Küba’nın tükettiği gıdanın büyük bölümünü ithal etmesi, ülkenin en önemli yapısal sorunlarından biriydi. Yerli üretimi artırmak amacıyla çeşitli seferberlikler düzenlendi; ancak tarımsal yönetim, fiyatlandırma, dağıtım ve girdi sağlama sistemlerinde köklü değişiklikler yapılmadığı için beklenen sonuç elde edilemedi.

Enerji alanında 2005 yılında başlatılan “Enerji Devrimi” programı kapsamında elektrik tüketimini azaltmak, enerji verimliliğini yükseltmek ve büyük santrallere olan bağımlılığı sınırlamak hedeflendi. Eski elektrikli araçlar daha az enerji tüketen modellerle değiştirildi ve ülke çapında küçük jeneratör sistemleri kuruldu.

Bu girişimler kısa vadeli bazı sonuçlar verse de üretim ilişkilerini ve ekonomik yönetim biçimini değiştirmedi. Devlet, yapısal sorunları çözmek yerine kaynakların kullanımını merkezi biçimde düzenleyerek ve tasarruf sağlayarak krizi yönetmeye çalıştı.

Kontrollü piyasa açılımı

Raúl Castro yönetiminde 2011 yılında başlatılan reformların temel amacı, sosyalist sistemi ortadan kaldırmak değil, ekonomik modeli “güncellemek”, bürokrasiyi azaltmak, üretkenliği yükseltmek ve devlet bütçesinin üzerindeki yükü hafifletmekti.

Bu reformlar, 1990’lardaki acil durum önlemlerinden farklı olarak daha planlı ve kurumsal bir nitelik taşıyordu. Devlet dışı ekonomik aktörler ilk kez geçici bir zorunluluk değil, ekonominin kalıcı unsurları olarak kabul edilmeye başlandı.

Reformların hedeflerinden biri, devletin taşıdığı aşırı istihdam yükünü azaltmaktı. 2011 öncesinde iş gücünün çok büyük bölümü doğrudan devlet tarafından istihdam ediliyor, düşük üretkenliğe sahip işletmeler devlet bütçesinden sürekli destek alıyordu. Yaklaşık bir milyon kamu çalışanının kademeli olarak devlet dışı sektörlere yönlendirilmesi planlandı. Ancak sosyal sonuçlara ilişkin kaygılar ve özel sektörün bu kadar büyük bir iş gücünü kısa sürede emememesi nedeniyle bu hedef bütünüyle gerçekleştirilemedi.

Kendi hesabına çalışma kapsamına giren meslekler genişletildi. Küçük restoranlar, konaklama işletmeleri, ulaştırma hizmetleri, tamircilik ve çeşitli zanaat alanlarında özel girişimlerin gelişmesine izin verildi. Bu süreç, daha sonra mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin, yani MiPyMEs’in resmî olarak tanınmasının yolunu açtı.

Böylece özel sektör, her an geri alınabilecek geçici bir taviz olmaktan çıkarak Küba ekonomisinin hukuken tanınan bir bileşeni hâline gelmeye başladı. Bununla birlikte izin verilen faaliyetler, vergi sistemi, ithalat imkânları ve işletmelerin büyüklüğü üzerindeki sınırlamalar nedeniyle özel sektörün üretim kapasitesi uzun süre dar kaldı.

Reformların diğer bir amacı yabancı sermayeyi ülkeye çekmekti. Altyapının yenilenmesi, üretim teknolojisinin geliştirilmesi ve dış borçların ödenebilmesi için doğrudan yabancı yatırıma ihtiyaç duyuluyordu. Bu amaçla 2014 yılında yeni Yabancı Yatırım Yasası çıkarıldı ve yatırımcılara çeşitli vergi kolaylıkları sağlandı.

Havana yakınlarında kurulan Mariel Özel Kalkınma Bölgesi, yabancı şirketler için üretim, lojistik ve ihracat merkezi olarak tasarlandı. Ancak ABD yaptırımları, bürokratik işlemler, hukuki belirsizlikler ve yatırım onaylarının yavaşlığı nedeniyle hedeflenen sermaye girişi sağlanamadı.

Özetle 2011 reformları, Küba’nın Çin veya Vietnam tarzı bir sosyalist piyasa ekonomisine doğru attığı en planlı adımı temsil ediyordu. Stratejik sektörlerin ve siyasal iktidarın devletin elinde tutulması; buna karşılık perakende, tarım, hizmet ve küçük üretim alanlarının piyasa ilişkilerine açılması hedefleniyordu.

Ancak bu açılımın sınırları baştan itibaren netti. Ekonomik mekanizmalar değiştirilirken karar alma sisteminin, işletme yönetiminin ve siyasal merkezileşmenin temel yapısı korunuyordu. Reformların yavaş ilerlemesi, sık sık durdurulması ve uygulamadaki tutarsızlıklar da bu çelişkiden kaynaklandı.

Reformların ortak sınırı

Küba’nın altmış yılı aşan reform deneyiminin ortak özelliği, ekonomik mekanizmalar değiştirilirken siyasal ve yönetsel merkezileşmenin büyük ölçüde korunmasıdır. Her reform dalgası belirli sorunları hafifletmiş, fakat merkezi yapının sürekli yeniden ürettiği yapısal çelişkileri ortadan kaldıramamıştır.

Merkezi yapının kendisini yeniden üretmesinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda tarihsel, siyasal ve ideolojik nedenleri vardır. ABD’nin kesintisiz kuşatması, devlet içinde güçlü bir güvenlik ve birlik refleksi yaratmıştır. Devrimin korunması, zamanla merkezi yönetimin korunmasıyla özdeşleştirilmiştir. Siyasal kararların çoğullaşmasının devrimi zayıflatacağı korkusu, ekonomik ve yönetsel yetkilerin tabana devredilmesini de sınırlamıştır.

Bunun yanında bürokrasi, yalnızca yanlış düşüncelerden oluşan ideolojik bir tabaka değildir. Merkezi kaynak dağıtımını, işletme yönetimini, ithalat izinlerini ve yatırım kararlarını denetleyen bürokratik yapı, zaman içinde kendi kurumsal çıkarlarını da üretmiştir. Bu nedenle reformların önündeki direnç sadece dogmatizmden değil, yerleşmiş idari yetkilerin ve çıkarların korunmasından da kaynaklanmaktadır.

2026 dönüşüm programının tarihsel önemi tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. İlk kez yalnızca bazı ekonomik araçlar değiştirilmemekte; devlet işletmelerinin hukuki yapısı, farklı mülkiyet biçimleri, bankacılık sistemi, piyasanın rolü, sübvansiyonların kapsamı ve yerel yönetimlerin ekonomik yetkileri birlikte yeniden tanımlanmaktadır.

Dolayısıyla bugün tartışılan şey, yeni bir düzeltme paketinden ibaret değildir. Asıl tartışma, Küba’nın sosyalizme geçiş modelinin yeniden tasarlanmasıdır.

Ancak bu yeniden tasarımın başarılı olup olmayacağını yalnızca piyasanın daha geniş kullanılması belirlemeyecektir. Belirleyici olan; ekonomik yetkilerin ne ölçüde demokratikleştirileceği, devlet mülkiyetinin ne ölçüde gerçek toplumsal mülkiyete dönüştürüleceği ve işçilerin, kooperatiflerin, yerel yönetimlerin ve halkın karar süreçlerine ne ölçüde katılacağıdır.

3. DOĞRU VE GEREKLİ BİR TARTIŞMA

Küba’da bugüne kadar gerçekleştirilen reformlar önemli değişiklikler yaratmış, ancak merkezi yapıya kalıcı bir alternatif oluşturamamıştır. 2019 Anayasası da mutlak eşitlik yerine hakkaniyeti öne çıkarmış, gelir farklılıklarını bütünüyle yasaklamak yerine sınırlandırmayı hedeflemiştir. Bu yönelim, Küba sosyalizminin planlama, piyasa, mülkiyet ve eşitlik ilişkilerini yeniden tartışmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenle Che Guevara, Fidel Castro, Raúl Castro ve Ernest Mandel arasında geçmişte yürütülen tartışmalara dönmek yalnızca tarihsel bir ilgi değildir. Bu tartışmalar, 2026 dönüşüm programının olanaklarını ve risklerini değerlendirebilmek için gerekli teorik zemini sunmaktadır.

