Türkiye, yalnızca bir siyasal iktidar değişimi tartışmasının değil, devlet-toplum ilişkilerinin, yurttaşlık anlayışının, Kürt sorununun ve demokratik siyasetin geleceğinin yeniden ele alındığı tarihsel bir eşikten geçmektedir. Uzun yıllara yayılan çatışma, inkâr, güvenlikçi politikalar ve siyasal kutuplaşmanın yarattığı toplumsal tahribat, mevcut sorunların eski yöntemlerle çözülemeyeceğini açık biçimde ortaya koymuştur.
27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, bu açıdan yalnızca çatışmasızlığa ilişkin bir çağrı olarak değil, siyasal sorunun demokratik yöntemlerle çözümünü ve toplumun yeniden örgütlenmesini gündeme taşıyan stratejik bir çerçeve olarak ele alınmalıdır.
Bugün temel sorun, yalnızca silahların susması değildir. Asıl mesele, çatışmayı üreten siyasal, hukuki ve toplumsal zeminin demokratik bir dönüşümle aşılmasıdır. Kalıcı barış ancak demokratik siyasetin güçlendirilmesi, eşit yurttaşlığın güvence altına alınması, Kürt sorununun demokratik çözümünün sağlanması ve toplumun kendi geleceği üzerinde söz ve karar sahibi olmasıyla mümkün hale gelebilir.
Bu nedenle barış, devlet ile toplum arasında kurulacak geçici bir uzlaşma değil; yeni bir toplumsal ve siyasal yaşamın kurucu zemini olarak değerlendirilmelidir.
BARIŞI BEKLEMEK DEĞİL, BARIŞI TOPLUMSAL OLARAK İNŞA ETMEK;
Komünistler açısından barış, savaşın sona ermesinden ibaret değildir. Barış; siyasal eşitlik, demokratik özgürlük, toplumsal adalet ve halkların kendi kimlikleriyle özgürce yaşayabilmesinin maddi ve hukuki koşullarının yaratılmasıdır.
Bu nedenle barışı yalnızca devletin atacağı adımlara bağlayan anlayış, toplumu siyasetin nesnesi haline getirir. Oysa kalıcı barışın güvencesi, demokratik ve örgütlü toplumun kendisidir.
Barışın toplumsallaşması; işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, Kürtlerin, Alevilerin, farklı inanç ve kimliklerin demokratik örgütlenmelerinin güçlendirilmesiyle mümkündür. Barış, toplumun kendi iradesini örgütleyebildiği ölçüde kalıcılaşır.
Bu bakımdan komünistlerin görevi, barışı yalnızca savunmak değil, barışın toplumsal, siyasal ve örgütsel zeminini inşa etmektir.
DEMOKRATİK ULUS: TEKÇİLİĞE KARŞI EŞİT VE GÖNÜLLÜ BİRLİK;
Demokratik Ulus kavramı, ulusu etnik ve dinsel homojenlik üzerinden tanımlayan klasik ulus-devlet paradigmasına karşı, farklı halkların, kimliklerin ve inançların eşitlik temelinde ortak yaşamını esas alan siyasal-toplumsal bir perspektiftir.
Buradaki temel mesele, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin demokratik koşullarının yaratılmasıdır.
Kürt sorununun tarihsel arka planında da bu tekçi anlayışın belirleyici sonuçları bulunmaktadır. Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürel varlığının uzun dönemler boyunca güvenlik ve bölünme ekseninde değerlendirilmesi, sorunun siyasal niteliğini daha da derinleştirmiştir.
Demokratik Ulus perspektifi, bu tarihsel çıkmazı başka bir toplumsal ilişki biçimiyle aşmayı hedefler: inkâr yerine tanıma, tekçilik yerine çoğulculuk, zorunlu birlik yerine gönüllü birlik, merkeziyetçilik yerine demokratik katılım.
Dolayısıyla Demokratik Ulus, yalnızca Kürt halkının değil, Türkiye’deki bütün halkların ve toplumsal kesimlerin eşit ve özgür ortak yaşamının teorik ve politik zeminidir.
DEMOKRATİK CUMHURİYET: EŞİT YURTTAŞLIK VE DEMOKRATİK HUKUK;
Demokratik Ulus’un siyasal karşılığının önemli bir boyutu Demokratik Cumhuriyet perspektifidir.
Demokratik Cumhuriyet, Cumhuriyetin demokratikleşmesini yalnızca seçim mekanizmalarının geliştirilmesiyle sınırlamaz. Devletin hukukla sınırlandırılması, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması, farklı kimlik ve inançların eşit kabul edilmesi, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve siyasal karar süreçlerinin toplumun katılımına açılması bu dönüşümün temel unsurlarıdır.
