2016 yılından bu yana cezaevinde tutulan DBP eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nden seçim sonuçları, önümüzdeki dönemde yürütülecek kadın mücadelesi ve Yeşil Sol Parti- HDP’nin eleştiri özeleştiri sürecine yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Seçim sonuçları ve 28 Mayıs sonrası Türkiye’sinin kadınların hayatlarını nasıl etkileyeceğine yönelik değerlendirmelerde bulunun Tuncel “Biz kadınlar bugüne kadar elde ettiğimiz kazanımları seçimle değil, mücadeleyle, direnişle elde ettik. Bundan sonra da erkek egemenliğine, kapitalist düzene karşı mücadele etmeye, direnmeye devam edeceğiz.” dedi.
Seçim sonuçlarına yönelik değerlendirmelerinde iktidar değişimi gerçekleşmese de toplumun çok büyük kesimi, özellikle kadınların değişim talebi etrafında buluştuğunu belirten Tuncel, “Şimdi bizlere, örgütlü kadınlara, kadınların özgürlüğünden yana taraf olanlara düşen görev bu talebi örgütlemek, kadın özgürlük çizgisini toplumsallaştırmaktır.” dedi.
Yazının tamamı şu şekilde..
“Seçim sonuçları ve 28 Mayıs sonrası Türkiye’sinin kadınların hayatlarını nasıl etkileyeceği birçok kadın örgütü, feminist, sosyalist kadın hareketleri, Kürt özgür kadın hareketi, TJA tarafından kapsamlıca tartışılıyordur eminim. Ancak ben de cezaevlerinin kıt olanakları doğrultusunda kadın hareketinin gündemine, tartışma konularına ve geleceğine dair görüşlerimi paylaşarak bu sürece katkı sunmak istiyorum. Önümüzdeki sürecin kadınlar açısından hiç de kolay olmayacağı, kadın düşmanı faşist ittifakın uzun süredir hedef alınan kadın kurumlarına daha çok saldıracağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok sanırım. Kadınlar da bunu gördüğü için seçim öncesinde iktidar değişimi için çağrılar yaptılar, mücadele ettiler. Bu çağrıların karşılık bulduğu da ortada. Türkiye halklarının yarısı değişimden yana olduğunu gösterdi.
Seçimlerin eşit koşullarda yapılmadığı, sandıkta Cumhur İttifakı’nın çıkmadığı, binbir hile çıkartıldığını herkes biliyor. Seçimlerde istediğimiz sonucu alamamak mücadelenin bittiği anlamına gelmez aksine yeni başlıyoruz.
Emma Goldman’ın “Tarihin hiçbir büyük kazanımı oyla elde edilmemiştir. Kadınlar kendi üzerindeki her türlü tahakkümü reddederek, zorla annelik ve aile dayatmasını, Tanrıya, devlete, kocaya itaati reddederek özgürleşebilir” değerlendirmesine kim karşı çıkabilir? Biz kadınlar bugüne kadar elde ettiğimiz kazanımları seçimle değil, mücadeleyle, direnişle elde ettik. Bundan sonra da erkek egemenliğine, kapitalist düzene karşı mücadele etmeye, direnmeye devam edeceğiz.
Kadınlar özgür olmadan toplumun da özgürleşmeyeceğini tarihsel, toplumsal gelişmeler göstermiştir. Tarihin ilk eşitlik dengesi kadınlar aleyhine bozulmuştur. Merkezi uygarlık sistemi ile birlikte Neolitik kültür ve toplumun yaratıcısı, taşıyıcısı kadının emeği, bedeni denetim altına alınmış; zor, şiddet ve baskı ile kadınlara kölelik dayatılmıştır. Ezme-ezilme, sömürü, şiddet kadın üzerinden geliştirilmiştir. Kadının konumunun en eski sömürge olarak tanımlanması gerçeğe yakın bir ifadedir. Kadının sınırları çok kolay belirlenmeyen bir sömürge statüsünde tutulduğu gerçeği açığa çıkarılmadan kadınların yaşadıkları, emek, beden sömürüsünün, kadın köleliğinin ortadan kaldırılması mümkün olamaz. Kadının içine düşürüldüğü kölelik, sömürge durumu erkek devlet tarafından, erkek egemen zihniyetin temsilcileri aracılığıyla günlük olarak üretilmekte, ideolojik aygıtlarla devletin tüm kurum ve kuruluşlarıyla üstten topluma dayatılmaktadır. Seçim sürecinde buna sıkça tanıklık ettik. İktidar, LGBTİ+’lar üzerinden yürüttüğü propagandayı kadın düşmanı politikayı gizleme aracı olarak kullanmış, toplum bireylerin cinsiyet kimliği üzerinden ayrıştırılarak farklı olana, eşitlik ve özgürlük talebi olana yaşam alanı tanınmayacağı çok net ifade edilmiştir. Türkiye’de her gün kadın katliamının yaşanması, kadınlara ve çocuklara yönelik taciz, tecavüz vakalarının artması, kadın yoksulluğunun giderek derinleşmesi kadın özgürlük sorununa yaklaşımı ile doğrudan bağlantılıdır.
