“Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz Bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesinkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız.”
Bugün içinde bulunduğumuz “interregnum”da bu teorik karanlık içinde strateji-taktik tartışması yapıyoruz. Bu aslında bir yapısal kriz yaşadığımızın başka türlü bir ifadesidir. “Yapısal kriz”, “interregnum”un öznel boyutudur, öznedeki marazi sonuçlarından biridir. Eski dönemin koşullarına göre yapılanmış öznelerin yeni tarihsel koşullara uyum sağlayamaması, hatta onlarla çelişkiye düşmesidir. “Yeni”nin doğuşunu tamamıyla öznenin faaliyetine bağlamak idealizmdir. Fakat nesnel koşullardaki yeniliğin kavranması için de düşünsel olarak çalışmak gerekir. Düşünce alanındaki çalışma ile özne, teori, program, strateji ve örgüt sorunlarında yeni tarihsel dönemin devrimci ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde kendisini dramatik tarzda dönüştürmelidir.
Daha önce de söylendi, çeyrek yüzyıldır kesintili olarak süren halk hareketleri ve isyanları, taktiksel kazanımlar elde etse de kesin bir zafer elde edemedi. Dahası, taktiksel olanın ötesinde, stratejik olarak neyin bir zafer olacağına dair bir kavrayışa da sahip değildi bu isyanlar. Şunu düşünün: İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher tarafından popülerleştirilen ve neoliberal politikaları savunan “TINA – There Is No Alternative” (Başka alternatif yok) anlayışına doğrudan bir karşı duruş olarak çeyrek asırdır “başka türlü bir dünya mümkün” diyoruz ve dilimizde buna benzer o kadar belirsiz isim tamlaması var ki!
Geçen yüzyılda ise tam tersi idi; devlet iktidarını yıkmak ya da ele geçirmek bir zaferdi. 1917’den son devrim sayılabilecek 1979’daki Nikaragua’daki Sandinist Devrimi’ne kadar zaferin anlamı da, zaferi gerçekleştirmenin yolu (gerilla mücadelesi ve kent merkezli işçi ayaklanmaları), örgüt biçimleri (merkeziyetçi gerilla örgütleri ve işçi partileri) de netti. 1968 İsyanları, ardından “yıkıcı 1970’ler”le birlikte, Batı’dan başlayarak “çevre”ye doğru, “Leninist parti” ya da “fokocu gerillacılık” anlayışlarının aşılması gerekliliğine dair çıkışlar kendini göstermeye başladı. (Bu yılların, Foucault’un gösterdiği gibi, neoliberal ekonominin ve biyopolitik yönetselliğin inşasının başladığı yıllar olması da dikkati nazariyemizdedir.) Bu çıkışların, belki de arayış demek daha doğru, sonuçta Marksizmi, komünizmi aşındıran bir etkisi olması, çıkış nedenlerinin masumiyetini, hatta doğruluğunu ortadan kaldırmaz elbette. Ama 1970’lerden beri -kimi ülkelerde sosyalist partilerin kendi tarihlerinin en kitlesel hâle geldikleri yükselişler yaşanmasıyla birlikte- Marksizmin, komünist hareketin gerilediği konusunda neredeyse hemfikirlik vardır.
1970’li yılların “yıkıcı” tepkisi, SBKP’nin “seksiyonları” olmanın ötesine geçemeyen, bürokratikleşen, hantallaşan, dogmatikleşen komünist partilere ve komünist birey tipine karşıydı. “Köylü” Mao’nun kentli Avrupalı komünistler üzerindeki etkisi ya da Güney Amerika’daki gerilla hareketlerinin prestiji böyle bir ortamda ihya oldu.
Bürokratizm, dogmatizm vb. eleştirileri ve pratikçiliğe vurgu ile popülerleşen bu hareketler, düşünsel altyapısı ve strateji-taktik bağlamı inşa edilen bir devrim ve iktidar bilinci oluşturamadı. Bu açıdan meraklı okur, Gerilla Bilanço Çıkarıyor kitabını okuyabilir. Türkiye’deki devrimci hareket de benzer bir mayalanmayla oluşmuştur. Karl Marx’ın, Gotha Programı üzerine Wilhelm Bracke’ye yazdığı “İleriye doğru atılan her adım(ın), her gerçek ilerleme(nin), bir düzine programdan daha önemli(dir)” sözünün motto olduğu bir dönemdir. “1971 Atılımı” ya da “çıkışı” olarak adlandırılan, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş ile simgelenen bu “atılım/çıkış” da “zinde güçler”den, ordudan medet uman, parlamenter yoldan sosyalizme geçişi savunan sosyalist hareketin eylemli eleştirisidir.
