19 Mart sonrası gelişen hareket, İmamoğlu-Özel liderliğindeki hareket, yaygın yerel çevre-köylü direnişleri, madencilerin eylemleri, kamuoyu araştırmalarına yansıyan tepkiler gibi veriler, toplumun fay hatlarında enerji birikimi olduğunu gösteriyor. Bunun devrimci tarzda dile gelmesini sağlayacak araçların (örgüt ve politika) yaratılamamasının (sendika.org’daki strateji tartışmasını anımsayalım) sosyalist hareketteki başka bazı yapısal sorunlarla birlikte “idare-i maslahatçılık” gibi bir ruh halini ve/ya duruşu yaygınlaştırmaya başladığını düşünüyorum. Mevcut hal ve gidişatın eksik, yanlış ya da yetersiz olduğunun farkında olup da çözümler geliştirmede teorik/politik ya da örgütsel (kadro yetersizliği, vb.) sınırları aşamamakla beraber bir yenilgi psikozuna düşüp safları terk etmeyen, inatla ve ısrarla (ama o kadar umutla değil) mücadeleyi sürdüren bir topluluk hali var.
Sosyalist solun kahir ekseriyetle Kılıçdaroğlu’nu desteklediği, Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonra, diğeri Suriye’de Batı destekli Şara’nın iktidara getirilmesi ile başlayan Kürt sorunundaki (ve aslında tüm Ortadoğu’daki toplumsal mücadeleleri etkileyen) yeni süreç sonrasında başlayan “durum değerlendirme” ve “strateji” tartışmalarından birkaç sonuç çıkarabiliriz:
Herkes mevcut durumun değiştirilmesi gerektiğinin farkında. Değişimin çok boyutlu betimlemesi yapılmaktadır. Konformizm eleştirisi, sendikal bürokrasi, “işçi sınıfından kopukluk” ve “sınıfa gitme”, yeni işçi öbekleriyle -veri işçileri, lojistik sektörü, gig işçileri, vb.- ilişkilenme gibi şeylerin yanında ideolojik, kültürel hegemonya alanında gerek “reel sosyalizm” gerek dünya komünist hareketi gerekse de Türkiye’deki komünist hareketinin sorunları ve dijitalleşme, yapay zeka teknoloji ile berkitilen gözetleme-denetleme-disiplin tekniklerine karşı özgür alanlar yaratma görevleri.
Değişimin tarifi farklı kuşaklar tarafından farklı yapılabiliyor. Ama her halükarda bu görevleri üstlenebilecek ve hakkıyla altından kalkabilecek bir “öncü”ye ihtiyaç olduğu konusunda ortak bir kabul var.
Bu tablo gözümüzü korkutmaya yetiyor ve gerçekten bizi bekleyen görevler ile kendi çapımız (bireysel ve tek tek örgütlerimizin çapı) arasındaki niteliksel/niceliksel mesafe irade kırılmasına varacak kadar moral bozucu olabiliyor. Durumun bu tarafı “aklın kötümserliği” ile malul.
Fakat görevlerimizin çokluğu ve büyüklüğünün psikolojik etkisinden önce bir başka sorunumuz daha var. Değişim talebi ile örgütsel varlığın sürdürülmesi arasında çoğunlukla örtüşme, çakışma sağlanamaması. Açık ki, altından kalkmamız gereken görevlerin bir kısmı orta ve uzun vadeli sabırlı, azimli bir hazırlık, biriktirme isteyen, “durup düşünme” isteyen görevler. Fakat hareket beklemez, her gün birçok olay gerçekleşiyor ve kitle ile bağların sıcak kalması için bu süreçlere dahil olmak, yani her günkü kitle çalışmasını sürdürmek için “koşturmak” gerekmektedir. Güncel siyaset ile uzun erimli görevler için eğitim, hazırlık, güç biriktirme zaman ve imkan yaratma bu noktada çakıştırılamıyor.
Bununla bağlı olarak, ikincisi, eleştiriler, öneriler karşılık bulmadığında durumu koruma; tekrar ve bekleme modundan çıkılmadığında geri tepme yaşanıyor. Kadroların değişim umudu zayıflıyor, eleştirilerini devrimcileştirmek yerine, “memurvari çalışma tarzı”na teslim oluyor, idare-i maslahat eyleyerek saflarda kalmaya devam ediyor.
Bunların haricinde de bazı özneler tarafından geliştirilen öncü/olumlu pratikler (Umut-Sen’in “küresel Anadolu fabrikasını örgütlemek” stratejisine bağlı Bağımsız Maden İş örgütlenmesi, Halkevleri’nin “halkın hakları programı”, EHP’nin “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”, ESP-SKM’nin Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş için yürüttükleri kampanya, inşaat sektöründe Dev-Yapı-İş ile İnşaat-İş arasındaki işbirlikleri, İşçi Emekçi Birliği girişimi, Öğretmenler Sendikası’nın başarısı, EMEP’in sendika hakkı kampanyası, ekoloji alanında Polen Ekoloji Kolektifi’nin çalışmaları, vb.) bu öznelerin örgütsel sınırlılıkları (teori-program ve strateji eksiklikleri kadar, kadro güçlerinin zayıflığı gibi örgütsel sorunlar) nedeniyle belli bir çıtayı aşarak arzu edilen kitleselleşmeyi sağlayamıyor. Bu olumlu pratikler başka alanlara taşınarak klonlanamıyor. Rekabetçilik aşılamıyor.