Planlama ile piyasa arasındaki gerilim

1960’lardan bugüne Küba ekonomik modelinin temel sorusu değişmemiştir:

Kapitalist piyasa ilişkilerini yeniden üretmeden ekonominin verimliliği nasıl artırılabilir?

Che Guevara, 1963–1965 yıllarında savunduğu Bütçe Finansman Sistemi ile Sovyet ekonomik modeline alternatif geliştirmeye çalıştı. Ona göre piyasa, kâr, maddi teşvikler ve işletmelerin mali özerkliği kapitalist ilişkilerin yeniden doğmasına yol açabilirdi. Bu nedenle merkezi planlamayı, toplumsal bilinci ve ahlaki teşvikleri öne çıkarıyordu.

Che’nin eleştirisi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve ahlakiydi. Piyasa ilişkilerinin eşitsizlik, bireycilik ve bürokratik çıkarlar yaratabileceğini düşünüyor; sosyalizmin kapitalist araçlarla kurulamayacağını savunuyordu.

Fidel Castro, uzun yıllar Raul ve Che arasında denge kurmaya çalıştı. Sovyet modelini eleştirmesine rağmen, Küba’nın ekonomik ve jeopolitik koşulları nedeniyle onun sağladığı maddi desteğe dayanmak zorunda kaldı. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra piyasa mekanizmalarına sınırlı biçimde kapı açtı; ancak özel servetin büyümesinin ekonomik gücü siyasal güce dönüştürebileceği kaygısını korudu.

Raúl Castro ise 2008 sonrasında reformları “modelin güncellenmesi” adıyla kurumsallaştırdı. Piyasanın bütünüyle ortadan kaldırılamayacağını, planın piyasa mekanizmalarını tanıması, düzenlemesi ve denetlemesi gerektiğini kabul etti. Aynı zamanda reformların önündeki temel iç engelleri bürokrasi, karar alma süreçlerindeki yavaşlık ve yerleşmiş zihniyet olarak tanımladı. (5)

Böylece Küba’nın tarihsel gelişiminde üç farklı yaklaşım belirginleşti:

-Che, piyasayı kapitalist ilişkileri yeniden üreten bir tehlike olarak gördü.

-Fidel, zorunlu ekonomik açılımlarla ideolojik sınırlar arasında denge kurmaya çalıştı.

-Raúl, piyasayı sosyalist planlama içinde düzenlenmesi gereken kalıcı bir araç olarak kabul etti.

Che ve Mandel tartışması

Che ile Ernest Mandel arasındaki tartışma, merkezi planlama ile piyasa arasındaki basit bir karşıtlığın ötesine geçiyordu. Mandel, Che’nin sosyalist bilinç, ahlaki teşvik ve bürokrasi eleştirisine büyük ölçüde katılıyordu. Ancak piyasa ve değer yasasının idari kararlarla bir anda ortadan kaldırılamayacağını savunuyordu.

Mandel’e göre geçiş ekonomisinde stratejik sektörler devlet mülkiyetinde tutulabilir; buna karşılık küçük ve orta ölçekli özel, kooperatif veya kamu işletmeleri bir arada bulunabilirdi. İşletmelere idari özerklik tanınmalı, ancak toplumsal yatırımlar ve temel mali kaynaklar demokratik planlamanın denetiminde kalmalıydı.

Mandel’in Che’den ayrıldığı temel nokta, sosyalist demokrasinin rolüydü. Merkezi planlamanın bürokratikleşmesini önlemek için işçi özyönetimini, doğrudan demokrasiyi ve üreticilerin karar süreçlerine katılmasını gerekli görüyordu. Böylece planlama ile piyasa arasındaki ilişki yalnızca teknik bir ekonomi sorunu değil, aynı zamanda iktidar ve demokrasi sorunu hâline geliyordu.

Che ile Mandel’in ortaklaştığı noktalardan biri de devlet sektörü içindeki ilişkilerin niteliğiydi. Onlara göre kamu işletmeleri arasında gerçekleşen her ürün aktarımı klasik anlamda piyasa işlemi sayılamazdı. Ancak devlet işletmeleri ile özel veya kooperatif işletmeler arasındaki ilişkilerde meta üretimi, fiyat ve değer yasası yeniden etkili hâle gelirdi.(4)

Bu ayrım bugün de önemini korumaktadır. Çünkü geçiş ekonomisinde farklı mülkiyet biçimleri bir arada bulunurken, değer yasasının hangi alanlarda ve hangi sınırlar içinde işleyeceği temel bir sorun olmaya devam etmektedir.

Geçiş sürecinin özgünlüğü

Kapitalizmden sosyalizme geçiş ile kurulmuş bir sosyalist toplum aynı şey değildir. Geçiş döneminde devlet, kooperatif, özel ve karma mülkiyet biçimleri yan yana bulunabilir. Piyasa tamamen ortadan kalkmaz; ancak toplumsal amaçlar doğrultusunda sınırlandırılır ve düzenlenir.

Bu süreçte asıl mesele piyasanın varlığı değil, siyasal iktidarın ve ekonomik yönelimin hangi sınıfsal güçlerin elinde olduğudur. Piyasa, üretimi geliştirmek amacıyla kullanılan sınırlı bir araç mı olacaktır, yoksa sermaye birikiminin ve yeni bir egemen sınıfın oluşmasının zemini mi hâline gelecektir?

Bu nedenle sosyalist demokrasi geçiş döneminin tamamlayıcı değil, kurucu bir unsurudur. Devlet mülkiyeti, işçilerin ve toplumun karar süreçlerine katılmasıyla gerçek toplumsal mülkiyete dönüşebilir. Aksi hâlde kamusal mülkiyet, bürokratik bir yönetim biçimi olarak kalır.

Her ülke sosyalizme kendi tarihsel, kültürel ve ekonomik koşulları içinde ilerler. Çin, Vietnam, Sovyetler Birliği veya Yugoslavya deneyimleri Küba’ya mekanik biçimde uygulanamaz. Küba’nın görevi, bu deneyimlerden ders çıkararak kendi geçiş modelini yaratmaktır.

2026 programı ve tarihsel kırılma

2026 dönüşüm programı, piyasanın kaynakların dağıtımında daha geniş bir rol üstlenmesini, özel bankaların kurulmasını, küçük ve orta ölçekli işletmelerin büyümesini ve devlet şirketlerinin yeni hukuki biçimlere dönüştürülmesini öngörmektedir.

Che’nin yaklaşımı açısından bu program, piyasa ilişkilerinin tehlikeli ölçüde genişlemesi ve Bütçe Finansman Sistemi’nin terk edilmesi anlamına gelebilir. Fidel’in bakış açısından ise özel ekonomik gücün zamanla siyasal güç talep etmesi ve devrimin eşitlikçi değerlerini aşındırması riski taşımaktadır.

Raúl’un “modelin güncellenmesi” yaklaşımı bakımından ise bu program, uzun süredir geciken yapısal ve kavramsal reformların devamı olarak görülebilir. Ancak geçmiş deneyim, piyasa mekanizmalarını kabul etmenin tek başına yeterli olmadığını göstermiştir. Bürokratik merkezileşme, düşük üretkenlik, ücretlerin değer kaybı ve karar süreçlerindeki yavaşlık devam ettiği sürece reformlar sınırlı kalacaktır.

Dolayısıyla Küba’daki temel tartışma, piyasanın var olup olmaması değildir. Asıl soru şudur:

Piyasa hangi toplumsal amaçlara hizmet edecek, kim tarafından denetlenecek ve yarattığı eşitsizlikler hangi demokratik mekanizmalarla sınırlandırılacaktır?

Che, Fidel, Raúl ve Mandel arasındaki tartışmaların güncelliği buradan kaynaklanmaktadır. Sosyalizmin geleceği, yalnızca devlet ile piyasa arasındaki oranla değil; mülkiyetin toplumsallaştırılması, ekonomik kararların demokratikleştirilmesi ve halkın yönetime doğrudan katılmasıyla belirlenecektir.

