Yeni anayasa ve referandum tartışmaları Türkiye’nin gündemindeki yerini korurken, Saadet Metin kaleme aldığı yazıda baskı ortamında yapılacak bir halk oylamasının demokratik meşruiyet üretip üretmeyeceğini sorguluyor. Metin, geçmişteki 2010 ve 2017 referandumlarına da atıfta bulunarak özgür tartışma ve eşit siyasi koşulların bulunmadığı bir referandumun ciddi riskler taşıdığını savunuyor.
Saadet Metin’in yazısının tamamı şu şekilde:
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, yeni anayasanın 400 veya daha fazla oyla TBMM’den geçmesi halinde dahi, mutlaka referanduma sunulması ve halkın onayıyla yürürlüğe girmesi gerektiğini söyledi.
Bugün Türkiye’de, başkanlık sisteminin getirdiği sınırsız güç yetmiyormuş gibi, mevcut cumhurbaşkanının görev süresini uzatmak amacıyla yeni bir anayasa değişikliği ve referandum dalgası tartışılıyor. Ancak bu tartışma, normal bir demokratik ülkede yapılmıyor. Her gün bir muhalif siyasetçinin, belediye başkanının ya da hak savunucusunun hukuksuz gerekçelerle tutuklandığı, medyanın tek bir merkezden yönetildiği bir baskı ortamından geçiyoruz. İşte böyle bir iklimde halkın önüne sandık koymak, demokrasiye hizmet etmez. Aksine, siyaset bilimcilerin uyardığı gibi, otoriter bir yönetime halk eliyle “meşruiyet zırhı” giydirme riskini taşır.
Peki, çağdaş siyaset bilimi ve dünyaca ünlü teorisyenler, baskı ortamında yapılan referandumlar hakkında ne diyor? Görüşümüzü dünyaya mal olmuş bilimsel dayanaklarla inceleyelim:
KURUMLARI DEVRE DIŞI BIRAKMAK: “Vekalet Bende” SİYASETİ
Arjantinli ünlü siyaset bilimci Guillermo O’Donnell (1), demokrasinin kurumlarının ve denetim mekanizmalarının yok edildiği sistemleri “Temsilci/Delegatif Demokrasi” kavramıyla açıklar. O’Donnell’a göre bu tarz rejimlerde liderler, bir kez seçim kazandıktan sonra kendilerini hukukun, mahkemelerin ve meclisin üstünde görürler. Güçlerini anayasal kurallardan değil, doğrudan “halktan aldıkları vekaletten” devşirdiklerini iddia ederler. Bu sistemlerde referandumlar, yargıyı ve meclis denetimini tamamen çökerterek tek adam yönetimini kalıcılaştırmak için bir kalkan olarak kullanılır.
ÖZGÜRLÜK YOKSA SANDIK SADECE BİR DEKORDUR!
Siyaset bilimi literatüründe “Seçimli Otoriterlik” üzerine çalışan Andreas Schedler, otoriter eğilimli liderlerin “diktatör” damgası yememek için sandığı bir maske olarak kullandığını yazar. Ancak sandığın meşru olması için adil bir yarış olması gerekir.
Avrupa Konseyi’nin anayasa hukuku organı olan Venedik Komisyonu (2), Türkiye’deki 2017 referandumu sürecinde çok net bir uyarıda bulunmuştu: İfade özgürlüğünün kısıtlandığı, muhalefetin baskı altında tutulduğu ve olağanüstü şartların sürdüğü bir ülkede yapılan halk oylaması, demokratik bir meşruiyet üretemez. Bugün muhalif aktörlerin her gün yargı eliyle tasfiye edildiği bir Türkiye ortamı, 2017’deki anti-demokratik koşullardan çok daha ağırdır. Kuralları iktidarın belirlediği, muhaliflerin kelepçelendiği, sesinin kısıldığı koşullarda referanduma gitmek, adil bir seçim değil, bir dayatmadır.
ÖZGÜR TARTIŞMA ORTAMININ YOK EDİLMESİ
Dünyanın en önemli siyaset felsefecilerinden Jürgen Habermas (3), demokrasinin sağlığını sandıktan çıkan matematiksel çoğunluğa (%51’e) değil, o karardan önceki “özgür tartışma (müzakere)” sürecinin kalitesine bağlar. Habermas’a göre, tarafların korkusuzca, eşit şartlarda ve sansürsüzce fikirlerini savunamadığı bir kamusal alanda alınan karar, gerçek bir halk iradesini yansıtmaz. Siyasi aktörlerin cezaevi tehdidi altında olduğu, televizyon kanallarının tek sesli koroya dönüştüğü bir ülkede, hayati önemdeki bir anayasa değişikliğinin halk tarafından sağlıklı biçimde tartışılması imkânsızdır. İktidar devletin tüm imkanlarıyla “Evet” propagandası yaparken, “Hayır” diyenlerin anında suçlu ilan edildiği bir süreçten demokrasi çıkmaz.
MUHALEFETİ İÇERİDEN PARÇALAMA SİLAHI: 2010 ve 2017 TRAVMALARI
Referandumların Türkiye tarihindeki en tehlikeli işlevi, iktidar tarafından muhalif bloku içeriden bölmek için bir kama gibi kullanılmasıdır. Toplumumuz bunun acı tecrübelerini çok iyi biliyor. 2010 referandumundaki “Yetmez Ama Evet”- “Hayır” kavgaları ile 2017 referandumundaki meşruiyet tartışmaları, muhalif hafızada bugün bile kapanmayan derin yaralar ve karşılıklı güvensizlikler bıraktı.