Bu “atılım/çıkış”lara aynı düzeyde bir teorik temel eşlik etmiyordu. (Bir söyleşide Ertuğrul Kürkçü tarafından anlatılan, Çayanların Hikmet Kıvılcımlı’dan teorik önderlik talebinde bulunmalarını, onların da bu durumlarının bilincinde olduklarının bir delili olarak görebiliriz. M. Sinan Mert’in şu sözlerinde de haklılık vardır: Kıvılcımlı 1971 devrimciliğinin bütün doğum sancılarına eşlik etti, onunla beraber neredeyse bütün gelişim kertelerinde yol yürüdü… Mahir Çayan ve THKP-C’nin Mihri Belli’den kopuşmasında Kıvılcımlı’nın Devrim Zorlaması eleştirisinin önemli bir rol oynadığı bilinir ve Kesintisizler’de ana yönelişlerdeki farklılıklara rağmen detaylarda Kıvılcımlı’nın izleri bol bol görülür.[1]) Yine de özellikle Çayan’ın ve Kaypakkaya’nın “olağanüstü sayıda konu üzerine kısa, özlü ve son derece iddialı değerlendirmeler” içeren yazıları, kendi kuşaklarının ve 1974 sonrasının genç kuşakları için “adeta kafalardaki her soruya cevaplar sunan dev bir teorik birikimi ifade eder.”[2]
Bu teorik birikimin “dev” olmadığını elbette biliyoruz. Kısacık ömürlerinin birkaç yıllık dönemlerinde -hem de “en uzun koşu”nun, “en güzel yüz metresini”, “en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak”, “en hızlı” koştukları günlerde- Marksizmi, dünya devrim deneyimlerini, Türkiye’nin toplumsal düzenini incelediler, kendilerine bir devrimci yol belirlediler. Onların koşusunun trajik sonunun en temel nedenlerinden biri teorik birikimlerinin, Marksizme hâkimiyetlerinin sınırlılığıdır. 1970’lerden bu yana da devrimciliğin Aşil topuğu olan teori ile pratik ilişkisinde teori tarafının sürekli gerilemesine tanık olduk.
Örneğin Fatsa, Kızıldere’nin özeleştirisidir denmiştir ama Fatsa’nın bir teorisi ve programı hâlâ yoktur. İbocu gelenek, bugüne kadar yeni bir “Kürecik Raporu” yazmadan gelmiştir. (Bu geleneğin bir parçasının 2010 sonrasında “yarı feodal yarı kapitalizm” tezini ancak terk ettiğini belirtelim.) 12 Eylül yenilgisi, ardından SSCB’nin dağılması ile küresel olarak estirilen “postmodernizm” fırtınası, teorik yetersizlikleri ile arayış içinde olan sosyalist hareketlerin üzerinde oldukça etkili oldu. Bu dönemde de pratik devrimcilik, sanat, felsefe, edebiyat, bilim alanlarında üretilemedi. “Tartışma süreçleri” genel bir okuma, tartışma seferberliği yaratsa da teorik derinleşmeden çok pratik hedeflerin zamanına göre ayarlandı. Ortaya konan sorunlara dair -ne “reel sosyalizm”in yenilgisi, ne sınıfın ve sınıf ilişkilerinin değişen yapısının yarattığı “sendikal kriz”, ne de yeni parti/örgüt formlarına dair- teorik cevaplar üretilmedi.
Bugün içinde bulunduğumuz “interregnum”da bu teorik karanlık içinde strateji-taktik tartışması yapıyoruz. Yakın tarihimiz hakkında bile bazı konular yeni aydınlanıyor. TKP öncesi sosyalist köklerimizi, Paramazları, Rum ve Yahudi sosyalistleri yeni keşfettik. Bir süredir 1908-1924 “burjuva devrim süreci” üzerine yapılan yeni tartışmalar, bu alandaki teorik ve ampirik bilginin ne kadar eksik olduğunun tersten bir kanıtı. Diğer taraftan “Cumhuriyet’in kazanımları” söyleminin bu kadar alıcısının olması ise teorik geriliğin reel siyasetteki bir yansımasıdır. Hepsinden önemlisi, devrim programını, stratejisini, taktiğini, kısaca her şeyini değiştirecek bir durum ile karşı karşıyayız: Kürt sorunundaki bölgesel gelişmeler, “barış ve demokratik toplum süreci”. Ve de “dünya savaşı”nın gelişimi.
İnterregnumdan çıkış, yapısal krizi aşmak, bir yeniden yapılanma demektir. Kürt hareketi bunu yapıyor. Teorisini, programını oluşturdu, örgütünü yaratmak için çabalar sürüyor. Fakat sosyalist harekette henüz bu yönlü bir çaba yok. Biz, bir kez daha, hiç hazırlıksız yakalandık, fırtınaya. Fakat bu kıştan sağ çıkabilmemiz için tez zamanda başlamak gerekiyor.
Dipnotlar
[1] https://sendika.org/2022/11/kivilcimliyla-60lardan-gunumuze-bakmak-m-sinan-mert-karsi-mahalle-669961
[2] Aydınoğlu, E. (2007), Türkiye Solu (1960-1980), Versus, İstanbul, s. 310.














