Politika Gazetesi Yazarı İsmail Duygulu, Fatma Duran’ın Bir Doz Yaşam: Yaşamın ve Ölümün Kıyısında kitabını inceledi. İnsanın benliğini ifade ederken sahip oldukları ile tanımladığına dikkat çeken Yazar Duygulu, bu durumun kapitalist toplumun bir yansıması olduğunu belirtti. Duygulu, Gramsci’nin “hegemonya” kavramından doğru verdiği örnekle, iktidarın insana neyin değerli olduğunu, neyin ayıp sayılacağını, neye öfkeleneceğini, neyle gurur duyacağını da öğrettiğini belirtti.
İsmail Duygulu’nun “Sen Kimsin?” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:
“İnsan, taşıdığı unvanlar, sahip olduğu şeyler ve başkalarının ona verdiği isimler değildir. Belki de bütün hayat, son nefesimize yaklaşırken kendimize dürüstçe sorabildiğimiz tek sorunun cevabını aramaktan ibarettir: Sen kimsin?”
Geçenlerde TikTok’ta kısa bir videoya rastladım. Ekrandaki kişi karşısındakine yalnızca bir soru soruyordu:
“Sen kimsin?”
İlk anda kolay bir soru gibi görünür. Hepimiz kendimizi anlatabiliriz sanırız. Adımızı söyleriz, nereli olduğumuzu anlatırız, mesleğimizi ekleriz, ailemizden, çocuklarımızdan, dostlarımızdan, siyasi görüşümüzden, inançlarımızdan, başarılarımızdan ve kırgınlıklarımızdan söz ederiz. Sanki bütün bunları yan yana koyunca ortaya “ben” dediğimiz şey çıkacakmış gibi.
Ama soru biraz daha derine inince insanın sesi kısılıyor.
Adını sormuyorum.
Mesleğini sormuyorum.
Hobilerini, rutinlerini, paranı, makamını, ilişkilerini, statünü sormuyorum.
Bunların hepsi yokken sen kimsin?
İşte asıl soru burada başlıyor. Çünkü çoğu zaman kendimizi değil, üzerimize giydirilmiş kimlikleri anlatıyoruz. Baba oluyoruz, anne oluyoruz, avukat oluyoruz, işçi oluyoruz, öğretmen oluyoruz, devrimci oluyoruz, muhafazakâr oluyoruz, başarılı oluyoruz, yenilmiş oluyoruz. Sonra bu sıfatların toplamına “ben” demeye başlıyoruz.
Oysa insan yalnızca kendisine verilen adlardan ve rollerden ibaret olsaydı, bütün hayat bir nüfus kaydı kadar yavan olurdu.
İnsanın içinde daha derin bir yer var. Bazen oraya ancak bir kayıpla, bir rüyayla, bir hastane koridoruyla, bir mezarlık sessizliğiyle, bir gece yarısı uyanıklığıyla varıyoruz. Hayatın gündüz vakti güçlü görünen bütün unvanları, ölümün gölgesinde bir anda hafifliyor. İnsan o zaman anlıyor: Taşıdığımız şeylerin çoğu bize ait değil; bize emanet edilmiş.
İşte bu duygularla Fatma Duran’ın Bir Doz Yaşam: Yaşamın ve Ölümün Kıyısında kitabını okuyorum. Bir yoğun bakım ve geriatri hemşiresinin tanıklıklarından doğan bu kitap, hastalıkları değil insanları anlatıyor. Alzheimer’ın sisinde kaybolan yüzleri, kanserin belirsiz yolculuğunda direnen bedenleri, yoğun bakım ışıkları altında birbirine tutunan elleri, evlerin sessiz odalarında söylenen yarım cümleleri anlatıyor.
Bir teşhis bir yaşamı tanımlamaz.
Bir insan istatistiklerin toplamı değildir.
Bazen bir nefes, bir bakış, bir el tutuşu, bütün biyografilerden daha çok şey söyler.
Fatma Duran’ın anlattığı yerde insan, unvanlarından arınıyor. Hasta oluyor, yaşlı oluyor, kırılgan oluyor, bekleyen oluyor, vedalaşan oluyor. Fakat tam da orada, bütün kabuklar soyulunca, geriye en çıplak haliyle insan kalıyor. Acı çeken, direnen, umut eden, hatırlayan, unutan, seven, tutunan insan.
