Ekonomist değilim. Ömrünü emek mücadelesine vermiş bir işçi emeklisiyim. Kapitalist ekonominin nasıl işlediğini kitaplardan önce hayatın içinde gördüm. İşçi çalışır, emekçi üretir, ürettiği zenginlik sermayenin kasasında birikir. Kendisine ise çoğu zaman karnını doyurmaya bile yetmeyen küçük bir pay düşer.
Yaşadığımız sömürüyü anlamak için bunu görmek bile yeterlidir. Marx’ı ezberlemeye gerek yok. Marx, gözümüzün önünde olup bitenin nasıl gerçekleştiğini bilimsel bir yöntemle anlattı. Ben de bilincim yettiğince onu okuyup anlamaya çalıştım.
Bugün Daron Acemoğlu gibi liberal iktisatçılar, kapitalizmin emekçilerin haklarını da gözeterek sürdürülebileceğini anlatıyor. İşçinin hakkını korumak gerektiğini söylüyorlar; çünkü sistemin devamı da buna bağlı, bunu biliyorlar. Buna da işçi sınıfı liberalizmi diyor Acemoğlu. Fakat emeğin başkalarının zenginliğine dönüştürülmediği bir düzeni anlatmıyorlar.
Benim gördüğüm, anladığım, yaşadığım kapitalizm budur: Çalışırsın, üretirsin, başkaları kazanır. Yıllarca prim ödersin. Emekli olduğunda bu kez sana ekonominin yüküymüşsün gibi bakarlar.
Hakkın olanı istediğinde bütçe hesabı önüne konur. Ekonomik uzun vadeli, orta vadeli programlar açıklanır, işçinin, emekçinin, emeklinin adı geçer belki ama hayatını değiştirecek bir pay yine düşmez. Rakamlar öyle güzel anlatılır ki, kamu kaynakları sermayeye aktarılırken bunun hepimizin iyiliği için yapıldığına inanmamız beklenir. “Sermaye olmazsa iş de olmaz” derler. Oysa o hazinede işçinin alın teri, emekçinin ödediği vergi vardır.
Sonra bir gün emekli maaşınla geçinemediğini görürsün. Bunca yıl çalışmış, bir ülkenin yükünü omuzlamışsındır; şimdi kendi hayatını sürdürebilmek için sesini duyurmaya çalışırsın. Onurun kırılır. Ali Şekeroğlu’nun elindeki “Para için değil, onurumuz için” yazısını bu yüzden aklımdan çıkaramıyorum.
Aynı günlerde fonlar üzerinden dönen işlemleri, birkaç ayda katlandığı ileri sürülen servetleri okursun. İddiaların hangisinin suç olduğu soruşturmayla ortaya çıkacak. Ama insan yine de sormadan edemiyor: Emekliye verilecek üç kuruşun hesabını titizlikle yapanlar, bunca para el değiştirirken neredeydi?
Bizden sabır isteyenlerin dünyasında özel jetlere, yatlara, gösterişli hayata yer var. İşçinin ve emeklinin payına ise yeniden fedakârlık düşüyor. Üstelik kimi zenginleşmelerin üzerine bir de dindarlık örtüsü çekiliyor. İnsan düşünüyor: Başkasının hakkı yenmişse hacca gidince o hak geri mi veriliyor?
Ben ekonomist değilim. Ama bir ömür çalışıp da geçinemeyen insanı, çalışmadan servetine servet katana bakarak teselli edemem. Buna hangi programın adını verirlerse versinler, benim gördüğüm şey değişmiyor: Biz üretiyoruz; onlar bizim ürettiklerimizle zenginleşiyor.