Burada cumhuriyet ile demokrasi birbirinden ayrılmaz iki alan olarak ele alınmalıdır. Cumhuriyetin demokratik niteliği, yurttaşların yalnızca hukuken eşit sayılmalarıyla değil, bu eşitliği siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşamda fiilen kullanabilmeleriyle ölçülür.
Bu nedenle Demokratik Cumhuriyet, mevcut devlet yapısının yalnızca yönetim biçimini değiştirmekten ibaret değildir. Devlet-toplum ilişkisinin yeniden tanımlanmasını ve siyasetin toplum üzerindeki tahakküm aracı olmaktan çıkarılarak toplumun demokratik iradesinin kurumsal ifadesi haline gelmesini gerektirir.
DEMOKRATİK TOPLUM: YASAL DÜZENLEMEYİ AŞAN TOPLUMSAL ÖZNE;
Demokratik toplum yalnızca demokratik yasaların çıkarılmasıyla kurulamaz.
Yasa, demokratik dönüşümün hukuki çerçevesini oluşturabilir; fakat toplumun demokratikleşmesi, insanların kendi yaşam alanlarında örgütlenmesi ve karar süreçlerine katılmasıyla gerçekleşir.
Bu nedenle demokratik toplumun inşası, aşağıdan yukarıya doğru gelişen sürekli bir örgütlenme sürecidir.
Mahallede, köyde, fabrikada, işyerinde, okulda, üniversitede, belediyede, sendikada, meslek örgütlerinde, kadın ve gençlik örgütlenmelerinde, kültür ve inanç alanlarında demokratik katılım mekanizmaları oluşturulmadan demokratik toplumdan söz etmek eksik kalır.
Demokratik toplumun temel ölçüsü, toplumun kendi yaşamını ne ölçüde tartışabildiği, karar alabildiği ve aldığı kararları uygulayabildiğidir.
Bu nedenle örgütlenme, demokratik toplumun yalnızca aracı değil, doğrudan kurucu unsurudur.
KOMÜNİSTLERİN TARİHSEL SORUMLULUĞU: ELEŞTİRİDEN İNŞAYA;
Komünistler açısından içinde bulunduğumuz dönemin temel sorusu, yalnızca yaşanan gelişmeler karşısında hangi politik tutumun alınacağı değildir. Daha önemli soru, tarihsel dönüşümün hangi toplumsal güçlerle ve hangi örgütsel perspektifle karşılanacağıdır.
Komünist hareketin tarihsel birikimi, sınıf mücadelesini demokratik özgürlüklerden, halkların eşitliğinden ve enternasyonal dayanışmadan koparmamayı gerektirir.
Bugün bu yaklaşım, Kürt sorununun demokratik çözümü ile emekçilerin sınıfsal mücadelesi arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.
Kürt sorununun demokratik çözümü ile işçi sınıfının mücadelesi birbirinden kopuk iki ayrı gündem değildir. Çünkü inkâr ve güvenlikçi siyaset, yalnızca kimlikler üzerinde değil, emek, örgütlenme ve demokratik haklar üzerinde de baskı yaratmaktadır.
Bu nedenle komünistlerin görevi, Kürt halkının demokratik haklarını savunurken sınıfsal perspektifi terk etmek değil; sınıf mücadelesini halkların eşitliği, demokratik özgürlükler ve ortak yaşam perspektifiyle bütünleştirmektir.
Yeni dönemin komünist siyaseti, yalnızca itiraz eden değil, çözüm üreten; yalnızca eleştiren değil, örgütleyen; yalnızca mevcut sistemi teşhir eden değil, alternatif toplumsal ilişkileri bugünden kurmaya başlayan bir siyaset olmak zorundadır.
BARIŞ SÜRECİNİN ÖZNESİ TOPLUM OLMALIDIR;
Barış ve Demokratik Toplum sürecinin kalıcılaşması, yalnızca siyasal aktörlerin iradesine bırakılamaz. Toplumun bütün kesimlerinin sürece dahil olması ve demokratik mekanizmaların güçlendirilmesi gerekir.
Bu nedenle süreç, kapalı kapılar ardında yürütülen dar bir siyasal pazarlık olarak değil, toplumun geleceğini ilgilendiren geniş kapsamlı bir demokratik dönüşüm süreci olarak ele alınmalıdır.
Meclis’in, demokratik siyasetin, yerel yönetimlerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik örgütlerinin, sivil toplumun ve farklı toplumsal kesimlerin sürece katılımı demokratik meşruiyetin güçlenmesi açısından önem taşımaktadır.
Kalıcı çözümün temel güvencesi, toplumun sürecin seyircisi değil, doğrudan öznesi olmasıdır.
Bu nedenle barış masada başlar; fakat toplumda kökleşir.
