Kansu Yıldırım, Evrensel’de yayımlanan “AKP döneminde Türkiye kapitalizminin jeoekonomik yeniden yapılanması ve emperyalizm” başlıklı yazısında, Türkiye kapitalizminin son 25 yıldaki dönüşümünü değerlendirdi.
AKP’nin 2002’de başlayan iktidarının yalnızca bir hükümet değişikliği ya da neoliberal politikaların farklı bir siyasi aktör tarafından sürdürülmesi biçiminde ele alınamayacağını belirten Yıldırım, bu dönemde sermaye birikiminin ölçeği ve mekânsal örgütlenmesiyle birlikte rejimin de dönüştüğünü ifade etti.
Yıldırım, Türkiye’nin yalnızca üretim ve ihracat kapasitesini artırmadığını; üretim, dolaşım, enerji, finans ve güvenlik ağlarının birbirine bağlandığı yeni bir jeoekonomik konum kazandığını belirtti. Devletin kurumsal ve hukuksal yapısının da bu dönüşüm doğrultusunda yeniden düzenlendiğini kaydetti.
DÜNYA KAPİTALİZMİNE BAĞIMLILIK DERİNLEŞTİ
Yazıda, Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılasının 2002’de 238,7 milyar dolardan 2025’te yaklaşık 1,6 trilyon dolara çıktığı belirtildi. Aynı dönemde mal ihracatının 36,1 milyar dolardan 273,4 milyar dolara, hizmet ihracatının ise yaklaşık 14 milyar dolardan 122,6 milyar dolara yükseldiği aktarıldı.
Bu büyümenin Türkiye’nin dünya ekonomisindeki ağırlığını artırdığını belirten Yıldırım, ihracattaki yükselişin bağımlılıktan kurtuluş anlamına gelmediğini vurguladı. Üretimin dış pazarlara, ithal ara mallara, enerjiye, teknolojiye ve dış finansmana bağımlılığının daha karmaşık bir hâl aldığını ifade etti.
“KORİDOR KAPİTALİZMİ” TANIMI
AKP döneminde lojistiğin ekonomik stratejinin merkezine yerleştiğini belirten Yıldırım, ortaya çıkan yapıyı “koridor kapitalizmi” olarak tanımladı.
Yıldırım’a göre bu model, sermaye birikiminin yalnızca üretim alanlarının genişlemesine değil; ticaret, enerji, finans ve mal akışlarının geçtiği stratejik güzergâhların denetlenmesine ve işletilmesine dayanıyor.
Bölünmüş yollar, otoyollar, demiryolları, limanlar, havaalanları ve enerji hatlarının yalnızca altyapı yatırımları olmadığını kaydeden Yıldırım, bu projelerin sermayenin dolaşımını hızlandırdığını ve yeni rant alanları yarattığını ifade etti.
Orta Koridor ile Irak Kalkınma Yolu projelerini bu dönüşümün güncel örnekleri arasında gösteren Yıldırım, Türkiye’nin farklı ülkelerde üretilen malların, enerjinin ve sermayenin dolaşımında merkezi bir konum kazanmaya çalıştığını belirtti.
TÜRKİYE’YE “ARA JEOEKONOMİK GÜÇ” TANIMI
Türkiye’nin ne merkez kapitalist ülkelerle eş değer bir güç ne de klasik bir çevre ekonomisi olarak tanımlanabileceğini savunan Yıldırım, ülkenin “ara jeoekonomik güç” niteliği kazandığını ifade etti.
Yıldırım bu kavramı; dünya kapitalist sisteminin merkezinde bulunmamasına rağmen üretim, sermaye, enerji, ticaret, lojistik ve güvenlik akımlarını bölgesel ölçekte kısmen örgütleyebilen, ancak bu kapasitesini merkez kapitalist ülkelerin finansal, teknolojik ve parasal üstünlüğü altında kullanan devlet biçiminde açıkladı.
Bu konumun bağımlılığın sona ermesi değil, biçim değiştirmesi anlamına geldiğini belirten Yıldırım, Türkiye’nin küresel güçler arasındaki rekabetten kendisine manevra alanı oluşturmaya çalıştığını kaydetti.
ENERJİ VE SAVUNMA SANAYİSİ ÖNE ÇIKTI
Türkiye’nin enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 74’ünü ithalatla karşıladığını hatırlatan Yıldırım; TANAP, TürkAkım ve Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi boru hatlarının ülkeyi bölgesel enerji akışlarının stratejik güzergâhlarından biri hâline getirdiğini belirtti.
Savunma sanayisindeki büyümeye de değinen Yıldırım, 2020’de 2,28 milyar dolar olan savunma ihracatının 2025’te 10 milyar doların üzerine çıktığını aktardı. Bu alanın yalnızca ürün satışını değil, bakım, onarım ve güncelleme hizmetleri üzerinden uzun vadeli stratejik ilişkiler kurulmasını da içerdiğini ifade etti.
DÖNÜŞÜMÜN BEDELİ EMEĞE YÜKLENDİ
Yıldırım, üretim ve ihracat kapasitesindeki artışın toplumsal bedelinin işçi sınıfına ödetildiğini belirtti. Türkiye’nin küresel üretim zincirlerine “ucuz ve esnek iş gücü” üzerinden eklemlendiğini kaydeden Yıldırım, emek gelirlerinin millî gelir içindeki payının gerilediğine dikkat çekti.
Rekabet gücünün teknolojik gelişmeden çok düşük iş gücü maliyetleri, asgari ücretin ortalama ücret hâline gelmesi, sendikasızlaştırma ve grev yasakları üzerinden oluşturulduğunu ifade etti.
DEVLET VE REJİM YENİDEN DÜZENLENDİ
Jeoekonomik dönüşümün siyasi karşılığının devlet yapısında görüldüğünü belirten Yıldırım, büyük altyapı, enerji ve savunma projelerinin koordinasyonunun daha merkezî bir karar alma mekanizması gerektirdiğini kaydetti.
Başkanlık sistemini bu dönüşümün kurumsal biçimlerinden biri olarak değerlendiren Yıldırım, rejimdeki değişimin yalnızca Erdoğan’ın kişisel iktidarıyla açıklanamayacağını ifade etti. Yıldırım’a göre karar alma mekanizmalarının merkezileştirilmesi, sermaye birikiminin yeni ölçeğinin ihtiyaçlarıyla bağlantılı olarak gelişti.
AKP dönemini yalnızca “neoliberalizmden otoriterliğe geçiş” şeklinde açıklamanın yetersiz olduğunu belirten Yıldırım, sürecin neoliberal sermaye birikiminin lojistikleştiği, jeopolitik bir nitelik kazandığı ve devlet tarafından daha merkezî biçimde yönetildiği bir yeniden yapılanma olarak ele alınması gerektiğini vurguladı.
Yıldırım, Türkiye’nin emperyalist dünya ekonomisine daha fazla eklemlendiğini ve bölgesel ölçekte daha etkin bir kapitalist güç hâline geldiğini, ancak finans, teknoloji ve enerji alanlarındaki bağımlılığını koruduğunu belirtti.

















