Kemal Sezer, kaleme aldığı yazıda komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını mizah, ifade özgürlüğü ve ceza hukuku çerçevesinde ele aldı. Sezer, iktidarların mizah karşısındaki tahammülsüzlüğünün yalnız bireysel ceza soruşturmalarıyla açıklanamayacağını belirterek, bu tür davaların toplumun eleştiriye ve ifade özgürlüğüne yaklaşımını gösterdiğini ifade etti.
Yazısında, Deniz Göktaş’ın yaklaşık üç yıldır sahnelediği Ölü Deniz adlı stand-up gösterisinin YouTube’da yayımlanmasının ardından hakkında soruşturma başlatıldığını hatırlatan Sezer, yurt dışından dönüşünde gözaltına alınan Göktaş’ın “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla tutuklandığını aktardı.
Yazının tamamı şu şekilde:
KAHKAHANIN YARGILANMASI
DENİZ GÖKTAŞ OLAYI ÜZERİNE MİZAH, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE SİYASAL İKTİDAR
İktidarlar, kendilerine yönelen her eleştiriden aynı ölçüde rahatsız olmaz. Sert siyasal muhalefete katlanıldığı, ağır yazılı eleştirilerin görmezden gelindiği zamanlar olmuştur. Buna karşılık mizah, hiciv ve kahkaha çoğu zaman daha sert tepkiyle karşılaşır. Çünkü mizah yalnız eleştirmez; iktidarın ciddiyetini, dokunulmazlık iddiasını ve mutlaklık görüntüsünü de sarsar.
Komedyenlerin, karikatüristlerin ve mizah yazarlarının yargılanması bu nedenle yalnız bireysel ceza soruşturması olarak görülemez. Bu davalar, bir toplumun ifade özgürlüğüne ve eleştiriye hangi sınırlar içinde tahammül edebildiğini gösterir.
Deniz Göktaş’ın tutuklanması da bu tartışmanın son halkalarından biridir. Bir komedyenin sahnede kurduğu cümlelerin ceza hukukunun konusu hâline gelmesi, yalnız bireysel bir yargılama değildir. Çünkü kahkaha yalnız güldürmez; görünmeyeni görünür kılar, söylenemeyeni söyler ve kutsallaştırılanı gündelik hayatın içine çeker. Tam da bu nedenle mizah, iktidarın en çok tedirgin olduğu eleştiri biçimlerinden biridir.
DENİZ GÖKTAŞ OLAYI NASIL BAŞLADI?
Tartışma, Deniz Göktaş’ın yaklaşık üç yıldır Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde sahnelediği “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinin YouTube’da yayımlanmasının ardından başladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gösteride yer alan bazı ifadeler nedeniyle resen soruşturma başlattı. Yurt dışından Türkiye’ye dönen Göktaş, havalimanında gözaltına alındı; savcılık işlemlerinin ardından sevk edildiği sulh ceza hâkimliğince tutuklandı.
Kamuoyuna yansıyan bilgi ve savunma tutanaklarına göre soruşturma iki suç isnadı üzerine kurulmuştur: TCK m.216/3 kapsamında “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” ve TCK m.299 kapsamında “Cumhurbaşkanına hakaret”.
Göktaş savunmasında, gösterinin yaklaşık üç yıldır sahnelendiğini, yüz binden fazla kişi tarafından izlendiğini, metnin önceden yazıldığını ve hiçbir bölümünde dinî inançları aşağılamayı ya da Cumhurbaşkanını hakaret kastıyla hedef almayı amaçlamadığını ifade etti. Meal tartışmalarına yaptığı göndermenin kamuoyunda yıllardır süren bir tartışmaya mizahi atıf olduğunu; “diktatör” sözcüğünü ise siyasal literatürde kullanılan bir niteleme olarak kullandığını belirtti.
Tartışmanın düğümlendiği yer burasıdır: Sahnede kurulan sözler tek tek kelimeler olarak mı, yoksa gösterinin bütünü, ritmi, ironisi ve hiciv dili içinde mi değerlendirilecektir?
MİZAH, CEZA HUKUKU VE BAĞLAM
Bir komedyenin sahnede kurduğu cümleler ceza hukukunun bütünüyle dışında değildir; ancak stand-up günlük konuşmadan farklı bir anlatım biçimidir. Abartı, ironi, tersyüz etme, hiciv ve mizahi kurgu bu dilin temel araçlarıdır. Bu nedenle TCK m.216/3 ve TCK m.299 bakımından belirleyici olan yalnız kullanılan kelimeler değil; sözün bağlamı, amacı, anlatım biçimi ve yarattığı somut etkidir.
