Yordam Yayınları tarafından yayımlanan İlerici Kalkınma Politikaları kitabında AlfredoSaad-Filho, “devrimci bir eko-sosyalist toplum yaratma” senaryosu uygulanabilir değildir ve bütünüyle gerçek dışıdır, diyor!
Bunu kaşarlanmış Fukuyama söylemiş olsaydı, güler geçerdik elbette. Ama Saad-Filho, “Marksist iktisatçı” olarak tanınan biri. “Kriz Çağı -Neoliberalizm, Demokrasinin Çöküşü ve Pandemi”, “Kapitalizme Reddiye -Marksist Bir Giriş”, “Marx’ın Kapital’i” (Ben Fine ile birlikte) Türkçeye de çevrilmiş eserlerin sahibi. Bu nedenle sözlerini ciddiye almamız gerekiyor.
Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’in COP31 zirvesine ev sahipliği yapacağı bir dönemde Saad-Filho’nun kitabının yayımlanmış olması da manidar olmuş. COP zirveleri (ve de diğer çevresel felaketler) iklim ve ekolojik yıkım konularının daha fazla konuşulduğu, tartışıldığı bir an oluyor. BM’nin “iklim zirvesi” ve buna karşı iklim ve çevre hareketlerinin, sendikaların alternatif ve/ya karşı zirve çalışmaları “iklim krizi ve çözüm politikaları”nın yaygın bir şekilde tartışılmasına vesile oluyor.
Bu tartışmalar “hegomonik iklim siyaseti” tarafından domine edilmektedir. Bunun başlıca sebebi elbette egemen sınıfın fikirlerinin egemen düşünceler olmasıdır. Devletler, “devletin ideolojik aygıtları” ve milyonlarca STK bunun için çalışmaktadır. Bilgi tekelini de elinde bulunduran bu güçler kamuoyunu istedikleri gibi manipüle edebilmektedirler. Diğer taraftan küresel olarak komünist hareketin teorik ve politik olarak zayıflığı, ekoloji alanına yeterince ilgi gösterilmemesi (her ne kadar son yıllarda hayli bir gelişme sağlansa da) egemenlerin işini daha da kolaylaştırmaktadır. Küresel olarak, egemenlerin kendi kurdukları uluslararası hukuku çiğneyerek, dünyanın insan, hammadde ve enerji kaynakları, tedarik yolları üzerinde yeniden“emperyalist paylaşım savaşı”na adım adım ilerlediği biliniyor. Halihazırda zaten emperyalist-kapitalist sistemin sınıfsal, sosyal, ekolojik eşitsizlikler ve adaletsizliklerin bedelini ödeyen işçi sınıfı ve ezilen halklar böyle bir konjonktürde bu sistemden nasıl kurtulabilir sorusunun hayati önemi de artmaktadır.
Bu yüzden ortamlarda “Marksist iktisatçı” diye bilinen bir akademisyenin, Marksist klasikleri basan sosyalist bir yayınevi olarak bilinen Yordam’dan çıkan kitabı ister istemez okumayı ve eleştiriyi hak ediyor. Saad-Filho, kitabının “Giriş”inde, “Bu kitabın en önemli savı, kapitalizmin özgür ve onurlu bir varoluşa, iklim değişikliğinin ise yaşamın ta kendisine bir tehdit oluşturduğu ve ikisine birden karşı çıkılması gerektiğidir”, demektedir. Bu cümledeki “özgür ve onurlu varoluş”a imkan tanımadığı için kapitalizmi eleştirmesinin Marksist değil romantik (Rousseaucu diyebiliriz, sanırım) tarafını sineye çekip iklim değişikliğine karşı mücadelenin kapitalizme karşı bir mücadele olması gerektiğini vurguladığı için alkışlayabiliriz. Zira neredeyse yarım asırdır, yeşil hareket ve iklim hareketi, “iklimi değil sistemi değiştir” sloganını kullanıyor ama bir türlü bu sistemin adını koyamıyor.
Saad-Filho’nun tuhaf kapitalizmi
Ama Saad-Filho, birkaç satır sonra bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü kapitalizm derken aslında “neoliberalkapitalizm”den bahsettiğini anlıyoruz: “[B]u kitap, kapitalizmin mevcut varoluş biçimi, evresi veya tarzı olarak anlaşılan neoliberalizmi hedef almaktadır.” Neoliberalizm bunlardan hangisi, “varoluş biçimi” mi, “evre” mi, “tarz” mı, ona bile karar vermemiş, bizim Marksist hocamız! Ve hocamız, “Neoliberal kapitalizm, karbon salımlarını azaltmaya yönelik politikaları süratle uygulamayacağı için devrilmelidir” diyor.