Küba’nın ihtiyacı, ne piyasanın bütünüyle reddedilmesi ne de ona sınırsız bir özgürlük tanınmasıdır. Gerekli olan; stratejik planlama, farklı mülkiyet biçimleri, işçi özyönetimi, toplumsal denetim ve katılımcı demokrasiyi birleştiren Küba’ya özgü bir geçiş modelidir.(1)

4. SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ İÇİN RASYONEL ADIMLAR

Altmış yılı aşkın süredir birbirini izleyen ABD yönetimleri, işgal, sabotaj, diplomatik kuşatma ve siyasal yıkım yoluyla başaramadıklarını ekonomik savaşla gerçekleştirmeye çalışmaktadır: Küba Devrimi’ni boğmak.

Bugün abluka; yakıt ithalatının engellenmesi, uluslararası bankacılık işlemlerinin kısıtlanması, yatırımcıların yaptırımlarla tehdit edilmesi ve döviz kaynaklarının kurutulması yoluyla ağırlaştırılmıştır. Bu koşullar altında Küba’nın ekonomik yapısını değiştirmeden yoluna devam etmesi mümkün değildir.

Sosyalist kuruluş için bilinçli bir geri çekilme

Küba yönetiminin başlattığı reformlar, devrimden vazgeçiş değil, onu ayakta tutmayı amaçlayan bilinçli ve denetimli bir geri çekilmedir. Bankacılık sisteminde yeni düzenlemeler yapılması, Merkez Bankası denetiminde özel sermayeye alan açılması, küçük ve orta ölçekli işletmelerin büyüme sınırlarının kaldırılması, fiyat oluşumunun belirli ölçüde yerelleştirilmesi ve enerji sektöründe karma yatırımlara izin verilmesi bu yaklaşımın parçalarıdır.

Bu reformlar, Latin Amerika’ya dayatılan neoliberal programlardan farklıdır. Neoliberalizm kamu hizmetlerini tasfiye eder, toplumsal kazanımları ortadan kaldırır ve işçileri piyasanın insafına bırakır. Küba’nın reform programı ise ekonomik esnekliği artırırken sağlık, eğitim ve toplumsal koruma sistemlerini muhafaza etmeyi hedeflemektedir.

Bu amaçla asgari ücretlerin artırılması, ücretlerin enflasyona göre gözden geçirilmesi, devlet dışı sektörde çalışanların emeklilik haklarının genişletilmesi ve kırılgan ailelere yönelik yardımların güçlendirilmesi öngörülmektedir. Ekonomi daha fazla zenginlik üretmek üzere yeniden düzenlenirken, bu zenginliğin toplumsal adalet ilkeleri doğrultusunda dağıtılması hedeflenmektedir.

Mevcut reformları “teslimiyet” olarak nitelendirmek doğru değildir. Gerçek bir teslimiyet; ulusal egemenliğin terk edilmesini, sağlık ve eğitimin özelleştirilmesini, siyasal sistemin Washington’ın taleplerine göre yeniden kurulmasını ve ülkenin ABD vesayetine girmesini gerektirirdi. Açıklanan reformlarda bunların hiçbiri bulunmamaktadır.

Küba, teslim olmamak için ekonomik ve mali yapısını değiştirmektedir. Yeni ekonomik aktörleri tanımakta, döviz akışını şeffaflaştırmaya çalışmakta ve Çin, Rusya ile diğer uluslararası ortaklarla yeni ilişkiler geliştirmektedir. Amaç, ablukanın yarattığı darboğazları aşmak ve devrimin toplumsal kazanımlarını sürdürülebilir hâle getirmektir.

Bu nedenle 2026 reformlarının anlamı, piyasaya teslim olmak değil, piyasayı toplumsal hedefler doğrultusunda denetlenen bir araç olarak kullanmaktır. Reformların gerçek başarısı ise ekonomik büyümenin yanı sıra eşitliğin, halk katılımının ve demokratik denetimin ne ölçüde korunacağına bağlı olacaktır.

5. DEĞİŞİM PROGRAMININ KAPSAMI

Reform programının temel hedefleri

Küba hükümetinin kabul ettiği değişim 43 sayfalık program  ulusal ve uluslararası kurumların erişimine açıldı. Cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel’in Komünist Parti Merkez Komitesi ve Ulusal Meclis’te yaptığı konuşmalarda programı tanıttı. Yaptığı açıklamalarda reformların amacı serbest piyasa ekonomisine geçmek değil, sosyalist sistemi ekonomik olarak sürdürülebilir hâle getirmek olduğunu vurguladu. Programın temel hedefleri; makroekonomik istikrarın sağlanması, döviz kaynaklarının artırılması, üretimin canlandırılması, belediyelerin güçlendirilmesi ve bürokrasinin üretim üzerindeki engellerinin kaldırılmasıdır.

Ekonomi fakültesi öğretim üyeleri;  Juan Triana Cordoví, Omar Everleny Pérez-Villanueva, Julio Carranza & Rafael Hernández Temas dergisiyle yaptıkları uzun söyleşide programı mercek altına aldılar.  Juan Triana, “Reformlarda tek bir merkezi odak noktası yok, en az iki veya üç tane var. Bunlardan biri özel sektörün ve ekonomideki rolünün genişletilmesi. Diğeri ise defalarca ertelenen devlet işletmelerinin reformu.

Özel sektörün kamu sektörünü yutabileceğini düşünmüyorum. Kamu sektörü hala çok büyük ve güçlü; özel sektörün onu yerinden etmesi, özellikle de henüz yeni gelişmekte olan bir sektör olduğu için, çok fazla çalışma gerektirir.” (3)

Program ekonomik ve sosyal birçok sektörü kapsıyor; evrensel ürün sübvansiyonları yerine ihtiyaç sahibi kesimlere doğrudan destek verilmesi, kayıt dışı döviz piyasasının daraltılması, yerel yönetimlerin ekonomik yetkilerinin artırılması ve mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ulusal üretim sistemiyle bütünleştirilmesi hedeflenmektedir.

Díaz-Canel’e göre Küba ekonomisinin önündeki engel yalnızca ABD ablukası değildir. Aynı zamanda aşırı merkeziyetçilik, bürokratik yavaşlık ve üretimi kısıtlayan idari yasaklar da ekonomik durgunluğu derinleştirmektedir. Bu nedenle reformların temel sloganı, “daha fazla kısıtlama değil, daha fazla üretim” anlayışıdır.

Başkanın şu tespiti reform programının özünü yansıtmaktadır:

“Servet yaratılmadan sosyal adalet sürdürülemez.”

Bu yaklaşım, üretim ile toplumsal adalet arasında yeni bir denge kurulmaya çalışıldığını göstermektedir.

Devlet işletmelerinin dönüşümü

Program, Küba ekonomisinin tamamını kapsayan kapsamlı bir yeniden yapılanma öngörmektedir. Devlet işletmeleri, kooperatifler, mikro, küçük ve orta ölçekli işletmeler ile yabancı sermayeli şirketlerin aynı ekonomik sistem içinde daha etkin çalışması hedeflenmektedir. (1 ve 2)

En dikkat çekici düzenleme, sosyalist devlet işletmelerinin anonim şirket statüsüne dönüştürülmesine olanak tanıyan düzenlemedir. Devlet çoğunluk hissesini korurken, yerli ve yabancı tüzel kişilerin belirli oranlarda ortak olmasının önü açılmaktadır. Böylece uzun yıllardır uygulanan, yabancı yatırımlarda devletin zorunlu ortak olması ilkesi önemli ölçüde değişmektedir.

Bu gelişme doğal olarak tartışmalara yol açmaktadır. Ancak tartışmanın özü devletin yüzde kaç hisseye sahip olduğu değildir. Asıl mesele, üretim araçları üzerinde demokratik toplumsal denetimin nasıl kurulacağıdır.

Bugünkü düzenlemeler işletmelerin hukuki biçimini değiştirmekte, fakat işçilerin yönetime katılımını, öz-yönetimi ve ekonomik demokrasiyi güvence altına almamaktadır. Bu nedenle reformların en önemli eksikliği, yeni mülkiyet ilişkileri ile demokratik yönetim mekanizmaları arasındaki boşluktur.

