Avrupa’da Direniş Fraksiyonu’nun atraksiyonu, arkasından emperyalist dünya sisteminin generali ABD’de ve “arka bahçesi” Abya Yala ülkesi Brezilya’da Trump’ın seçim yenilgisi yeniden “ilerici” ya da “demokratik dalga” beklentisi yarattı. Elbette bu hareketler ve yeryüzüne yaydıkları sinerjinin “kelebek etkisi” vardır, olacaktır. Bunu Türkiye’deki egemenler de hissetmiş olmalı ki Erdoğan “sakın heves etmeyin, ezeriz” diyen bir açıklama yayınlamak zorunda kaldı.
Erdoğan’ın en ufak yelden grip kapmaktan korkması elbette çok gerçekçi bir korku. Hele ki –Bahadır Özgür’ün ifadesiyle- devletin ayakta kalamayacağı kadar soyulduğu fon dolandırıcılığı Saray’ın yıkılmasına bile neden olacak fay hatlarının harekete geçtiğini gösteriyor. Fon vurgunu, 1999-2002 döneminin Türkiye ekonomisinin yaşadığı çöküşe benzer bir duruma işaret ediyor. Küresel kapitalizmin işleyişinin en temel direği olan finansal piyasalardaki en ufak kırılma, bütün ekonomiyi derinden sarsıyor, yıkımlara neden oluyor. Bu emperyalizmin temel özelliği. Nitekim 1999-2002 döneminde de bankaların içi boşaltılmış, tam bir finansal soygun düzeni kurulmuştu. “2000-2001 Krizi Cumhuriyet tarihinin en büyük finansal ve bankacılık krizidir. Türkiye’ye maliyeti 20 milyar dolar olmuştur. Aslında krize müsait zemin hazırdı. Yaşanan siyasi olay patlamaya hazır bombanın sadece pimini çekmiştir. Yüksek düzeyde borç stokları, bankaların görev zararları ve bazılarının içi boşaltılmış bir bankacılık sektörü, krize hazır ortamın görünümüydü. Borsa, krizin üçüncü gününde %29 değer kaybetmiş, repo faizleri %7500’lere tırmanmıştır. Merkez Bankası’ndan 7,6 milyar dolarlık döviz çıkışı olmuş, 2001 yılında Türkiye %9,5 küçülmüştür. Enflasyon oranı %90’a yaklaşmıştır.” Şimdi Erdoğan’ın “ummadığımız isimler” açıklanmasındaki gibi o günlerden hemen akla gelen isimlerin de dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in kardeşi Şevket Demirel ve batan banka Egebank’tır. Bu krizden “çıkış” da, Dünya Bankası’ndan bir şefin –“sosyal demokrat” Kemal Derviş- Türkiye ekonomisinin başına atanarak 25 yıllık AKP iktidarını getiren Kemal Derviş Programı adıyla bilinen “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” “15 günde 15 yasa” ile hayata geçirilmişti.
Fon vurgunun ekonomik maliyeti tam olarak bilinmiyor, bilgiler gizlendiği için. Açıklandığı kadarıyla 110 milyar dolarlık bir vurgun. Beş yüz bine yakın yatırımcının parası çalınmış. Elbette bu beşyüzbin tekil yatırımcı da tek başına değil, bir ekonomik siyasi çarkın parçası ve zaten olay da bu çarkın parçalanması. Aynı şekilde vurgunu yapan “ummadık isimler” listesini de gizleniyor. Fakat AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile Bakanı’nın ve finansal sistemdeki temel kurumların yönetici kadroların tutuklanması olayın büyüklüğü ve özellikle de AKP’nin içinde ne kadar büyük bir çatışmaya neden olduğunu gösteriyor.
Fon krizi, “boş tencereler”in iktidar devirdiği gibi, iktidar devirir beklentisi yaratmış durumda. Trump’ın seçim başarısızlığı da bu beklentiyi pekiştiriyor. Ne de olsa AKP’ye meşruiyeti onlar veriyordu. Fakat tablo bu kadar umurvar mı? İç cephede durum nasıl gözüküyor.
İç siyasetin uzun zamandır AKP-CHP/YP arasında seçim odaklı iktidar kavgasına kilitlendiğini görüyoruz. Erdoğan’ın yerine İmamoğlu projesi, Suriye’deki dolayısıyla Ortadoğu’daki ABD-Rusya dengesinin ABD lehine bozulması ve AKP’nin hemen Beyaz Saray’a gidip Trump’ın çizgisine girmesi ile birdenbire rafa kaldırıldı ve İmamoğlu şahsında CHP/YP belediyelerine operasyon dalgası başlatıldı. Aynı zamanda da CHP/YP ile “kent uzlaşısı” yapan DEM Parti ve Kürt siyasal hareketine karşı da “çözüm süreci” başlatılarak “bekleme koridoru”na alma planı devreye sokuldu. Fakat ne İmamoğlu ile Ö. Özel teslim oldu ne de Kürt halkının sisteme güveni sağlanabildi. İki operasyon da çözümsüzlükten başka bir çözüm getirmedi.