TCK m.216/3, dinî inançları eleştiriden veya mizahtan muaf tutmaz. Bu suçun oluşması için rahatsız edici, sert veya kaba sözler yeterli değildir; fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması gerekir. Göktaş’ın meal tartışmalarına, gündelik dinî söylemlere veya toplumsal ezberlere mizahi göndermeler yaptığı savunması bu bağlamda değerlendirilmelidir.
TCK m.299 bakımından da aynı bağlam denetimi zorunludur. “Diktatör”, “otoriter”, “tek adam”, “popülist” veya “faşist” gibi siyasal nitelemeler çoğu zaman maddi olgu isnadından çok değer yargısı niteliği taşır. Değer yargıları, doğruluğu matematiksel kesinlikle ispatlanabilecek maddi vakıalar gibi değerlendirilemez. Demokratik toplumlarda siyasetçiler ve kamu gücü kullanan kişiler daha geniş eleştiri sınırlarına katlanmak durumundadır.
YÜKSEK YARGI NE DİYOR?
AİHM, AYM ve Yargıtay kararları aynı ilkeye işaret etmektedir: İfade özgürlüğü yalnız kabul gören düşünceleri değil, rahatsız eden, sarsan ve inciten düşünceleri de korur. AİHM, Eon/Fransa, B. No: 26118/10, 14.03.2013 kararında siyasal iktidara yönelen hicivli ve saygısız ifadenin kamuoyu tartışması bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmiştir.
Anayasa Mahkemesi de Ali Rıza Üçer, B. No: 2013/8598, 02.07.2015 kararında siyasetçilere ve kamu gücü kullanan kişilere yönelik eleştiri sınırının daha geniş olduğunu; ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması arasında demokratik toplum düzenine uygun adil denge kurulması gerektiğini vurgulamıştır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2024/7875 E., 2026/7336 K. sayılı kararında, hakaret suçunun oluşabilmesi için sözün kişinin onur, şeref ve saygınlığını rencide eden somut fiil veya olgu isnadı ya da sövme niteliği taşıması gerektiğini belirtmiştir. Her ağır, rahatsız edici veya incitici söz hakaret değildir.
Cumhurbaşkanına hakaret bakımından Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 2018/1460 E., 2018/2321 K. sayılı kararında “Biz diktatöre diktatör deriz” pankartını hakaret kapsamında değerlendirmiş; buna karşılık 2017/2996 E., 2017/5902 K. sayılı kararında “hırsız, katil, diktatör” sözlerinin yer aldığı dosyada beraat kararının onanmasını yerinde görmüştür. Bu iki karar birlikte okunduğunda, “diktatör” sözcüğünün tek başına otomatik olarak suç oluşturmadığı; bağlamın, amacın ve anlatım biçiminin belirleyici olduğu anlaşılmaktadır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2024/1293 E., 2026/4235 K. sayılı kararında Cumhurbaşkanına hakaret suçunda matufiyet koşulunu vurgulamış; sözlerin açıkça Cumhurbaşkanına yöneltildiği her türlü şüpheden uzak ve kesin delille gösterilmeden mahkûmiyet kurulamayacağını kabul etmiştir.
TCK m.216/3 bakımından ise Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 2014/35434 E., 2015/22535 K. sayılı kararında, dinî değerlere ilişkin sert sosyal medya paylaşımlarında açık, yakın ve ciddi tehlike bulunmadıkça suçun oluşmayacağını kabul etmiştir.
HUKUKÇULAR NE DİYOR?
Antalya Barosu avukatlarından Av. İsmail Duygulu’ya göre dosyada belirleyici mesele, mizahın bağlamından koparılıp koparılmadığıdır. TCK m.216/3 bakımından kamu barışını bozacak somut ve yakın tehlike; TCK m.299 bakımından ise siyasal hiciv ile hakaret arasındaki ayrım açıkça ortaya konulmalıdır. Duygulu, delillerin video kaydından ibaret olduğu, delil karartma ihtimalinin bulunmadığı ve adli kontrol tedbirlerinin yeterli olabileceği bir durumda tutuklamanın CMK m.100 ve m.109’daki ölçülülük ilkesini tartışmalı hâle getirdiğini belirtiyor.
SUÇ MU, MİZAH MI?