Yeni ekonomik aktörler ve sınıfsal dengeler

Reformlar yeni özel sermaye gruplarının gelişmesine olanak tanımaktadır. Küçük girişimciler, devletle sözleşmeli işletmeler ve yabancı sermayeyle bağlantılı şirketler zaman içinde ekonomik ağırlık kazanabilir.

Ancak bu kesimlerin gelecekte bağımsız bir kapitalist sınıfa dönüşüp dönüşmeyeceği yalnızca ekonomik büyüklüklerine bağlı değildir. Devletin düzenleyici kapasitesi, anti-tekelci yasalar ve emekçi halkın demokratik denetimi bu süreci belirleyecektir.

Ekonomik gücün siyasal güce dönüşme eğilimi tarihsel bir olgudur. Bunun önlenebilmesi, piyasanın sınırlandırılmasından çok demokratik kurumların güçlendirilmesine bağlıdır.

Piyasa ile planlama arasındaki yeni denge

Programın en önemli yönlerinden biri planlama anlayışındaki değişimdir. Devlet, kaynakların ayrıntılı idari dağıtımı yerine piyasa sinyallerinden daha fazla yararlanmayı hedeflemektedir.

Bu durum planlamanın terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Tersine, planlama ile piyasa arasında yeni bir iş bölümü kurulmaya çalışılmaktadır. Piyasa, uygun kurumsal çerçeve ve demokratik denetim altında toplumsal amaçlara hizmet eden bir araç olabilir. Ancak stratejik sektörlerde devletin düzenleyici ve yönlendirici rolünü koruması zorunludur.

Dolayısıyla sorun planlama mı, piyasa mı sorunu değildir. Asıl sorun, bu iki mekanizmanın hangi toplumsal amaçlara hizmet edeceğidir. (1,6,7,8)

Bankacılık ve para sistemi

Program, bankacılık sisteminde de köklü değişiklikler öngörmektedir. Özel bankaların faaliyet göstermesine izin verilmesi ve ekonomide sınırlı dolarizasyonun kabul edilmesi, onlarca yıldır süren devlet tekelini önemli ölçüde değiştirmektedir.

Bu gelişmeler parasal egemenlik açısından riskler taşımaktadır. Bununla birlikte kayıt dışı döviz piyasasının zaten fiilen ekonomiye egemen olduğu dikkate alındığında, reformlar mevcut durumu hukuki çerçeveye oturtmayı amaçlamaktadır.

Gerçek ekonomik egemenlik yalnızca ulusal para birimini korumakla değil, üretim kapasitesini artırmakla mümkündür. Güçlü bir üretim temeli olmadan hiçbir para politikası kalıcı başarı sağlayamaz. (1,6,7,8)

Sosyal koruma ve toprak reformu

Programın en hassas yönlerinden biri, ürün sübvansiyonlarından bireysel gelir desteklerine geçiştir. Karne sistemi uzun süredir toplumun ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ancak yeni sistemin başarısı, oluşturulacak Sosyal Koruma Fonu’nun kapsamına ve etkinliğine bağlı olacaktır.

Benzer biçimde, tarım alanında kullanım hakkının uzun süreli hâle getirilmesi üretimi teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte toprak yoğunlaşmasını önleyecek açık anti-tekel düzenlemeleri ve güçlü toplumsal denetim mekanizmaları oluşturulmadığı takdirde yeni eşitsizliklerin ortaya çıkması mümkündür.

Belediyeler ve demokratik denetim

Program belediyelere daha geniş ekonomik yetkiler tanımaktadır. İlke olarak bu değişim karar alma süreçlerini halka yaklaştırabilir ve yerel girişimleri güçlendirebilir.

Ancak yerel yönetimlerin mali kaynaklarının ve kurumsal kapasitelerinin sınırlı olması önemli bir sorundur. Yetki devrinin başarılı olabilmesi, yalnızca idari düzenlemelere değil, güçlü bir vatandaş denetimine bağlıdır.

Bugünkü programda denetim büyük ölçüde devlet kurumları ve Komünist Parti mekanizmalarına bırakılmaktadır. Oysa reformların başarısı için sendikaların, kooperatiflerin, meslek örgütlerinin, bağımsız toplumsal kuruluşların ve yurttaşların bütçeleri, ihaleleri, yatırımları ve kamu kaynaklarını denetleyebilecek şeffaf mekanizmalara sahip olması gerekmektedir.

—

2026 reform programı, Küba ekonomisinin şimdiye kadar gördüğü en kapsamlı yeniden yapılanma girişimidir. Program, üretimi artırmayı, bürokrasiyi azaltmayı ve piyasa mekanizmalarını daha etkin kullanmayı amaçlamaktadır.

Ancak reformların başarısı yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla ölçülemez. Asıl ölçüt; üretim kapasitesinin artmasıyla birlikte toplumsal eşitliğin korunması, bürokrasinin sınırlandırılması, yeni sermaye birikiminin demokratik denetime tabi tutulması ve halkın ekonomik karar süreçlerine gerçek katılımının sağlanması olacaktır.

Dolayısıyla 2026 reformlarının geleceği, piyasa ile planlama arasındaki teknik dengeden çok, ekonomi ile demokrasiyi hangi ölçüde birleştirebileceğine bağlıdır.

6. GENEL DEĞERLENDİRME

Sosyalizmin korunması ve reformların zorunluluğu

2026 reform programı üzerine yürütülen tartışmaların merkezinde temel bir soru bulunmaktadır: Küba, sosyalizmi korumaya mı çalışmaktadır, yoksa kapitalizme doğru mu yönelmektedir?

Cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel’in Komünist Parti Merkez Komitesi ve Ulusal Meclis’teki konuşmaları, hükümetin bu konuda açık bir siyasal tercih yaptığını göstermektedir. Reformların amacı, sosyalist sistemi tasfiye etmek değil; Devrim’in toplumsal kazanımlarını yeni tarihsel koşullarda sürdürülebilir hâle getirmektir.

Bu yaklaşım üç temel ilkeye dayanmaktadır. Birincisi, ulusal egemenlikten taviz verilmemesidir. Reformlar, Uluslararası Para Fonu’nun ya da Washington’un talepleri doğrultusunda değil, Küba’nın kendi ihtiyaçları temelinde hazırlanmıştır. İkincisi, devlet ekonominin stratejik sektörlerindeki belirleyici konumunu korumaktadır. Üçüncüsü ise Komünist Parti’nin siyasal liderliği devam etmektedir.

Dolayısıyla mevcut reformları doğrudan bir “kapitalist restorasyon” olarak nitelendirmek isabetli değildir. Aynı şekilde, reformların hiçbir risk taşımadığını ileri sürmek de gerçekçi olmaz.

Asıl tartışma

Asıl mesele piyasanın varlığı değildir. Piyasa, farklı biçimlerde hemen her ekonomik sistemde bulunabilir. Belirleyici olan, üretimin hangi toplumsal amaçlara hizmet ettiği ve yaratılan toplumsal artığın nasıl kullanıldığıdır.

Üretilen zenginlik dar bir sermaye grubunun özel birikimine mi dönüşecektir? Yoksa eğitim, sağlık, bilim, altyapı, sosyal güvenlik ve halkın yaşam düzeyinin yükseltilmesi için mi kullanılacaktır?

Sosyalist yönelim ile kapitalist restorasyon arasındaki temel ayrım burada ortaya çıkmaktadır.

Reformların taşıdığı riskler

Reform programı önemli fırsatlar kadar ciddi riskler de taşımaktadır.

Özel sermayenin büyümesi gelir eşitsizliklerini artırabilir. Bürokratik ayrıcalıklar yeni ekonomik elitlerle birleşebilir. Piyasa mekanizmaları yeterince düzenlenmezse ekonomik güç zamanla siyasal güce dönüşebilir. Devlet işletmelerindeki dönüşüm ve yabancı sermayenin artan rolü de dikkatle izlenmesi gereken alanlardır.

Bu kaygılar küçümsenmemelidir. Tarih, sosyalist ülkelerde ekonomik reformların uygun siyasal ve toplumsal denetim mekanizmaları oluşturulmadığında kapitalist restorasyona kadar ilerleyebildiğini göstermektedir.

Ancak bu risklerin varlığı, reform yapılmamasını haklı çıkarmaz.