Ludwig Wittgenstein’ın dil üzerine söyledikleri burada başka bir anlam kazanıyor. İnsan dünyayı yalnız yaşamıyor; diliyle kuruyor. Kendimizi anlatırken kullandığımız kelimeler de bize gökten inmiyor. İçinde doğduğumuz aileden, mahalleden, okuldan, devletten, siyasetten, kültürden geliyor. “Ben buyum” dediğimiz birçok şey, aslında bize öğretilmiş bir dilin içinden konuşuyor. İnsan bazen kendisini anlattığını sanırken, çağının ona ezberlettiği cümleleri tekrar ediyor.
Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya dediği şey de biraz burada duruyor. İktidar yalnız yasayla, polisle, mahkemeyle işlemez. Bize neyin değerli olduğunu, neyin ayıp sayılacağını, neye öfkeleneceğimizi, neyle gurur duyacağımızı da öğretir. Böylece insan, farkına varmadan kendi iç sesini bile başkalarının kurduğu bir dünyadan ödünç alır.
Bu yüzden “Ben kimim?” sorusu masum bir kişisel gelişim sorusu değildir. İnsanın kendi içindeki bütün ezberlerle hesaplaşmasıdır.
Karl Marx’ın yabancılaşma dediği şey de yalnız işçinin emeğine yabancılaşması değildir. Bugün insan kendi yüzüne, kendi sesine, kendi kalbine de yabancılaşabiliyor. Kazandığı parayı kendisi sanıyor. Makamını kişiliği sanıyor. Beğenilmeyi sevilmek sanıyor. Görünür olmayı var olmak sanıyor.
Oysa insanın sahip oldukları ile insanın kendisi aynı şey değildir.
Bir gün masa boşalır.
Telefon susar.
Kalabalık dağılır.
Alkış kesilir.
O zaman geriye ne kaldığı belli olur.
Kapitalizmin insana yaşattığı şizofrenik durum da biraz burada ortaya çıkar. Hayat bizi çoğu zaman kendi vicdanımızla mesleğimiz, ekmeğimizle ahlakımız, görevimizle insanlığımız arasında bırakır. Bir avukat olarak borcunu ödeyememiş bir insanın evine hacze gidersiniz; dosyanın gereğini yaparsınız, hukukun biçimsel yolunu işletirsiniz. Ama o evin içindeki yoksulluğu, eksikliği, çaresizliği gördüğünüzde yalnız bir borçlu görmezsiniz. Sistemin insanı nasıl sıkıştırdığını, yoksulluğu nasıl bir kusur gibi insanın üzerine yıktığını da görürsünüz. İşte hayatın çelişkisi budur: Bazen yaptığımız iş ile içimizde taşıdığımız insan aynı yerde durmaz. Bu yüzden her zaman işlediğimiz günahlar bizi anlatmaz. Bazen günah dediğimiz şey, bizim kötülüğümüzden değil, içine doğduğumuz düzenin bizi sürüklediği yarılmış hayattan doğar.
Jürgen Habermas bize insanın başkalarıyla kurduğu iletişim içinde şekillendiğini hatırlatır. Gerçekten de insan yalnız başına oluşmaz. Bir annenin bakışında, bir babanın susuşunda, bir kardeşin kırgınlığında, bir dostun omzunda, bir sevgilinin vedasında kendimizi tanırız. Benlik biraz da başkalarının aynasında belirir.
Ama insan bütünüyle başkalarının aynasına da teslim edilemez. Çünkü bazen o ayna sevgiyle değil, önyargıyla bakar. Bazen hakkımızda söylenen sözler bizi anlatmaz; söyleyenin kendi iç karanlığını, kendi eksikliğini, kendi kırgınlığını ele verir. İnsan, başkalarının diliyle yaralanabilir; ama kendi hakikatini yalnız o dilin hükmüne bırakamaz. Bu yüzden “Sen kimsin?” sorusu, biraz da şunu sorar: Başkalarının seni anlattığı yerden mi yaşayacaksın, yoksa kendi vicdanının tanıklığında mı duracaksın?
Ama yine de son soru yerinde durur:
Kimse yokken sen kimsin?
Seni sevenler yokken.
Seni övenler yokken.
Sana kızanlar, senden hesap soranlar, senden bir şey bekleyenler yokken.
Yalnız kaldığında, kendi içinin karanlığında, kendinden kaçmadan durabildiğinde kim olarak kalırsın?
Belki de insanı insan yapan yer tam burasıdır. Ne söylediği değil, sustuğunda ne duyduğu. Ne kazandığı değil, kaybettiğinde neye tutunduğu. Kalabalıkta nasıl göründüğü değil, kimse görmezken ne yaptığı.
İnsan en çok da yalnızken kendisine yakalanır.
