Küresel bir “interregnum” içinde olduğumuz konusunda uzlaşabiliriz sanırım. Duragelen sosyalizmin irtifa kaybına ek olarak yarım asırdır süregelen direniş hareketleri de sönümlenmeye ve söndürülmeye başlandı.
Aslında daha 2000’lerin ilk anlarından itibaren, gelişen “küreselleşme karşıtı” hareketlerden 2008 Krizi sonrası birçok kıtayı dolaşan isyan ve ayaklanma dalgalarına baktığımızda, menziline erişemeyen ama düştüğü yerden kalkıp bir daha deneyen yaşlı bir köstebeği görebiliriz. Şimdi bu dönemde düşünce dünyamızı meşgul eden tezleri de hatırlayalım. 2000’de Wall Street eylemleriyle birlikte Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kitabı oldukça büyük bir ilgiyle karşılanmış ve tartışmaya başlanmıştı. Negri etkisinin dinmesi ile isyan dalgasının geri çekilmesi zamandaştır. Meclis kitabı, bizde olduğu kadar Avrupa’da da beklenen ilgiyi görmedi. Bu dönemde sadece Negri-Hardt etkisi yoktu, Latin Amerika kökenli başka etkiler de vardı. Hollaway’ın “iktidar olmadan dünyayı değiştirmek” ve diğer çalışmaları da oldukça hızla çevrildi, okundu. Chavez iktidarı etrafındaki entellektüellerin 21. Yüzyıl Sosyalizmi tartışması, bizde o kadar etkili olmadı, ne de olsa, 1970’lerde “zinde güçler” lakırtısı nedeniyle epey ağzımız yanmıştı, dolayısıyla “ilerici askerler”in işbaşına gelerek “milli ekonomi” adımları atmalarına “sosyalizm” demek, bizim hemen yutacağımız bir hap olmadı, ama bunun da alıcısı oldu.
2008 Krizi’nden beri tedavüle giren birçok tez var: Tekno-feodalizm, yeni/tekno faşizm, illiberalizm, paydaş kapitalizmi, post-neoliberalizm, Çin Sosyalizmi, adil geçiş, demokratik sosyalizm (hem ABD’deki hem de bizde Öcalan’ın ve Yeni Parti’ye teori örenlerin dile getirdiği güncel biçimiyle). Ayrıca birçok “çöküş”, “varoluşsal kriz” teorisi de var.
Bütün bunlar “interregnum”da zuhur eden alametler. “İnterregnum”da anafora kapılmamak için çok sağlam bir pusulanız ve çok iyi bir geminizin olması lazım. Çünkü bu tür durumlarda oldukça sübjektif yanılgılara kurban gitmek işten değildir. Hatırlayalım, Biden’in iktidara gelmesi ile – özellikle ekolojik krize karşı “yeşil yeni düzen” politikalarıyla- dünyada “sola doğru bir açılım” olacağı beklentisi olanlar ya da böyle bir beklentiyi bolca propaganda edenler vardı. Benzer bir tartışma Türkiye’de 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde “rejimin restorasyonu” konusu etrafında yapılmıştı.
Ezcümle, “interregnum”da ne yapacağınıza, nasıl yapacağınıza doğru karar vermek için, güçlü bir teorinizin, bu teoriye dayanan bir programınızın, bu programa dayanan stratejinizin olması lazım. Hep tekrarladığımız gibi, “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz”. “Devrimci teori” sorunu direkt olarak bizi yöntem sorununun kapısına götürür ve orada bırakır.
Burada ben de sizi yöntem konusu ile ilgili öznel deneyime dayalı bir “interregnum”a çekeceğim.
Düşünsel sığlaşmanın en belirgin semptomu, araştırılması gereken konuların, kavramların vb. araştırmanın sonucu ortaya çıkmış doğrular gibi ele alınması ve bunların hiçbir tanıtlama gereği duyulmadan sürekli tekrarlanmasıdır. Yöntem konusu böyledir. Marksist olma iddiasında olan herkes, kendi tezlerinin üstünlüğüne Marksist yöntemi kanıt olarak sunar. Gerçekten de Marksist yönteme hakim değilseniz, “somut koşulların somut tahlili”ni doğru bir şekilde yapıp, devrimci bir teori ve politika geliştiremezsiniz.
Peki Marksist Yöntem nedir? Bu konuyu ele alan Marksist felsefe kitaplarının hemen hemen hepsi “diyalektik” ya da “diyalektik mantık”a işaret eder. Bu kitaplarda şöyle cümlelere rastlarız:
“Konunun kendisine öylesine dalmalıyız ki… bunların içsel bağlantılarını ve yasallıklarını da kavrayabilelim” (A. Woods, Marksist Felsefe Tarihi, Yordam Kitap, s.300).
“Tek bir bütünün parçalanması ve onun çelişkili parçalarının kavranması diyalektiğin özüdür (“temellerinden” biri, başta gelen değilse, başta gelen özelliklerinden ya da niteliklerinden biridir). Hegel de sorunu tıpkı böyle koymuştur” (Lenin, Diyalektik Sorunu Üzerine, Materyalizm ve Ampiryokiritisizm, s: 412-418, Sol Yayınları, Birinci Baskı, 1976).