Çünkü diğer seçenek de en az bunun kadar tehlikelidir. Üretim kapasitesinin sürekli gerilemesi, kronik kıtlıkların derinleşmesi, genç nüfusun ülkeyi terk etmesi, kamu hizmetlerinin zayıflaması ve ekonomik çöküşün hızlanması, Devrim’in toplumsal temelini aşındırmaktadır.

Dolayısıyla bugün karşı karşıya bulunulan tercih, reform yapmak ya da yapmamak değildir. Asıl tercih, reformları hangi siyasal ve toplumsal çerçevede gerçekleştireceğidir.

Demokratik sosyalist çıkış yolu

Bu nedenle çözüm, bürokratik merkeziyetçilik ile serbest piyasa kapitalizmi arasında bir tercihe indirgenemez.

Küba’nın geleceği üçüncü bir seçeneğin geliştirilmesine bağlıdır: planlama ile piyasa mekanizmalarını, devlet mülkiyeti ile farklı mülkiyet biçimlerini ve ekonomik verimlilik ile toplumsal eşitliği demokratik bir çerçevede birleştirebilen yeni bir sosyalist model.

Bu modelde işçilerin işletme yönetimine katılımı, kooperatiflerin geliştirilmesi, belediyelerin güçlendirilmesi, toplulukların karar süreçlerine katılması ve kamu kaynakları üzerinde etkin toplumsal denetim temel öneme sahiptir. (10)

Devlet mülkiyeti tek başına sosyalist mülkiyet anlamına gelmez. Üretim araçlarının gerçekten toplumsallaşması, ekonomik kararların demokratikleşmesiyle mümkündür.

Katılımcı demokrasi bu nedenle reformların tamamlayıcı değil, kurucu unsurudur.

Küba bugün tarihinin en kritik dönemeçlerinden birinden geçmektedir.

Kapsamlı ekonomik reformların uzun yıllar ertelenmiş olması, ülkenin karşı karşıya bulunduğu krizin derinleşmesinde önemli rol oynamıştır. 2011 Parti Kongresi’nden başlayarak kabul edilen belgeler ve 2019 Anayasası reform ihtiyacını açık biçimde ortaya koymuş, ancak uygulama bürokratik atalet, dogmatizm ve yerleşik çıkarlar nedeniyle sürekli gecikmiştir.

Artık aynı yöntemlerle farklı sonuçlar beklemek mümkün değildir. Üretmeyen, verimlilik yaratmayan ve yalnızca kıtlığı yöneten bir ekonomik model, sonunda yoksulluğu yeniden üretmekten başka bir sonuç vermeyecektir.

2026 reform programı bu nedenle Küba Devrimi için tarihsel bir fırsat olduğu kadar ciddi bir sınavdır. Başarıya ulaşması yalnızca ekonomik büyümeye değil; toplumsal eşitliğin korunmasına, bürokrasinin sınırlandırılmasına, yeni sermaye birikiminin demokratik denetime tabi tutulmasına ve halkın karar alma süreçlerine gerçek katılımının sağlanmasına bağlı olacaktır.

Bu reform süreci devlet kapitalizmi, sosyalist piyasa ekonomisi ya da Yeni Ekonomi Politikası gibi farklı kavramlarla tanımlanabilir. Ancak hangi kavram kullanılırsa kullanılsın belirleyici ölçüt değişmez: reformların yönü, emekçi halkın çıkarlarını güçlendiriyor ve toplumsal denetimi genişletiyorsa sosyalist yenilenmeye hizmet edecektir; tersine ekonomik gücün dar bir kesimde yoğunlaşmasına yol açıyorsa farklı bir tarihsel yola girecektir. (12)

Son tahlilde Küba’nın geleceğine yalnızca Küba halkı karar verebilir. Ne Washington, ne uluslararası finans çevreleri ne de abluka politikalarının mimarları bu hakkın sahibi değildir.

Küba’nın önündeki görev, sosyalizmi korumak ile onu yenilemek arasında bir tercih yapmak değil; sosyalizmi demokratikleştirerek yeniden üretmektir.

7. KAYIP HALKA: KATILIMCI DEMOKRASİ

2026 reform programının en önemli eksikliği katılımcı demokrasidir. Program, mülkiyet biçimlerini, piyasa mekanizmalarını, işletme yapılarını ve yerel yönetimlerin yetkilerini yeniden düzenlerken işçilerin ve halkın ekonomik karar süreçlerine nasıl katılacağını açıklamamaktadır.

Öz-yönetim, işçi meclisleri, işletme konseyleri ve katılımcı planlama gibi mekanizmalar reform programında belirgin bir yer tutmamaktadır. Bu nedenle ekonomik yetkilerin merkezî bürokrasiden işletme yöneticilerine ve özel aktörlere aktarılması, kararların toplumsallaştırılmasından çok yeni biçimlerde merkezileşmesine yol açabilir.

Programın 36. maddesi, tüzel ve gerçek kişilerin mali ve maddi varlıklarının meşru biçimde büyümesini tanırken, insanın insan tarafından sömürülmesine izin verilmeyeceğini ve emek haklarının korunacağını belirtmektedir. Ancak özel sermaye birikiminin ve ücretli emeğin genişlediği koşullarda sömürünün hangi kurumsal mekanizmalarla önleneceği açıklanmamaktadır.

Buradaki temel sorun, yalnızca işçi haklarının hukuken tanınması değildir. İşçilerin ücretlerin, çalışma koşullarının, yatırımların, işletme gelirlerinin ve yaratılan artığın kullanımı üzerindeki karar süreçlerine katılıp katılmayacağıdır. Aksi hâlde emekçiler, bürokrasi ile sermaye arasında gelişecek mücadelenin etkin öznesi değil, sonuçlarına katlanmak zorunda kalan seyircileri hâline gelebilir.

Devlet mülkiyetinin korunması da tek başına yeterli değildir. Devlet işletmelerinde kararlar yalnızca bakanlıklar, yöneticiler ve teknik bürokrasi tarafından alınmaya devam ederse mülkiyet hukuken kamusal, yönetim ise bürokratik kalır. Aynı şekilde piyasa alanının genişlemesi, işçi denetimi bulunmadığı takdirde özel sermaye birikimini ve toplumsal eşitsizlikleri güçlendirebilir.

Bu nedenle bürokratik merkezileşme ile özel sermaye birikimi birbirinin gerçek alternatifi değildir. Her ikisi de üreticileri ekonomik kararların dışında bırakabilir. Sosyalist bir çıkış yolu, devlet ile piyasa arasındaki dengeyi belirlemekten önce emeğin ekonomik iktidarını genişletmek zorundadır.

Katılımcı demokrasi şu alanları kapsamalıdır:

-Devlet ve özel işletmelerde seçilmiş işçi konseylerinin oluşturulması,

-işletme bütçelerinin, ücret politikalarının ve yatırım kararlarının çalışanların denetimine açılması,

-sendikaların devletten ve işletme yönetimlerinden bağımsız biçimde işçileri temsil edebilmesi,

-kooperatiflerin hukuki ve mali açıdan güçlendirilmesi,

-belediye bütçelerinin halkın katılımıyla hazırlanması,

-kamu sözleşmeleri, ihaleler ve yabancı yatırımlar konusunda şeffaflığın sağlanması,

-yöneticilerin hesap verebilir ve gerektiğinde geri çağrılabilir olması.

Bu mekanizmalar kurulmadan ekonomik reformların sosyalist bir yönelim içinde kalması güvence altına alınamaz. Çünkü demokrasi olmadan, ister devletçi ister piyasacı olsun, her ekonomik yapı ayrıcalık, eşitsizlik ve yabancılaşma üretme eğilimindedir.

Katılımcı demokrasi yalnızca reformların olumsuz sonuçlarını sınırlayacak bir denetim aracı da değildir. Aynı zamanda üretkenliği artırabilir. İşçiler karar süreçlerine katıldıklarında üretim sorunlarını daha doğrudan belirleyebilir, kaynak kullanımını denetleyebilir ve işletmelerin toplumsal ihtiyaçlara göre yönlendirilmesine katkıda bulunabilirler.