Kamuoyuna yansıyan mevcut bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, Deniz Göktaş’ın sözlerinde her iki suç bakımından da mahkûmiyete elverişli açık bir suç görünümü bulunduğunu söylemek güçtür. Gösterinin yaklaşık üç yıldır sahnelenmiş, yüz binden fazla kişi tarafından izlenmiş olması ve kamu barışını bozduğuna ilişkin somut bir olgunun ortaya konulamaması, TCK m.216/3 bakımından suç şüphesini zayıflatmaktadır. Cumhurbaşkanına ilişkin ifadelerde ise değerlendirme, tek tek kelimeler üzerinden değil, gösterinin bütünü ve mizahi bağlam dikkate alınarak yapılmalıdır.
TUTUKLAMA NEDEN HUKUKA AYKIRI?
Tutuklama, ceza muhakemesinde peşin ceza değil, istisnai bir koruma tedbiridir. CMK m.100 uyarınca kuvvetli suç şüphesinin yanında kaçma veya delil karartma gibi somut tutuklama nedenlerinin de bulunması gerekir. CMK m.109 ise aynı amaca adli kontrolle ulaşılabiliyorsa tutuklama yerine bu tedbirin uygulanmasını öngörür. Deniz Göktaş olayında deliller kamuya açık video kayıtlarından oluşmaktadır; delil karartma olanağı bulunmadığı gibi, yurt dışından kendi iradesiyle dönmüş olması da kaçma şüphesini zayıflatmaktadır. Bu nedenle tutuklama, ölçülülük ilkesini tartışmalı hâle getirmektedir.
YARGI TOPLUMU DİZAYN ETMENİN ARACI OLAMAZ
Deniz Göktaş’a yönelik sosyal medya saldırıları, hedef gösterme kampanyaları ve CİMER ihbarı iddiaları, ceza soruşturmalarının hangi toplumsal baskı atmosferinde yürütüldüğü sorusunu büyütmektedir. Yargı, organize öfkeyi yatıştırmanın veya iktidar çevrelerinin hassasiyetlerini tatmin etmenin aracı hâline geldiğinde, hukuk adalet üretmez; toplumu dizayn eden bir disiplin mekanizmasına dönüşür.
Komünist bakış açısından düşünce ve ifade özgürlüğü, yalnız bireyin konuşma hakkı değildir; toplumun gerçeği tartışabilme, iktidarı denetleyebilme ve kendi ortak aklını kurabilme imkânıdır. Bu nedenle mizahın, sanatın ve siyasal eleştirinin bastırılması, yalnız bir kişinin susturulması değil; toplumun düşünme alanının daraltılmasıdır.
Bir komedyenin tutuklanması yalnız o kişiye verilmiş bir mesaj değildir. Aynı zamanda sanatçılara, gazetecilere, mizahçılara ve eleştirel söz söyleyen herkese “sınırı biz çizeriz” denilmesidir. Bu nedenle Deniz Göktaş’ın tutuklanması, yalnız bireysel bir özgürlük sorunu değil; yargının siyasal iktidar tarafından nasıl kullanıldığına dair daha büyük bir sorunun parçasıdır.
KAHKAHA SUSTURULAMAZ
İktidarlar çoğu zaman tutuklamayı bir susturma aracı olarak görür. Oysa tarih, baskının her zaman beklenen sonucu doğurmadığını gösterir. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve daha nice sanatçı, yaşadıkları haksızlığı daha derin bir söze ve daha kalıcı bir hafızaya dönüştürmüştür. Deniz Göktaş bakımından da benzer bir ihtimal vardır: Tutuklama onu yalnız cezalandırmayabilir; sözünü daha görünür, mizahını daha keskin, toplumsal karşılığını daha güçlü hâle getirebilir.
Bütün otoriter yönetimler yalnız muhalefetten değil, kahkahadan da korkar. Çünkü eleştiriye cevap verilebilir; fakat kahkahanın yarattığı meşruiyet kaybını gidermek daha zordur. Düşünce ve ifade özgürlüğü, halkın yalnız konuşma değil, iktidarı sorgulama ve ortak geleceğini kurma hakkıdır. İktidar yargıyı araç kılıyorsa toplum da acısını hafızaya, hafızasını söze, sözünü mücadeleye dönüştürmenin yolunu bulur. Mizahı yargılamak mümkündür; fakat kahkahayı mahkûm etmek mümkün değildir.
HABER MERKEZİ

