“Araştırma sırasında, malzemenin tüm ayrıntılarıyla ele alınması, farklı gelişim bicilerinin çözümlenmesi ve bunların iç bağlantısının keşfedilmesi gerekir” (Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s.28)
Grundrisse’den Kapital’e Patikalar kitabında “Marx ve Yöntem” başlıklı makalesinde Özgür Öztürk, tam da bu zor duruma işaret ediyor ve hem Marx’ın hem de Hegel’in, “ilke olarak, kategorileri olguya dışsal biçimde uygulamaktan ziyade, olgunun kendi mantığını yakalamak” çabasının esas olduğunu söylüyor.
İyi de nasıl becereceğiz, “dalmayı”, “çelişkili parçalarının kavranmasını”, “iç bağlantısının keşfi”ni? Bunun bir reçetesi var mı?
Marx’ın kendisi bir “Mantık” bırakmadı. Marx’tan sonrakilerde de O’nun mantığının ne olduğu konusunda hemfikirlik yok, hatta E.P. Thomspon gibi bir Marksist tarihçiye göre Marx’ın bir mantığı da yoktur. Diğer taraftan, gene birincil kaynaklardan bildiğimiz gibi, Marx’ın “Mantık”ı, Hegel’indir. Marx’ın iddiası, Hegel’in “baş aşağı duran” Mantık’ını “gizemsel kabuğun içindeki rasyonel özü” bularak, ayakları üzerinde durmasını sağladığıdır. Peki Marx’ın bütün marifeti bundan mı ibarettir?
Althusser’in dediği gibi, “Başı üzerinde duran insan, nihayet ayakları üzerinde yürüdüğünde de aynı insandır!” (Akt. Ö. Öztürk, s.34)
Aynı Marx, Grundrisse’nin Giriş’inde, “Benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegelci diyalektik yöntemden yalnızca farklı değil, onun doğrudan karşıtıdır,” diyor.
E. Ahmet Tonak’a göre, “1857 “Giriş”i yerini Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın 1859 “Önsöz”üne bırakmıştır. Bunun farkında olarak her iki metne yaklaşmak gerekir” ve “’Giriş’ ile Katkı’nın önsözü arasındaki ifade farklılığının büyük ölçüde Marx’ın Hegel’le ilişkisini netleştirmesinin sonucu”dur ve bu netleşme Grundrisse’nin yazımı sırasında tamamlanmıştır. (Marksist Klasikleri Okuma Klavuzu, s.173 ve 175)
Bu işin içinden nasıl çıkacağız ya da bir çıkış var mı? Yoksa tartışmanın taraflarından birini tutup, gerçek Marksizm budur, diyerek yolumuza devam mı edeceğiz? Buna cevap verecek kadar Marksist Yönteme hakim değilim. Fakat bu tartışmadan bir sonuç çıkarabilirim:
Öztürk’ün yazısında da işaret ettiği gibi ve Marx’ın, Lenin’in otobiyografilerinden bildiğimiz kadarıyla, ikisi de en önemli eserlerini (Marx, Kapital’ini, Lenin, Nisan Tezleri’ni) üretmeden önce Hegel’in Mantık’ı üzerine çalışmışlar. Bu durumda bizim partilerimizin merkez komitelerinde, MYK’larında Hegel’in Mantık’ını çalışmış birinin istihdam edilmesi iyi olur. Fakat gene de içimizdeki kurtu susturamayabiliriz; Marx’ın Hegel’den tek farkı, “tersine çevirme” mi?
Felsefede Marksist olamadan politikada Marksist bir tutum alabilir miyiz? Türkiye’de Marksist felsefe bakımından ne durumdayız? Örneğin, Marksist iktisat alanındaki hocalarımız gibi itibar gören kaç Marksist felsefe çalışan felsefeci var? Kaç Marksist felsefeci var, diye soramıyorum. Parti literatürümüzde felsefenin yeri nedir?
İnterregnumdan çıkış için Marksist felsefeye ihtiyacımız. Kapital okuyalım çağrısına burun kıvıracak kadar tuzumuz kuru değilse, bugünkü duruşların ne kadar sağlam temellere sahip olmadığını görmemiz, reel politikanın sirenlerine rağmen temeli sağlamlaştıracak feraseti göstermemiz gerekiyor.
*İnterregnum’u, fetret devri olarak kullanıyoruz ve Gramsci’nin “eskinin öldüğü, yeninin ise henüz doğ(a)madığı bir dönem olarak anlıyoruz. Belki tanımı biraz revize ederek, eskinin ölmemek için direndiği ya da ölmesini istemediğimiz bir durum olarak tanımlamak gerekir. Çünkü eskinin yerine koyacak bir yeni yoksa, beklemek, beklerken idare-i maslahat eylemek reel olarak tercih ediliyor.