Sosyalizmi uzak bir geleceğin hedefi olarak ilan etmek yeterli değildir. Geçiş döneminde oluşturulan kurumlar, gidilmek istenen toplumun ilişkilerini bugünden üretmelidir. Bürokratik yönetim ve denetimsiz sermaye birikimi üzerine kurulan bir geçiş sürecinin kendiliğinden sosyalizme ulaşması beklenemez.

Bu nedenle Küba reformlarının kayıp halkası, devlet denetiminin daha da merkezileştirilmesi değil, toplumsal iktidarın tabana doğru genişletilmesidir. İşçiler, kooperatifler, belediyeler ve halk örgütleri ekonomik kararların gerçek özneleri hâline gelmedikçe devlet mülkiyeti toplumsal mülkiyete, ekonomik reformlar da sosyalist yenilenmeye dönüşemez.

Küba’nın önündeki temel görev yalnızca üretici güçleri serbest bırakmak değildir. Aynı zamanda toplumsal ve demokratik güçleri de harekete geçirmektir. Katılımcı demokrasi reform programının tamamlayıcı bir unsuru değil, onun sosyalist niteliğini belirleyecek temel koşuldur.

8. MARKSİST DÜŞÜNCE GELENEKLERİ AÇISINDAN PROGRAMIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Küba’nın 2026 dönüşüm programı yalnızca ulusal ekonomik zorunluluklar açısından değil, Çin, Vietnam ve Rusya deneyimleriyle karşılaştırılarak da değerlendirilmektedir. Küba yönetimi de yeni program hazırlanırken Çin ve Vietnam modellerinin incelendiğini açıklamıştır. Ancak bu ülkelerin deneyimleri Küba’ya doğrudan aktarılabilecek hazır reçeteler değildir. Her biri farklı tarihsel koşulların, üretim kapasitelerinin, devlet yapılarının ve uluslararası ilişkilerin ürünüdür. (5)

Çin deneyimi: Piyasanın araçsallaştırılması

Çin sosyalizminin teorik yaklaşımı, piyasa mekanizmalarının kullanılmasını kapitalizme geçişle özdeşleştirmez. Bu anlayışa göre ekonomik bakımdan geri kalmış toplumlarda sosyalizme geçiş uzun bir tarihsel dönemi kapsar. Üretici güçler yeterince gelişmeden değer yasasını, özel girişimi ve piyasayı idari kararlarla ortadan kaldırmaya çalışmak üretimin daralmasına, kaynak israfına ve bürokratik merkezileşmeye yol açabilir.

Bu çerçevede piyasa, toplumsal düzenin egemen ilkesi değil, üretici güçlerin geliştirilmesinde kullanılan bir araçtır. Stratejik yönelim devlet ve siyasal iktidar tarafından belirlenirken farklı mülkiyet biçimleri aynı ekonomik yapı içinde işleyebilir.

Küba açısından bu yaklaşımın güçlü yanı, ekonomik esnekliğin sosyalist yönelimden vazgeçmeden artırılabileceğini göstermesidir. Ancak Çin deneyiminin Küba’ya uygulanmasının ciddi sınırları bulunmaktadır. Çin geniş bir iç pazara, güçlü bir sanayi altyapısına, yüksek yatırım kapasitesine ve dünya ekonomisiyle kapsamlı ilişkilere sahiptir. Küba ise küçük, dışa bağımlı ve ağır yaptırımlar altındaki bir ada ekonomisidir.

Dolayısıyla Çin modeli Küba için ancak genel bir ilke sunabilir: piyasa kullanılabilir, fakat siyasal yönlendirme, stratejik sektörler üzerindeki kamu denetimi ve toplumsal amaçlar korunmalıdır.

Ablukaya karşı ekonomik esneklik

Küba programında anonim şirketlere, özel bankalara, yabancı yatırımlara ve doğrudan dış ticarete daha geniş alan açılması, ABD’nin sınır ötesi yaptırımlarının etkisini azaltmayı da amaçlamaktadır. Devlet kurumlarından görece özerk çalışan farklı ekonomik aktörler, finansman ve ticaret kanallarının çeşitlendirilmesine yardımcı olabilir.

Bununla birlikte şirketlerin hukuki biçimlerini değiştirmek yaptırım riskini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. ABD’nin Küba’ya yönelik yaptırımları yalnızca devlet kurumlarını değil, Küba ile iş yapan yabancı bankaları, şirketleri ve yatırımcıları da hedeflemektedir. Bu nedenle ekonomik aktörlerin çeşitlendirilmesi belirli bir hareket alanı yaratabilse de ablukanın yapısal etkisini bütünüyle aşamaz. (5)

Buradaki asıl sorun, yaptırımlardan kaçınacak biçimsel şirket modelleri yaratmaktan çok, Küba’nın üretim, enerji, finans ve dış ticaret bağlantılarını çeşitlendirebilmesidir.

Vietnam deneyimi: Üretici güçlerle mülkiyet ilişkilerinin uyumu

Vietnam’ın 1986’da başlattığı Doi Moi reformları, sosyalist bir siyasal sistem içinde piyasa mekanizmalarının ve farklı mülkiyet biçimlerinin kullanılabileceğini gösteren önemli bir deneyimdir.

Vietnam yaklaşımının temel tezi, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişme düzeyiyle uyumlu olması gerektiğidir. Devlet mülkiyetinin hukuken yaygınlaştırılması, üretimin teknik ve maddi temeli yetersiz kaldığında sosyalizmin gelişmesini kendiliğinden güvence altına almaz. Tersine, üretimi ve girişimi sınırlayan aşırı merkezileşme ekonomik durgunluğu derinleştirebilir. (5)

Bu açıdan Küba’nın reform programı Doi Moi ile bazı benzerlikler taşımaktadır:

Farklı mülkiyet biçimlerinin tanınması, özel girişimin genişletilmesi, yabancı yatırımların teşvik edilmesi, işletmelerin özerkliğinin artırılması, devletin ayrıntılı idari yönetimden düzenleyici planlamaya yönelmesi.

Ancak Vietnam deneyimi de yalnızca ekonomik büyüme açısından değerlendirilmemelidir. Piyasa reformları üretimi artırırken gelir farklılıklarını, bölgesel eşitsizlikleri ve özel sermaye birikimini de geliştirebilir. Dolayısıyla Küba açısından alınacak ders, yalnızca piyasayı genişletmek değil, piyasanın yarattığı sınıfsal sonuçları toplumsal politikalar ve demokratik denetim yoluyla sınırlandırmaktır.

Rusya deneyimi: Oligarşik dönüşüm uyarısı

Rusya’nın 1990’lı yıllardaki deneyimi, Küba açısından olumlu bir modelden çok tarihsel bir uyarıdır. Devlet mülkiyetinin kısa sürede ve toplumsal denetim olmadan özel ellere devredilmesi, üretken ve rekabetçi bir ekonomi yaratmamış; kamu varlıklarının dar bir çevrenin elinde yoğunlaşmasına ve ekonomik gücün siyasal iktidara dönüşmesine yol açmıştır.

Küba reformları Rusya’daki şok terapisiyle aynı nitelikte değildir. Küba devleti stratejik sektörlerdeki konumunu korumakta ve reformları aşamalı biçimde uygulamayı amaçlamaktadır. Program, IMF tarafından yönetilen kitlesel bir özelleştirme süreci olarak hazırlanmamıştır.

Bununla birlikte anonim şirketler, özel bankalar, yabancı sermaye ve büyük özel işletmeler şeffaf ve toplumsal denetime açık bir sistem içinde düzenlenmezse servetin yönetici çevrelerle bağlantılı gruplarda yoğunlaşması mümkündür.

Üç deneyimin Küba açısından anlamı

Çin, Vietnam ve Rusya deneyimleri Küba için üç farklı ders sunmaktadır.

Çin deneyimi, piyasa mekanizmalarının güçlü bir devlet yönlendirmesi altında üretici güçlerin geliştirilmesinde kullanılabileceğini göstermektedir.

Vietnam deneyimi, ekonomik esneklik ile siyasal sürekliliğin bir arada yürütülebileceğini, ancak bunun eşitsizlik ve özel sermaye birikimi risklerini ortadan kaldırmadığını ortaya koymaktadır.

