Daron Acemoğlu liberalizmi yeniden elden geçirerek işçi sınıfını mı, yoksa sistemi mi kurtarmaya çalışıyor? Yeni kitabında “işçi sınıfı liberalizmi” öneriyor. Teknoloji tekelleri denetlensin, demokrasi güçlensin, işçiler yaratılan refahtan daha fazla pay alsın, siyasetin dışında kalmasın diyor. Bunların kötü şeyler olduğunu söylemek mümkün değil. İşçinin daha iyi ücret alması, sendikanın güçlenmesi, büyük şirketlerin biraz olsun denetlenmesi elbette önemlidir. Ama insanın aklına şu geliyor: Acemoğlu kapitalizmin yarattığı sorunu mu çözmek istiyor, yoksa bozulan düzeni yeniden işler hale mi getirmeye çalışıyor?
Althusser’in ideoloji üzerine söyledikleri burada işe yarıyor. Devlet yalnız polisle, mahkemeyle, hapishaneyle ayakta durmaz. İnsanların yaşadıkları düzeni normal kabul etmesi de gerekir. Gramsci’nin rıza dediği şeyle Althusser’in ideoloji anlayışı burada birbirine değiyor. İşçiye, patronuyla özgürce sözleşme yapan eşit bir yurttaş olduğu anlatılır. Kâğıt üzerinde doğrudur da. Patron özgürdür, işçi özgürdür, masaya otururlar ve anlaşırlar. Ama işçinin önünde çoğu zaman iki yol vardır: Emeğini satacak ya da geçinemeyecektir. Patronun ise sermayesi, fabrikası, mülkü vardır. Bekleyebilir. İşçi bekleyemez. Bu durumda iki tarafın gerçekten eşit olduğunu söylemek biraz zor.
Acemoğlu işçinin bu masadaki gücünü artırmak istiyor. Fakat masanın kime ait olduğunu pek sormuyor. Maden yine patronun, banka yine sermayenin, teknoloji şirketi yine büyük hissedarların elinde. İşçi daha iyi ücret alabilir, daha güçlü bir sendikaya sahip olabilir, çalışma koşullarını iyileştirebilir. Bunların hepsi kazanımdır. Fakat fabrikanın sahibi değişmiyor. Üretimden doğan büyük kararları yine mülk sahibi veriyor.
Madencinin “Köle isek çıkar yasasını” diye bağırması bu yüzden önemli. Yeraltına inen o, kömürü çıkaran o, ölüm tehlikesiyle yaşayan o. Ama maden onun değil. Çalışma saatini, üretim miktarını, kazancın nereye gideceğini o belirlemiyor. “Üretenler yönetsin” dediğinde iş ücret tartışmasının dışına çıkıyor. O anda soru artık “Ne kadar zam alacağız?” değildir. “Bu maden üzerinde neden bizim sözümüz yok?” sorusudur.
İşçi daha fazla ücret istediğinde düzen onunla pazarlık edebilir. Ama mülkiyeti sorgulamaya başladığında işler değişir. “Bu fabrika neden senin?”, “Bu maden neden senin?” soruları kolay sorular değildir. İdeolojinin yetişmediği yerde devletin başka araçları devreye girer. Polis, mahkeme, yasak, tutuklama… Althusser’in anlattığı ilişkiyi bazen kitaplardan önce hayat anlatıyor zaten.
Acemoğlu daha demokratik, daha dengeli ve daha insani bir kapitalizm arıyor. Bugünkü eşitsizliklere bakınca bunun daha iyi bir düzen olacağı söylenebilir. Buna itiraz etmiyorum. Fakat değişmeyen bir şey var: Birileri üretim araçlarına sahip, büyük çoğunluk ise yaşamak için emeğini satıyor. İşçinin payını artırmak bu ilişkiyi ortadan kaldırmıyor.
Bugün yapay zekâ tartışmasında da aynı yere geliyoruz. Teknoloji milyonlarca insanın bilgisiyle, emeğiyle, verisiyle gelişiyor; sonunda birkaç şirketin malı oluyor. Sonra bu şirketlerin nasıl denetleneceğini tartışıyoruz. Denetlensinler elbette. Ama bir soru daha var: Bu kadar büyük bir toplumsal güç neden birkaç şirketin özel mülkü?
Bana kalırsa Acemoğlu işçi sınıfını kurtarmaktan çok liberalizmi yeniden ayağa kaldırmaya çalışıyor. İşçiye sistem içinde daha geniş bir alan açıyor, ama sistemin temelini yerinde bırakıyor. Madencinin söylediği ise daha sade: Üretiyorsak neden yönetmiyoruz.














