Geçtiğimiz cumartesi günü DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’na hitaben yazdığım yazı, 2 binden fazla beğeni, yüzlerce paylaşım ve 400’e yakın yorumla büyük bir yankı bulmuş. Bu yoğun ilginin sebebi benim kalemim değil; Ankara’nın göbeğinde, emeklilerin hak arama eyleminde “Para için değil, onurumuz için mücadele ediyoruz” diyerek canına kıyan o emekli polis memurunun bıraktığı sessiz, derin ve yakıcı öfkeydi. Anayasa Mahkemesi gibi sembolik bir anlamı olan binanın önüne gasp edilmiş haklarını sorgulamak için gelmiş yüzlerce kişinin gözleri önünde kafasına beylik tabancasını dayayıp yaşamına son vermiş emekli bir babanın tüm acısını ve duyduğum öfkeyi kâğıda dökmek istedim. Neyse ki ilk yazdıklarımı asla kimseye okutmuyorum. Bu yazımın da son yazım olacağını çünkü yazmanın ve konuşmanın artık bir faydası kalmadığını düşündüm. Yazıyı yayınlayacaklarını bile düşünmedim çünkü çok kişisel bir sitem vardı yazımda ve koca bir federasyonun başkanına yine sitemle sesleniyordum. Okuyucular o yazıda benim çaresizliğimi ve artık sabrımın son sınırına geldiğimi gördü ve bu duygum onlara da geçti sanıyorum.
Yazıya birkaç aktif sendikacı okuyucudan da haklı eleştiriler gelmiş.
Yazımın başlığı “ARZU ÇERKEZOĞLU’NA SESLENİYORUM…”
Bu soruyu doğrudan Arzu Hanım’a yönelttiğim için kendisini suçlu ilan ettiğimi düşünenler olmuş. Yaşadığımız bu trajedinin ve bunun karşısındaki sinik kalmanın ve eylemsizliğin tüm sorumluluğunu sadece DİSK’in kapısına bırakıp arkama yaslanırsam, kendi kendime ihanet etmiş olurum. Hayır, sorunun altını açmak, çemberi genişletmek zorundayız. Vebal sadece DİSK’in değil; bu ülkenin tüm sendikal, sosyal demokrat, sosyalist ve komünist örgütlü yapılarının sırtındadır.
Tabii ki sokağa, emeğe, dirence kör değilim. Emeklilerin onlarca örgütü var ve bu ülkede belki de en çok sokağa çıkıp sesini yükselten, hakkını arayan en dinamik grup onlar. O polis memurunun canına kıydığı gün de, bugün de pek çok ilde yine meydanlardaydılar. Bu çaba, bu inatçı direniş kuşkusuz çok kıymetli ve geleceğe dair içimizde bir yerleri hâlâ sıcak tutuyor. Ancak madalyonun bir de diğer, çok daha acı bir yüzü var.
Dün İstanbul Kadıköy’de, Ankara’daki o trajik intiharın sorumlularını protesto etmek için Asgari Ücret İnisiyatifi ve bazı sol partiler bir araya geldi. Eylem alanında SEP adına konuşan bir kadının isyanı kulaklarımda çınlıyor: “Neden burada bir avucuz hâlâ?” diye sordu. O feryadı görünce dayanamayıp altına şu yorumu yazdım: “Çünkü memlekette bir avuç vicdanlı insan kaldı.”
Geleceğimiz elimizden alınırken, insanlar artık o acı cenazelere katılmaktan, o meydanlarda yan yana durmaktan bile korkar oldu. Ülkedeki siyasi ve polisiye baskı, toplumun üzerine öyle ağır, öyle rasyonel bir korku örtüsü serdi ki, hepimiz kendi güvenli evlerimize, ekranlarımızın arkasına çekildik.
İşte tam bu çıkmazda, iki hafta önce bu köşede yazdığım “Umut mu, cesaret mi?” ikilemi yeniden karşımıza dikiliyor. Umut, pasif bir bekleyiştir; birinin gelip bizi kurtarmasını umarsınız. Bizim bugün sahte umutlara değil, Aristoteles’in, Rollo May’in, Hannah Arendt’in bahsettiği türden bir cesarete ihtiyacımız var. Korkunun yokluğu değil, o ağır siyasi baskıya ve korkuya rağmen doğru amaç için yan yana yürüyebilme yetisine… Émile Zola’nın Germinal’de, Maksim Gorki’nin Ana’da anlattığı o kırılma anı, tam olarak bu sinikliğin yırtıldığı andır.
Peki, bu korku ikliminde suçu sadece sinen halka mı atacağız? Asla. Yıllardır binbir parçaya bölünmüş, tek bir partiden dört tabela partisi çıkarmış, sokağın gerçek yangınını unutup teorik fildişi kulelerinde birbirine ayar veren sol, sosyalist yapıların hiç mi suçu yok? Kitaplardaki en kusursuz devrimci teorileri ezbere bilmek, Sosyalist ve Komünist parti programlarınızı tartışmak eğer sokaktaki o yalnız emeklinin sesini duymaya yetmiyorsa, o koca teoriler sadece basılı birer kâğıttan ibaret kalır. Tabii ki farklı fikirler çatışabilmeli ancak bu tartışmalar örgütlü güçlerinin birliğinin önüne engel olmamalı. Siz kendi aranızda sonsuz kuramsal kavgalar yaparken, meydanlardaki o bir avuç vicdanlı insanı kim birleştirecek?
Halkı mobilize edemeyen, o parçalanmış duruşuyla insanlara güven veremeyen, dağınıklığıyla toplumu yalnızlığa mahkûm eden örgütlü yapıların artık ezber tekrarlama lüksü bitmiştir. Tek kurtuluş, daha önce de vurguladığım gibi acil bir “Ortak Masa” kurmaktır. Tüm sendikaların, emek örgütlerinin ve muhalif yapıların egoları bir kenara bırakıp eylem ve güç birliği yapmasıdır. Halk ancak o zaman arkasında gerçek bir güç hissedecek ve korku duvarını yıkacaktır.
Biz artık ne söyleneceğini çok iyi biliyoruz. Bizim artık sorumuz: “Ne söyleyeceğiz?” değil. “Ne yapacağız?”
Ve bu soruyu sadece DİSK’e değil; tüm sendikalara, konfederasyonlara, siyasi partilere, kendini bu halkın öncüsü sayan tüm yapılara soruyorum:
Kadıköy’deki o kadının “Neden bir avucuz?” sorusunu tarihe gömmek için; o ortak masayı kurmaya, o fildişi kulelerinizden inip halkın elini tutmaya cesaretiniz var mı?
Çünkü tarih, sadece köşesinde haklı çıkanları değil; o örgütlü cesareti gösterip milyonları harekete geçirenleri yazacak.