Rusya deneyimi ise toplumsal mülkiyetin demokratik denetim olmadan dağıtılmasının oligarşik kapitalizme dönüşebileceğini göstermektedir.

Küba bu modellerden herhangi birini kopyalayamaz. Kendi tarihsel koşullarına uygun bir yol geliştirmek zorundadır. Bu yolun temel unsurları şunlar olmalıdır:

Stratejik sektörlerde kamusal egemenliğin korunması, üretici güçleri geliştirecek sınırlı ve düzenlenmiş piyasa mekanizmaları, sermaye ve toprak yoğunlaşmasına karşı anti-tekelci düzenlemeler, yabancı yatırımlar üzerinde açık hukuki ve toplumsal denetim, işçi katılımı, kooperatif öz-yönetimi ve belediye demokrasisi, ekonomik kararların ve kamu sözleşmelerinin şeffaflaştırılması.

Sonuç olarak 2026 programının sosyalist niteliği, Çin veya Vietnam modellerine ne ölçüde benzediğiyle belirlenemez. Belirleyici olan, piyasadan yararlanırken sermayenin siyasal egemenliğini önleyip önleyemeyeceği ve ekonomik dönüşümü halkın demokratik katılımıyla birleştirip birleştiremeyeceğidir.

Küba için asıl sorun piyasanın kullanılması değil, piyasanın üzerinde hangi sınıfsal ve demokratik gücün egemen olacağıdır.

9. KÜBA İÇİN YENİ BİR SOSYALİST MODEL

2026 reform programı üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, Küba’nın kapitalizme mi yöneldiği, yoksa sosyalizmini yeni koşullara mı uyarladığı sorusu etrafında şekillenmektedir. Bu soruya verilecek yanıt, sosyalizmin nasıl tanımlandığına bağlıdır.

Eğer sosyalizm yalnızca devlet mülkiyetinin hâkim olduğu ve piyasa mekanizmalarının en aza indirildiği bir sistem olarak tanımlanırsa, bugün Küba’nın bu modelden uzaklaştığı söylenebilir. Ancak sosyalizm, toplumsal mülkiyetin, demokratik katılımın, toplumsal adaletin ve ulusal egemenliğin tarihsel olarak gelişen bir toplumsal sistem olarak ele alınırsa, farklı sonuçlara ulaşmak mümkündür.

Küba’nın temel sorunu, piyasa mekanizmalarını kullanmaya başlaması değildir. Asıl sorun, uzun yıllar boyunca merkezi devlet mülkiyeti ile sosyalist toplumsal mülkiyetin özdeş kabul edilmesi ve bunun bürokratik bir ekonomik yapıya dönüşmesidir.

1960’lı yıllarda Sovyet modelinin etkisiyle gerçekleştirilen kapsamlı devletleştirmeler tarihsel koşullar içinde anlaşılabilir. Ancak üretici güçler yeterince gelişmeden ve toplumun ekonomik yönetime katılımı sağlanmadan sosyalizmin kurulduğunun ilan edilmesi, devlet mülkiyeti ile sosyalizmi özdeşleştiren bir anlayışı güçlendirmiştir.

Bugün yaşanan dönüşüm bu modelin sınırlarını ortaya koymaktadır. Son otuz yılda gerçekleştirilen reformlar merkeziyetçi yapıyı kısmen esnetmiş olsa da bürokrasinin ekonomik ve siyasal ağırlığını ortadan kaldıramamıştır.

Bu nedenle Küba’nın önündeki görev yalnızca ekonomik reform yapmak değildir. Aynı zamanda sosyalizmin kavramsal temellerini yeniden düşünmektir.

Bu çalışmada savunulan yaklaşım, devlet mülkiyetini sosyalizmin tek belirleyici ölçütü olarak görmemektedir. Aynı şekilde piyasa mekanizmalarının varlığını da kapitalizmin zorunlu göstergesi olarak kabul etmemektedir.

Belirleyici olan dört temel ilkedir: Üretim araçları üzerindeki toplumsal denetim, ulusal egemenliğin korunması, toplumsal adaletin geliştirilmesi, ekonomik ve siyasal karar süreçlerinde demokratik katılımın kurumsallaştırılması.

Bu çerçevede devlet mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti ve özel mülkiyet aynı ekonomik yapı içinde bir arada bulunabilir. Ancak bunların hiçbiri mutlak bir üstünlüğe sahip olmamalıdır. Devlet dışı mülkiyet yalnızca devlet sektörünün geçici tamamlayıcısı olarak değil, kamusal kurallar ve demokratik denetim altında gelişen meşru bir ekonomik aktör olarak değerlendirilmelidir.

Benzer biçimde piyasa da sosyalizmin karşıtı değildir. Piyasa, toplumsal amaçlara hizmet ettiği, tekelleşmenin önlendiği ve kamusal planlamayla yönlendirildiği ölçüde sosyalist bir geçiş ekonomisinin araçlarından biri olabilir.

Bu ekonomik yapının siyasal karşılığı ise katılımcı demokrasidir. Yurttaşlar yalnızca temsilcilerini seçen değil; aday gösterebilen, yerel ve ulusal karar süreçlerine doğrudan katılabilen, kamu kaynaklarını denetleyebilen ve yöneticileri hesap vermeye zorlayabilen kurumsal haklara sahip olmalıdır.

Dolayısıyla önerilen model, ne klasik Sovyet tipi devlet sosyalizmi ne de liberal piyasa kapitalizmidir.

Bu çalışma, Küba’nın tarihsel koşullarına uygun yeni bir kavramsallaştırma önermektedir:

Küba’ya özgü demokratik pazar sosyalizmi.

Bu model üç temel ilkeye dayanmaktadır: Stratejik sektörlerde kamusal egemenliğin korunması, üretici güçleri geliştiren düzenlenmiş piyasa mekanizmaları, ekonomik ve siyasal yaşamın katılımcı demokrasi temelinde yeniden örgütlenmesi.

Bu yaklaşım Çin’in sosyalist piyasa ekonomisi ve Vietnam’ın Đổi Mới deneyimlerinden yararlanmakla birlikte, onları doğrudan kopyalamayı değil, Küba’nın tarihsel, kültürel ve jeopolitik koşullarına uygun özgün bir sentez geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Yukarıda anlatılanlar ışığında 21. yüzyılda sosyalizme geçiş sürecinin temel sorusu artık şudur: Devletin ekonomiyi mutlak biçimde kontrol etmesi mi; yoksa toplumsal mülkiyet, düzenlenmiş piyasa, katılımcı demokrasi ve hukuk devletini bir araya getiren yeni bir sosyalist sentez mi? Küba’nın geleceği bu soruya vereceği tarihsel yanıtta şekillenecektir.

Sonuç

Küba, ağırlaşan ekonomik kriz, ABD ablukası, düşük üretkenlik, enerji sıkıntısı, göç ve bürokratik merkeziyetçiliğin yarattığı sorunlar karşısında kapsamlı bir reform sürecine girmiştir. 176 maddelik program; devlet işletmelerinin yeniden yapılandırılmasını, özel ve kooperatif girişimlerin genişletilmesini, yabancı yatırımların teşvik edilmesini, piyasa mekanizmalarının daha etkin kullanılmasını ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesini öngörmektedir.

Bu reformlar kapitalizme dönüş olarak değil, sosyalist sistemi yeni tarihsel koşullarda sürdürülebilir hâle getirme girişimi olarak değerlendirilmelidir. Ancak özel sermaye birikimi, eşitsizlik, bürokratik ayrıcalıklar ve oligarşik yapıların oluşması gibi ciddi riskler bulunmaktadır.

Reformların sosyalist niteliğini belirleyecek temel ölçüt, devlet mülkiyetinin oranı değil; üretim, yatırım ve toplumsal artığın kullanımı üzerinde halkın demokratik denetimidir. İşçi konseyleri, kooperatifler, güçlü belediyeler, şeffaflık, hesap verebilirlik ve katılımcı planlama olmadan ekonomik açılım sosyalist yenilenmeye dönüşemez.

Küba’nın önündeki yol, ne eski bürokratik devlet sosyalizmini sürdürmek ne de serbest piyasa kapitalizmine teslim olmaktır. Çözüm; kamusal egemenliği, düzenlenmiş piyasayı, toplumsal adaleti ve katılımcı demokrasiyi birleştiren Küba’ya özgü demokratik pazar sosyalizmi modelidir.