Değerli hocamız bir cümlede iki yanlış yapmayı başarmaktadır. Birinci yanlışı şudur: İklim değişikliğinin nedeni (tek nedeni) karbon salımı değildir, karbon fetişizmi, egemen sınıfların ideolojik argümanıdır.
Hegemonik iklim siyasetinin en büyük cambazlığı, küresel ekolojik yıkımı “iklim krizi”ne, “iklim krizi”ni “karbon emisyonları”na, çözümü de fosil enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş olarak çerçevelemesidir. Bu sorun ve çözüm zincirinde, fark etmişsinizdir, üretim, üretim ilişkileri, mülkiyet ilişkileri, emperyalizm vb. gibi kapitalist dünya sistemini anlamamızı sağlayan hiçbir kavram yok!
Bakın, Saad-Filho, Giriş’te, kapitalizmin kötülüklerini şöyle sıralıyor: “İstismarcı istihdam biçimleri”, “hayasız sömürü oranları”, “tuhaf bölüşüm tarzı”, “anlamsız tüketim takıntısı”, “finansal varlıkların aşırı tüketimi”, “ödenmeyecek borçların üst üste yığılması”, “demokrasinin yozlaşması”, “eşi benzeri görülmemiş yolsuzluklar”, “artan dengesizlikler ve her aşamadaki adaletsizlikler”… Bu bir kapitalizm eleştirisi ise Kapital’i tuvalet kağıdı yapalım. İstismarcı, hayasız, tuhaf, anlamsız, aşırı tüketim, ödenmeyecek borç, yozlaşma, yolsuzluk… bunların olmadığını elbette söylemiyoruz, fakat Marx, Kapital’i kapitalizmi ahlaki kategorilerle değil bilimsel olarak eleştirmek için yazdı. Kapital’de “hayasız sömürü oranları” diye bir bölüm yoktur, artı-değer, emek-sermaye ilişkisi, sermaye birikimi, kar oranları gibi kavramlar vardır. Kapitalist bölüşüm tarzı “tuhaf” değildir. Dünyadaki zenginliğin nüfusun yüzde 1’inin elinde toplanması, silahlı zor tekelini elinde bulunduran devletin bekçiliğinde korunan mülkiyet ilişkilerinin doğal sonucudur. “Borçların yığılması”, emperyalist ilişkilerle açıklanabilir. “Demokrasinin yozlaşması”, “yolsuzluklar” vb. zaten kapitalizmin bütün aşamalarında varolansemptomlardır, bunlar neoliberalizme özgü değildir! 1. Ve 2. Dünya Savaşları, faşizm, “neoliberal kapitalizm” öncesinde yaşandığını inkar edemeyiz, değil mi?
Saad-Filho, hegemonik iklim siyasetini sorgulamıyor
Hegemonik iklim siyasetinin “iklim krizi” söylemi (“iklim krizi” betimlemesi bir bilimsel açıklama değil, bir söylemdir) fosil enerji-yenilenebilir enerji arasında kurduğu ilişkide, dünyada bu kadar enerji tüketilerek yapılan meta üretimi nasıl ve hangi amaçlarla gerçekleşmektedir, sorusu bu tartışmada hiçbir şekilde kendine yer bulamaz. Diğer taraftan, orman kaybı, okyanusların ve nehirlerin kimyasal olarak kirlenmesi ve çöp kıtalarının oluşumu, tarım arazilerinin soyulması ve çoraklaşması, küresel olarak süregideduran dijital teknolojiler ve elektrik depolama pilleri için gerekli hammaddelerin çıkarılması için ekstraktivizm dalgası, üretimde kullanılan hammaddelerin ve üretim proseslerinin yarattığı kimyasal kirliliğin işçi ve çevre sağlığı üzerinde yarattığı yıkım, dev boyutlara erişen “satılamayan ürünler” ve bunların ihtiyaç sahiplerine verilmesi değil de “geri dönüşüm sektörü”ne hammadde yapılması ya da imha edilmesi ve bütün bu akıl almaz süreçlerin hepsini içerensavaş sanayii kompleksi ve bizzat savaşlar… İşte bunlar küresel ekolojik yıkımın nedenleri iken hegemonik iklim siyaseti sadece fosil enerji ve yenilenebilir enerji arasında bir dönüşüme odaklanır.