Siyaset bilimci Nadia Urbinati (4), popülist liderlerin referandumları toplumu “Biz ve Onlar” diye iki keskin kampa bölmek için kullandığını belirtir. İktidar, bugün yargı baskısıyla zayıflatmaya çalıştığı muhalefetin önüne yeni bir referandum sandığı koyarak geçmişteki bu eski defterleri ve travmatik fay hatlarını yeniden kaşımayı hedeflemektedir. Amaç; muhalif yapıların anayasa metninin tehlikelerine odaklanmasını engellemek, onları “sandığı boykot edenler” ve “sandıkta mücadele etmek isteyenler” diye yeniden birbirine düşürerek felç etmektir.
TARİHTEN DERSLER: AYNI TUZAĞA NASIL DÜŞTÜK?
Türkiye yakın tarihi, iktidarın referandumları birer “demokrasi şöleni” gibi sunup, aslında kendi gücünü tahkim etmek için kullandığı iki büyük dönüm noktasına sahne oldu. Bugün önümüze konulmak istenen yeni sandığı anlamak için, geçmişteki o iki kuyunun haritasına bakmak gerekiyor:
- 2010 Referandumu: Yargının Kuşatılması ve “Yetmez Ama Evet” İllüzyonu
- Ne Vaat Edildi? İktidar, 12 Eylül askeri darbesinin generallerini yargılama sözü verdi. “Darbecilerle hesaplaşacağız, vesayet bitecek, demokrasi gelecek” denildi.
- Muhalefette Ne Yaşandı? Muhalif blok derin bir entelektüel ve siyasi yarılma yaşadı. Bir kesim paketin demokratikleşme getireceğine inanarak “Yetmez Ama Evet” dedi; diğer kesim ise bunun bir tuzak olduğunu savunarak “Hayır” oyu verdi ya da sandığı boykot etti.
- Gerçekte Ne Oldu? Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) yapısı değiştirildi. Yargı, iktidarın ve o dönemki ittifaklarının (FETÖ) tam kontrolüne geçti. Generaller sembolik olarak yargılanırken, gerçekte Türk yargı sistemi tamamen çökertildi. Bugün yaşanan hukuksuzlukların temeli o gün atıldı.
- 2017 Referandumu: Tek Adam Rejiminin İnşası ve Meşruiyet Krizi
- Ne Vaat Edildi? 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Olağanüstü Hâl (OHAL) şartları altında sandık kuruldu. “Koalisyonlar bitecek, istikrar gelecek, Türkiye uçuşa geçecek” denildi.
- Muhalefette Ne Yaşandı? Baskı iklimi nedeniyle muhalefet meydanlarda eşit şartlarda yarışamadı. Sandık güvenliği büyük bir krize dönüştü. Mühürsüz oyların YSK tarafından geçerli sayılması, muhalif hafızada derin bir hile ve “hakkının gasp edilmesi” travması yarattı.
- Gerçekte Ne Oldu? Kuvvetler ayrılığı tamamen yok edildi. Başbakanlık kaldırıldı, meclis işlevsizleştirildi ve tüm yetkiler tek bir kişinin elinde toplandı. Ekonomi, adalet ve kurumsal hafıza büyük bir çöküş sürecine girdi.
Bugünün Sorusu: Üçüncü Kuyuya Düşecek miyiz?
2010’da yargıyı ele geçiren, 2017’de rejimi değiştiren iktidar; bugün muhalefeti kelepçeleyerek üçüncü kez sandık kurmak istiyor. Amaç bu kez sadece koltuğun süresini uzatmak değil, muhalefeti geçmişin travmalarıyla yeniden birbirine düşürmek.
Tarih bize gösteriyor: Adil bir yarışın olmadığı referandumlarda iktidarın vaat ettiği “demokrasi”, sadece kendi gücünü ölümsüzleştirme hamlesidir.
SONUÇ
Özetlemek gerekirse; Türkiye’de yapılmak istenen anayasa referandumu demokratik bir hak arayışı değil, demokrasinin kalan son kırıntılarını da tasfiye etme hamlesidir. Siyaset biliminin ve uluslararası hukuk kurumlarının bize gösterdiği gerçek şudur: Muhaliflerin, direnen sendikacıların her gün tutuklandığı, adaletin mülkünün sarsıldığı bir iklimde sandık, özgür iradeyi değil, baskının ürettiği zoraki rızayı yansıtır. Aynı kuyuya üçüncü kez düşmemek, bu tarihsel tuzağa basmamak elimizde. Bu risk görülmeden atılacak bir referandum adımı, kurumsallaşmış tek adam rejiminin geriye dönüşü imkânsız hale getiren son halkası olacaktır.
Kaynakça
• (1) O’Donnell, Guillermo. (1994). “Delegative Democracy” (Temsili Demokrasi). Journal of Democracy, 5(1), 55-69. (Kurumları devre dışı bırakan liderlik modeli üzerine).
• (2) Venedik Komisyonu (Avrupa Konseyi). (2017). Türkiye’deki Anayasa Değişiklikleri Hakkında Görüş Raporu, CDL-AD(2017)005. (Olağanüstü ve baskıcı şartlarda referandum yapılamayacağına dair uluslararası hukuki rapor).
• (3) Habermas, Jürgen. (1996). Between Facts and Norms: Contributions to a Discourse Theory of Law and Democracy (Olgular ve Normlar Arasında). MIT Press. (Özgür tartışma ortamı ve müzakereli demokrasi üzerine).
• (4) Urbinati, Nadia. (2019). Me the People: How Populism Transforms Democracy (Ben Halkım: Popülizm Demokrasiyi Nasıl Dönüştürür?). Harward University Press. (Popülist liderlerin referandumları kutuplaşma aracı olarak kullanması üzerine).
HABER MERKEZİ

