BİRLİK, YASALLIK VE YENİLENME
Yeni dönemin siyasal ihtiyacı, farklı toplumsal ve siyasal güçlerin kendi özgünlüklerini koruyarak demokratik ortaklık zemininde buluşabilmesidir.
Birlik, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Birlik; farklılıkların eşitlik temelinde birbirini dışlamadan ortak bir demokratik gelecek kurabilmesidir.
Bu perspektif, komünistler açısından yeni bir siyasal yenilenmeyi de zorunlu kılmaktadır.
Geçmişin deneyimleri ne reddedilmeli ne de sorgulanamaz doğrular haline getirilmelidir. Tarihsel birikim eleştirel biçimde değerlendirilmeli; yanlışlardan öğrenilmeli, doğru deneyimler günün koşullarında yeniden üretilmelidir.
Bugünün görevi, geçmişin siyasal biçimlerini tekrar etmek değil, geçmişten öğrenerek yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek bir örgütlenme ve mücadele tarzı geliştirmektir.
Bu nedenle yenilenme, yalnızca kadro veya örgütsel biçim değişikliği değildir. Yenilenme; zihniyetin, siyasetin, örgütlenmenin, çalışma tarzının ve toplumla kurulan ilişkinin yeniden ele alınmasıdır.
SONUÇ: GELECEĞİ BEKLEMEK DEĞİL, DEMOKRATİK GELECEĞİ İNŞA ETMEK;
Türkiye’nin önündeki tarihsel mesele, yalnızca çatışmalı bir dönemi sona erdirmek değildir. Asıl mesele, çatışmayı üreten siyasal ve toplumsal ilişkilerin yerine demokratik bir yaşam düzeninin geçirilmesidir.
Demokratik Ulus, halkların ve toplulukların eşit ve gönüllü birlikteliğinin toplumsal zeminini;
Demokratik Cumhuriyet, bu birlikteliğin eşit yurttaşlık, hukuk ve demokratik siyaset temelindeki siyasal çerçevesini;
Demokratik Toplum ise bütün bunları gündelik yaşamda gerçekleştirecek örgütlü toplumsal özneyi ifade etmektedir.
Bu üç alan birbirinden koparıldığında demokratik dönüşüm parçalanır. Birlikte ele alındığında ise yeni bir toplumsal yaşam perspektifinin maddi ve siyasal zemini ortaya çıkar.
Komünistlerin tarihsel sorumluluğu tam da burada belirginleşmektedir.
Barışı savunmak yetmez; barışın toplumsal güvencesini örgütlemek gerekir.
Demokrasiyi talep etmek yetmez; demokratik ilişkileri bugünden kurmak gerekir.
Eşitliği savunmak yetmez; eşitliği örgütlü yaşamın ilkesi haline getirmek gerekir.
Demokratik toplumu tarif etmek yetmez; onu mahallede, işyerinde, yerel yönetimde, örgütte ve gündelik yaşamın bütün alanlarında inşa etmek gerekir.
Bugün ihtiyaç duyulan komünist siyaset, geçmişin sloganlarını tekrarlayan değil, tarihsel koşulları çözümleyen; toplumsal çelişkileri doğru okuyan; halkların demokratik iradesini, emekçilerin örgütlü gücünü ve demokratik siyasetin olanaklarını ortak bir mücadele perspektifinde buluşturan bir siyasettir.
Çünkü tarih, yalnızca eleştirenlerin değil, alternatif toplumsal ilişkileri kurma cesaretini ve sorumluluğunu gösterenlerin mücadelesiyle değişir.
Önümüzdeki görev açıktır:
Barışta ısrar etmek.
Kürt sorununun demokratik çözümünü savunmak.
Demokratik Ulus perspektifini büyütmek.
Demokratik Cumhuriyet’i eşit yurttaşlık temelinde geliştirmek.
Demokratik Toplum’u aşağıdan yukarıya örgütlemek.
Emekçilerin sınıfsal mücadelesini halkların demokratik birliğiyle buluşturmak.
Ve bütün bunları yalnızca söylem düzeyinde bırakmadan, somut bir inşa pratiğine dönüştürmek.
Bugün tarihsel sorumluluk, geleceğin nasıl olması gerektiğini söylemekten daha fazlasını gerektiriyor.
Geleceğin demokratik toplumunu bugünden kuracak iradeyi, örgütü ve mücadeleyi yaratmak gerekiyor.
Çünkü barış yalnızca savaşın yokluğu değil; halkların özgürce ve eşit yaşayabildiği yeni bir toplumsal düzenin başlangıcıdır.
Demokratik Ulus ortak yaşamın ufku, Demokratik Cumhuriyet siyasal güvencesi, Demokratik Toplum ise bu geleceği kuracak toplumsal öznenin kendisidir.