Karbon fetişizmi üzerine kurulan iklim siyaseti, ormanları, bir biyoçeşitlilik havzası, yaşam kaynağı, yeryüzünün akciğerleri vb. olarak görmekten çıkarır, “karbon yutakları”, “eko-hizmetler” gibi afili adlarla piyasalaştırır. Nitekim, “net sıfır” hedefini yakalamaları için şirketlere havaya saldıkları karbon emisyonu kadar “karbon yutakları” satın almalarını salık vererek ormanları şirketlere satarlar. Türkiye’de de bunun yasası çıkarılıyor. “Net sıfır”, bir bilimsel kavram değil, burjuva muhasebe yönteminin bir özelliğidir. Giren ile çıkan’ın eşit olmasını ifade eder. Yani kirlettiğin kadar “karbon yutağı”na sahipsen senin şirketin “net sıfır” hedefini yakalamış yeşil, doğa dostu bir şirkettir!
Saad-Filho, talihsiz bir şekilde, BM’nin Paris İklim Anlaşması’nın bir emperyalist-kapitalist küresel sistemde yeni finansal, teknolojik, ekolojik, ekonomik bağımlılık ve sömürü ilişkileri geliştirme anlaşması değil de, gerçekten bir iklim anlaşması olduğunu sanıyor! Hiçbir sorgulamaya girişmeden, Paris İklim Anlaşması’nın çerçevesi olan ideolojik (anti-bilimsel anlamda) kavramları, hedefleri olduğu gibi kabul ediyor. Bu muhtemelen bir meslek deformasyonundan kaynaklanıyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCTAD) kıdemli ekonomi işleri görevlisi olarak çalıştı, Saad-Filho. Kuşkusuz bu tür küresel yönetişim kuruluşlarında çalışan birçok iyi insan var. Fakat bir kurumda çalışmak, o kurumun (ister bir sosyal yardım vakfı olsun ister insan hakları komisyonu) siyasal, ideolojik vb. sistemsel konumunu unutturmamalı. BM IPCC (Intergovernmental Panel on ClimateChange – Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli)’nde birçok değerli bilim insanının çalıştığı tartışmasızdır. Fakat onların raporlarından hareketle oluşturulan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Paris İklim Anlaşması’nı bilim insanları hazırlamadılar, onlar imzalamıyorlar, bunlar, hemen hepsi belli sermaye gruplarıyla “duygusal” bağları olan hükümet yetkililerinin, her kelimesi üzerine yoğun pazarlıklar sonucu ortaya çıkan “hukuk” metinleridir. Ve aslen birer ticaret anlaşmalarıdır. En basitinden, milyonlarca sayfalık raporlarda karbon emisyonu terimi kullanılmasına rağmen kömür, petrol sektörlerinin, şirketlerinin adı geçmedi, son birkaç COP zirvesine kadar.
Birinci yanlışa bağlı olarak ikinci yanlışı şudur: (Saad-Filho’nundediğini kabul ederek) “karbon salımlarını azaltmaya yönelik politikaları”n uygulanmasının önündeki engel “neoliberalizm” değil, bizatihi kapitalist-emperyalist sistemdir. Sorunu neoliberalizm ile sınırlamak bir Marksist’in, hele de Marx’ın Kapital’i kitabını yazan bir akademisyenin ağzından çıkabilecek bir şey olamaz. Hele ki, Marx’ın Ekolojisi’nin yayınlanması üzerinden 16 yıl geçtikten sonra.