Kaynakça

1- Gobierno Republica de Cuba (Küba hükümeti), Transformaciones Económıcas y Sociales,(Ekonomik ve sosyal dönüşümler) Junio 2026

2-La Joven Cuba LJC, Recomendaciones Urgentes Para La Economía Cubana (Küba Ekonomisi İçin Acil Öneriler), Dossier, 2025

3- Juan Triana Cordoví, Omar Everleny Pérez-Villanueva, Julio Carranza & Rafael Hernández, Cuba’s postponed transition, (Küba’nın Ertelenen Dönüşümü) TEMAS, Published 28 June, 2026

4-Eric Toussaint, Ernest Mandel, Ernesto Che Guevara, Revolutionary Cuba, and the Debates on the Transition to Socialism,(Sosyalizme Geçiş Üstüne Tartışmalar) 7 May 2023i CADT

5-Lidia Fagale, Bloqueo, asedio y transformación socialista, (Kuşatma, Abluka ve Sosyalist Dönüşümler) I-II-III, Rebelion, Club Argentino de Periodistas Amigos de Cuba, 15/07/2026

6-José Justo Calderón Dongo, Devrim, Emperyalist Boğulmaya Karşı Direnmek İçin Reform Yapıyor, Rebelion, 06/07/2026

7- C. J. Atkins, ABD Komünist Partisi  websitesi, Küba Acil Reform Sürecine Giriyor, 23 Haziran 2026

8- Gabriel Vera Lopes, Önerilen Devlet Reformlarının Ardından Küba’da Hangi Değişiklikler Yaşanacak?, Rebelión, 12/06/2026,

9- Rubén Padrón Garriga, La contrarreforma, (Karşı Reform) Joven Cuba, 3 febrero 2026

10- Consejo Editorial, La impostergable reforma y sus riesgos (Acil reform ve riskleri), Joben Cuba, 19 junio 2026

11-Salim A. Essaid, , Cuba signs deals attracting global business but Washington holds key (,Küba, küresel iş dünyasını cezbeden anlaşmalar imzaladı ancak Washington kilit konumda) 19. 7. 2026

12- Isaac Saney,  Kuşatma Altında İp Üstünde Yürümek: Küba’nın Reformları ve Sosyalist Egemenliğin Savunulması, Canadian Dimension, 2 Temmuz 2026,

 

Tags: DevrimKübaReformSosyalizm
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Previous Post

Macaristan engeline takılan Ukrayna’nın AB müzakereleri Eylül’e ertelendi

Politika'dan Günün Yorumu
İç Politikayı Nasıl Değerlendiriyoruz?
Politika'dan Yorum

İç Politikayı Nasıl Değerlendiriyoruz?

Politika Haber
14 Haziran 2026
Politika'dan Söyleşi
“İsrail ve Türkiye Suriye Topraklarının Yarısını Aralarında Paylaşmış Durumdadırlar”
Politika'dan Söyleşi

“İsrail ve Türkiye Suriye Topraklarının Yarısını Aralarında Paylaşmış Durumdadırlar”

Politika Haber
24 Ocak 2026

EN SON HABERLER

KÜBA: DEVRİM, REFORM VE DÖNÜŞÜM

KÜBA: DEVRİM, REFORM VE DÖNÜŞÜM

23 Temmuz 2026
Macaristan engeline takılan Ukrayna’nın AB müzakereleri Eylül’e ertelendi

Macaristan engeline takılan Ukrayna’nın AB müzakereleri Eylül’e ertelendi

22 Temmuz 2026
Batı basını: Orban’ın gidişi, AB’nin Rusya yaptırımlarının onaylanmasını kolaylaştırmadı

Batı basını: Orban’ın gidişi, AB’nin Rusya yaptırımlarının onaylanmasını kolaylaştırmadı

22 Temmuz 2026
Avrupa’da aşırı sıcaklar nedeniyle milyarlarca euroluk hasat kaybı yaşandı

Avrupa’da aşırı sıcaklar nedeniyle milyarlarca euroluk hasat kaybı yaşandı

22 Temmuz 2026
İspanya’da aşırı sıcaklar nedeniyle ‘sıra dışı tehlike’ uyarısı

İspanya’da aşırı sıcaklar nedeniyle ‘sıra dışı tehlike’ uyarısı

22 Temmuz 2026
DSÖ: Ebola salgınında can kaybı bini aştı

DSÖ: Ebola salgınında can kaybı bini aştı

22 Temmuz 2026
BM: 2,69 milyar insan sağlıklı beslenmeye düzenli erişemiyor

BM: 2,69 milyar insan sağlıklı beslenmeye düzenli erişemiyor

22 Temmuz 2026
KÜBA: DEVRİM, REFORM VE DÖNÜŞÜM

KÜBA: DEVRİM, REFORM VE DÖNÜŞÜM

Mehmet Taş
23 Temmuz 2026
0

  Geçiş Sürecinin Yapısal Sorunları Merkezi Modelin Oluşumu ve Düzeltme Girişimleri Zorunlu ve Meşru Bir Tartışma Krize Yönelik Rasyonel Çözüm...

Macaristan engeline takılan Ukrayna’nın AB müzakereleri Eylül’e ertelendi

Macaristan engeline takılan Ukrayna’nın AB müzakereleri Eylül’e ertelendi

Politika Haber
22 Temmuz 2026
0

Ukrayna’nın Avrupa Birliği'ne (AB) tam üyelik yolculuğunda yeni müzakere kümelerinin açılması eylül ayına ertelendi. Ukrayna basınından ‘Yevropeyska Pravda’ gazetesinin diplomatik...

Batı basını: Orban’ın gidişi, AB’nin Rusya yaptırımlarının onaylanmasını kolaylaştırmadı

Batı basını: Orban’ın gidişi, AB’nin Rusya yaptırımlarının onaylanmasını kolaylaştırmadı

Politika Haber
22 Temmuz 2026
0

Eski Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ıngörevden ayrılmasının, AB'nin Rusya'ya yönelik yeni yaptırımları onaylama sürecini hızlandırmak yerine daha da karmaşık hale getirdiği...

Avrupa’da aşırı sıcaklar nedeniyle milyarlarca euroluk hasat kaybı yaşandı

Avrupa’da aşırı sıcaklar nedeniyle milyarlarca euroluk hasat kaybı yaşandı

Politika Haber
22 Temmuz 2026
0

Avrupa'da rekor seviyelere ulaşan sıcaklıklar yalnızca çiftçileri değil, gıda tedarik zincirini de etkiledi. Tahıl üretimindeki büyük kayıp nedeniyle Avrupa'nın daha...

İspanya’da aşırı sıcaklar nedeniyle ‘sıra dışı tehlike’ uyarısı

İspanya’da aşırı sıcaklar nedeniyle ‘sıra dışı tehlike’ uyarısı

Politika Haber
22 Temmuz 2026
0

İspanya Meteoroloji Enstitüsünün (AEMET) Xsosyal medya platformundaki hesabından ülkede etkili olan sıcak havaya ilişkin açıklama yapıldı. Açıklamada, Valencia, Alicante şehirlerinin...

Politika Haber

© Tüm hakları saklıdır
Politika Haber'de yayımlanan yazı, haber, fotoğraf ve videoların her türlü telif hakkı Mustafa Suphi Vakfı'na aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntılanamaz.

Bizi Takip Edin

Kurumsal

Künye

Hakkımızda

Çerez Politikası

Gizlilik Politikası

Kullanım Koşulları

Politika Haber, MA ve SPUTNIK abonesidir.

© 2025 Politika Haber - Büyük İnsanlık İçin Politika!

Sonuç Bulunamadı
View All Result
  • Politika’dan Yorum
  • Politika’dan Söyleşi
  • Dosya
  • Gündem
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kadın
  • Gençlik
  • Göçmen
  • Emeklilik
  • Eğitim
  • Doğa
  • Tarih
  • Kültür
  • Sağlık
  • Teknoloji
  • Spor
  • Video Haber
  • Foto-Galeri

© 2025 Politika Haber - Büyük İnsanlık İçin Politika!