Seçim odaklı kavgadan ne AKP zaferle çıkabilir, ne de Yeni Parti. Hileli bir seçim zaferi de AKP’yi iktidarda kalmaya yetmeyebilir çünkü Erdoğan yaşlanmış, sağlığı bozulmuş, atadığı güvenlik bürokrasisinin ve Saray danışmanlarının kontrolünü kaybetmeye başlamıştır. Elindeki olağanüstü yetkilere dayanarak iktidarını sürdürmeye, ailesini ve kendisinin de içinde bulunduğu oligarşik sermayeyi koruma amaçlı savunma konumuna çekilmiştir. Hem devlet içindeki klikler hem de AKP içindeki fraksiyonlar Erdoğan sonrasına hazırlanmakta ve aralarında iktidar amaçlı çatışmalara girişmektedirler.
Erdoğan’ın rakibi İmamoğlu’nu tasfiye amacıyla başlattığı operasyonlar ve tutuklamalar kontrolden çıkmış, giderek her sınıftan, zümreden, farklı meslekten, farklı hayat tarzlarını ve farklı cinsiyet bireylerini, laiklerden İslami cemaatlere, uyuşturucu kurbanlarından uyuşturucu satıcılarına kadar en geniş çevreleri ve nihayet fon vurgunu ile birlikte iktidar partisini bile hedefe alan kaotik bir karakter kazanmıştır. Yeni Parti ise giriştiği hiçbir işi sonuna kadar götürme cesareti göstermediği gibi, her gün birkaç kişinin AKP’ye transferi, Sarıgül olayı gibi olguların da böyle bir niteliğe sahip olmadığı ortaya çıkmıştır.
AKP-Yeni Parti iktidar kavgası neredeyse on yılı bulmak üzere olan kapitalist ekonomik krizin yeni evresinde işçi sınıfını, emekçileri ve emeklileri, hatta ilk okul çocuklarını bile açlığa mahkum ederek derinleştirmiştir.
İki parti arasındaki iktidar kavgası Öcalan’ın başlattığı savaşı sonlandırma ve Kürt sorununda çözümün yolunu demokrasiyle aşma amaçlı müzakere sürecini çıkmaza sokmuştur. Erdoğan iktidarda kalabilmek için müzakere sürecini araçsallaştırmakta, Çerçeve Yasayı silahsızlandırma ve tasfiye ile sınırlandırarak uygulanamaz hale getirmiş bulunmaktadır. Bu da Kürt özgürlük hareketinin silahlı mücadeleye son vermesine rağmen savaş tehlikesini doğurmaktadır.
İki parti arasındaki seçim odaklı iktidar kavgası AKP’yi de Yeni Parti’yi de farklı düzeylerde ciddi biçimde zayıflatmış, her iki parti giderek iktidar alternatifi olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. Boşluğu, örnek olsun diyerek AKP adına Hakan Fidan’ın mı yoksa Yeni Parti adına Mansur Yavaş’ın mı dolduracağı siyasi gündemin merkezine oturmuştur.
Son olarak, Ankara’da yapılan NATO Zirvesinin gizli anlaşma metninde olduğu ortaya çıkan Mekke İttifak’ı ile Türkiye ABD, İngiltere ve İsrail eksenine kapılanmıştır. Mekke İttifakı daha şimdiden Türkiye’yi Yemen ve İran savaşlarının eşiğine getirmiştir.
Tablo adeta 12 Eylül öncesi “sağ-sol çatışması” atmosferi yaratılmaya çalışıldığını andırmaktadır. Bu havayı nasıl dağıtacağız? Direniş Fraksiyonu’nun ve sosyalist hareketin önünde kritik bir soru olarak bu var. Yeniden ABD’den “ilericilik”, “demokrasi rüzgarı” beklentisi artık naiflikten öte traji-komik bir durum olacaktır. Dünya Savaşı hazırlıkları ve bu doğrultuda “illiberalizm”, merhametli monarşi”, Plantir Manifestosu, savaş bütçeleri, nükleer silahlanma, dünya kapitalist sistemin gelişimine çözüm arayışlarının ifadesidir. Bu noktada Batı sermaye oligarşisinin Rusya ve Çin’i yenerek küreselleşmeyi tamamlamaya kararlı oldukları da açıktır. Bu yüzden Avrupa’da bir devrim olmadıktan sonra oradan bir demokrasi etkisi beklemek gerçek dışıdır. Ne yapacaksak kendimiz yapacağız. Bir yol bulacağız ya da…