Saad-Filho, emperyalizmin adını dahi anmıyor
Dünyadaki “çoklu krizler”den neoliberalizmi sorumlu tutup, post-keynesçilikten kamulaştırmalara, küçülmeciliğe kadar bir dizi programlar önerenler o kadar çok ki! Bu noktada da iki sihirli kavram var. Biri alternatif yok, diğeri sürdürülebilirlik! Evet şu anda kapitalizmin sonunu getirip alternatifini, sosyalizmi getirecek bir hareket yok. Ama egemenler “sürdürülebilir kapitalizm” de istemiyor ya da onlar için sürdürülebilir kapitalizm, tam da “kriz”leri yeni teknolojiler, karlı yatırım alanları, yeni pazarlar kurma ve buna bağlı yasal düzenlemelerle rakiplerini ekarte etmenin bir fırsatıdır. Yani sürdürülebilir kapitalizm, tepeden tırnağa boldezer gibi çalışan bir kapitalizmdir. Ve bunun için savaş çıkarıyorlar, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonraki en büyük savaş bütçelerini oluşturuyorlar, yeni faşist hareketleri pohpohluyorlar, tekno-oligarkların sahibi olduğu yapay zeka ile kumanda edilen silahlar geliştirerek Rusya’ya, İran’a saldırıyorlar, Çin’e saldırmak için kuşatma stratejisi uyguluyorlar.
Ama zaten bizim “Marksist iktisatçı” Saad-Filho’nun lugatında “emperyalizm” diye bir kavram yok! ABD emperyalizminin her türlü vahşetine maruz kalmış bir ülkenin, bir kıtanın marksistinin emperyalizmin varlığını es geçmiş olması inanılmaz bir şeydir. “Gelişmiş Kapitalist Ekonomiler” ve “Gelişmekte Olan Ekonomiler” var. Ve Saad-Filho, “İlerici Kalkınma Politikaları”nı da GOE ülkelerine öneriyor. Neden? Saad-Filho, “küresel ısınma ve neoliberalizmden kaynaklanan zorluklarla karşı karşıya gelen” GOE’lerden “orta gelirli ülkeler”in dünya ekonomisinin en dinamik merkezleri oldukları için küresel ekonomiyi de dönüştürme ve “küresel Kuzey’i de aynı yolu izlemeye zorlama konusunda örnek teşkil” edebilecek kaynak ve kabiliyete sahipler, diyor! GOE için, “düşük sermaye stokları, eskimiş teknolojiler, verimliliği daha düşük bir eğitim ve beceri kazandırma süreci gibi birçok olumsuzluğun yükü altında olması”dan dolayı “düşük verimliliğe ve düşük gelirlere yol açar” diyor.
Saad-Filho’nun kitabı baştan sona bir fecaat. Kitap üzerine yazmaya devam edeceğim, zira egemenlerin emrindeki milyonlarca ideolog, akademisyen, gazetecinin kapitalist emperyalist sistemin yarattığı “acil durum”dan yine kapitalizm dışında bir çıkış olmadığına ikna etmeye çalışırken bir de içimizden birilerinin bu koroya katılması kabul edilebilir bir şey değil. Bu yüzden Saad-Filho’nun (ve hayatımızı cehenneme çeviren kapitalist barbarlığa karşı devrimci seçenekler kategorik olarak dışlayan) yaklaşımı ve önerileri üzerinde titizlikle durulması gerekir.
Ama şimdilik burada ara vermem gerekiyor. 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 11. Yılı. Türkiye ve Kürdistan halklarına yönelik yapılan bu en büyük katliamda kaybettiğimiz canlarımızı anıyoruz. Mustafa Suphi Vakfı’nda da bugün (11 Ekim Pazar) belgesel gösterimi, fotoğraf sergisi açılışı olacak. Koca İstanbul’da katliamla ilgili mezar başı anmalar, Kadıköy’deki yürüyüş ve basın açıklaması dışında başka bir etkinlik yapılmıyor. Bu bana inanılmaz bir durum gibi geliyor. Ankara’da birçok kurum çok değişik etkinliklerle bir hafta boyunca katliamı değişik boyutları ile gündeme getirirken İstanbul’da böyle bir şey kabul edilebilir olmaması lazım. Katliamın acısı sadece “bizim ev”in içine hapsolmuş durumda. Oysa Suruç, Ankara katliamları ile bu Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı Sistemi kuruldu. İşçiyi asgari ücrete tabi kılan, emeklileri diri diri mezara gömen, gazeteciliği “kamuoyunu yanıltma” olarak yasaklayan, kayyum atayan, Saray’daki ofislerle memleketi parsel parsel şirketlere satan, fonlar, ihalelerle soyan, halkın mal varlığına çöken bu sistem böyle kuruldu. Evin dışındakilere de bu gerçeği anlatmak için çok daha fazla çabaya ihtiyaç var.