Reel “direniş fraksiyonu”nun gerçeklikleri, güncelle bağı içinde “tarihsel” görevlerimizin büyüklüğü ile örgütlerimizin niteliksel/niceliksel çapı arasındaki mesafe, ya idare-i maslahatçılık ya da kendi durumunu meşrulaştıran açıklamalara sarılmaya neden oluyor.
Sorunlarımızın altından kalkmak, değişimi gerçekleştirerek aynı zamanda değişim talebinde bulunan kitleleri de (bu kitlenin bütün sosyalist örgütler/partiler toplamından daha kalabalık “bağımsızlar” ile şu ya da bu örgütte kalarak, bireyselleşmeye, örgütsüzlüğe direnen fakat arayışını da koruyanların toplamı olarak düşünelim) etrafında toplamak için sihirli formülümüz, birlik. Fakat artık hepimiz “birlik” sözünden tiksinir hale geldik. Tek bir başarılı birlikte mücadele örneği üretmedik. Bunun için üretilen (HDK, Emek ve Özgürlük İttifakı, İşçi Emekçi Birliği, Haziran Hareketi, vb.) örgütlerin başarısızlıkları, birer “çatı partisi” olarak kurulan partilerin ya dağılması ya da o halleriyle de başarılı olamaması, “birleşik önderlik” yerine bir arada durmakla sınırlı kalınması gerçeği birleşik mücadeleye olan inancı da törpüledi. Yakın dönemde yaşanılan bu başarısızlıklar üzerine serinkanlı değerlendirmelere de sahip değiliz. Ayrıca, birçok yeni platformun, dergi çevrelerinin zuhur etmesi de, kendisine yakın, en yakın örgüte/partiye gitmek yerine kendine örgüt kurarak “mücadeleye devam etme iradesi” ile mücadelenin ihtiyaçları arasındaki bağın kopukluğunu gösteren bir başka enteresan durumdur.
Durumun hayati olduğu herkesçe seziliyor. Mevcut hal ve gidişatın, 1980’de askeri darbenin bile başaramadığı bir sona, devrimci hareketin yok olmasına varması. Bu sadece siyasi anlam ifade etmiyor. Birçok deneyimli kadroyu yitiriyoruz; bazı önemli “kadro”ları yitirdik, kimileri ağır hastalıklar yaşıyor, kimileri ise saflardan ayrılarak bireysel yazarlıkla kendini sınırladı, vs. “Eski tüfekler”in yerini dolduracak teorik birikime ve pratik deneyime sahip yeni kadrolar ise yok denecek kadar az.
Bu araftan çıkmamız gerektiği açık. Çünkü kapitalizmin yarattığı bütün felaketler üstümüze çöküyor. Ölüme, sermayenin bizim soyup posamızı çıkarıp sonra da bir kenara fırlatmasına razı olmayacaksak bir yol bulmamız gerekiyor.
Yeni bir aydınlanma ruhuna ihtiyacımız var. Bu, gündelik mücadelenin koşturmacası içinde eski sorunlara yeni sorular sormamızı sağlayacak felsefi, bilimsel, kültürel araştırmalar, tartışmalar örgütlemekten geçer. Eleştirilerimizi devrimcileştirmek zorundayız; bunun için de, mantalitemizi kökten sorgulamak, önkabullerimizi sınamak gerekir. Bunun yolu Marksist felsefeyi ve bilimi yeniden keşfetmektir. En büyük gerileme Marksist felsefe alanındadır. Oysa hepimiz biliriz ki, elinde sağlam bir pusulası olmayana hiçbir rüzgâr yardımcı olamaz. Bilgi alanındaki gerilememizin somut göstergesi Marksist iddialı teorik yayınların azlığı ve niteliğinin de çok düşük olmasıdır. O kadar ki, Marksist sosyologların yerine kamuoyu araştırma şirketleri veri kaynağımız haline gelmektedir. Son dönemde değişik grupların düzenlediği “Kapital okuma atölyeleri” örnektir. Bunları gerçekten “okuma” atölyeleri olarak süreklileştirmek, yaygınlaştırmak gerekmektedir. Marksizm, tarih bilimidir, tarih bilincidir. Ve Türkiye komünist hareketi, kendi tarihini bile yazamamış durumdadır. Hele ki yakın dönemin tarihi ise hiç çalışılmamaktadır. “Hafıza i beşer nisyan ile maluldür” deriz ama öncüler de bu durumdadır. Tarih çalışması yapılmadığı için de hiçbir özeleştiri, ders çıkarma gerçekleşmiyor, öznelcilik ayyuka çıkıyor, hareket tekerrürden çıkamıyor.