Günlük hayatın sıradan nedenleriyle en yakınımızdaki insanlarla bile otoimmün kavgalar ederiz. Eşimizle, kardeşimizle, çocuğumuzla, dostumuzla kavga ederken çoğu zaman aslında karşımızdakiyle değil, kendi geçmişimizle, kendi korkularımızla, kendi yaralarımızla boğuşuruz. Zihnimiz bize “mücadele ediyorum” dedirtir; oysa bazen yaptığımız şey gerçek sorunu görmek değil, kendi içimizdeki yel değirmenlerine saldırmaktır. Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşı bile bundan daha masumdur; çünkü insan en büyük zararı bazen en yakınına verir ve sonra geriye şaşkın eşler, kırılmış çocuklar, susmuş kardeşler kalır. Belki de “Sen kimsin?” sorusu tam burada sertleşir: Öfkenin, travmanın, aldanmış zihnin ve yanlış hedefe yönelmiş kavganın ötesinde, gerçekten iyi bir insan olarak kalabildin mi?
Heidegger insanın dünyaya fırlatılmış bir varlık olduğunu söyler. Gerçekten de kimse nereye doğacağını, hangi aileye, hangi tarihe, hangi yaraya, hangi dile düşeceğini seçmez. Kendimizi hazır hikâyelerin içinde buluruz. Ama hayat bir noktadan sonra bize şunu sorar: Sana verilen hikâyeyi aynen mi yaşayacaksın, yoksa kendi hakikatini aramaya cesaret mi edeceksin?
Belki bu yüzden ölüm düşüncesi insanı korkuttuğu kadar ayıltır da. Çünkü ölüm, bütün sahte ağırlıkları alır götürür. Geriye yalnız yaşanmışlık kalır. Kime iyi geldiğin, kimi incittiğin, neye sustuğun, neye direndiğin, kimin elinden tuttuğun, kimin acısının yanından geçip gittiğin kalır.
Fatma Duran’ın kitabında beni en çok burası yakalıyor. Yaşamla ölümün kıyısında insanın bütün rolleri silikleşiyor. Orada artık kimse yalnızca mesleği, makamı, ideolojisi, serveti ya da geçmişteki başarılarıyla durmuyor. Orada insan, en yalın haliyle insana emanet ediliyor.
Bazen yapılacak büyük bir şey kalmıyor.
Söz yetmiyor.
Bilgi yetmiyor.
Teselli yetmiyor.
Sadece yanında olmak gerekiyor.
Bir el tutmak.
Bir sessizliği paylaşmak.
Bir bakışın içindeki korkuyu, sevgiyi, vedayı duyabilmek.
Belki insan olmak biraz da budur.
Kendine verdiğin cevabın başkalarına değdiği yer.
Yalnız kendi acını değil, başkasının acısını da duyabildiğin yer.
Bir başkasının hayatını kendi hayatın kadar ciddiye alabildiğin yer.
Belki insan bir tanım değildir. Bir arayıştır.
Belki insan sahip oldukları değil, vazgeçemediği şeydir.
Belki insan, hayatı boyunca kendisine verilmiş bütün isimlerin içinden geçip, sonunda kendi vicdanına varmaya çalışan bir yolcudur.
O yüzden “Sen kimsin?” sorusu bir kimlik sorusu değildir.
Bir yüzleşme sorusudur.
Bir yaşam sorusudur.
Bir ölüm sorusudur.
Ve belki de insan, bu sorudan kaçmadığı ölçüde insanlaşır.
Bütün cevaplar değişir. Adlar değişir, işler değişir, evler değişir, ilişkiler değişir, ülkeler değişir, beden değişir. Ama insanın içinde bir yerde aynı soru kalır:
Sen kimsin?
Ve belki bütün mesele, bu soruya gösterişli bir cevap vermek değil; bu sorunun karşısında dürüstçe durabilmektir.
Bazen o son nefes anı, bir ömür boyunca geçen zamana bedeldir. Son anımızda yanımızda duran bir insan, bir ömür etrafımızda dolaşan kalabalıklardan daha değerlidir. Hayatın bütün hesapları, başarıları, kırgınlıkları, kavgaları ve yanılgıları sonunda bir nefesin inceliğine iner. Bir doz yaşam kalır geriye; bir el, bir dokunuş, bir bakış, bir sessiz yakınlık. Belki de insanın bütün ömrü, son nefesinde yanında bir el olsun diye insan kalabilme çabasından ibarettir.
Fatma Duran’ın Bir Doz Yaşam kitabını tam da bu duygularla okuyorum. Yaşamın ve ölümün kıyısından insana bakan bu kitabı, henüz okumayanlara da öneriyorum. Çünkü bazı kitaplar bilgi vermez yalnızca; insanı kendi içine doğru yürütür.
HABER MERKEZİ

