Kadınlar olarak bizler; cinsiyetçi, milliyetçi, dinci, militarist politikaların en çok kadınların yaşam alanını daralttığını binlerce yıllık kadın özgürlük mücadelesi deneyimlerinden biliyoruz. Bilmek, aynı zamanda seçim yapmayı gerektirir. Seçmek ise bizlerin iradesi ile özgürlüğü mü, köleliği mi seçeceğimize göre geleceğimizi belirleyecektir. Kadınlar olarak eşitlik, özgürlük, demokrasi, barışı seçiyorsak o zaman ona göre örgütlenmemiz gerekir.
AKP, MHP, HÜDA-PAR, BBP, YRP’den oluşan bileşenin ortak özelliği kadın düşmanlığıdır. İnsanların dini duygularını manipüle ederek bir rejimi inşa etmek isteyen AKP’nin Cihadist örgütlerle girdiği ittifak (IŞİD, El-Kaide, Müslüman Kardeşler vb. radikal örgütler) ile Türkiye içerisinde Süleymancılar, Aczimendi, Menzil gibi tarikatlarla kurduğu ittifaklar; kadın düşmanı politikaları temel politika olarak ele alacağının kanıtıdır. Musul’u işgal eden IŞİD, ilk fetvasını kadınlar için çıkarmıştı hatırlarsanız. Eğer Kürtler, IŞİD çetelerini yenilgiye uğratmamış olsaydı şimdi sınırımızda IŞİD devleti olacaktı. AKP’nin Kürt siyasi hareketine, Kürt kadınlarına da öfkesi bundan kaynaklıdır. Taliban, Afganistan’ı ele geçirdiğinde yine ilk hedef kadınlar oldu. Boko Haram, Eş-Şebab gibi cihatçı örgütler de en çok kadınları hedef alıyor. AKP’nin HÜDA-PAR (esasta Hizbullah) ve Yeniden Refah Partisiyle kurduğu ittifakın kadınları hedef almasında şaşıracak bir durum yok ama mücadele gerekçesi olarak kadınların temel gündemlerden birisi olmasına ihtiyaç var.
AKP, IŞİD ile mücadele ettiğini iddia etse de IŞİD’in üst düzey yöneticilerinin, emirlerinin Türkiye ile yakın ilişkide olduğunu bütün dünya biliyor. IŞİD’çiler Türkiye’de eğitim ve sağlık olanaklarından çok rahat faydalanıyor. Suriye Gelecek Partisi Eş Başkanı Hevrîn Xelef’in katilinin Artuklu Üniversitesi’nden diploma alması bunun örneklerinden birisidir. R. Tayyip Erdoğan kabinesini “değişim olacak” imajıyla oluştursa da; esasta ekonomik kriz böylesi bir durumu zorunlu kılmıştır. Asıl hedefi faşist tek adam rejimini kurumsallaştırmak ve onu anayasal güvenceye almaktır. Ve tek adam rejiminin geleceğinde kadınlar yok! İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesi, kadını geleneksel aile yaşamına mahkum ederek kamusal alanın dışına itme çabaları, kadın özgürlük çizgisini hedef alarak bu çizgiyi savunan kadınları hapsetmesi tehlikenin büyüklüğünün farkına varılması açısından yeterli veri sunmaktadır.
Sonuç olarak seçimlerle iktidar değişimi gerçekleşmese de toplumun çok büyük kesimi, özellikle kadınlar değişim talebi etrafında buluşmuştur. Şimdi bizlere, örgütlü kadınlara, kadınların özgürlüğünden yana taraf olanlara düşen görev bu talebi örgütlemek, kadın özgürlük çizgisini toplumsallaştırmaktır.
İktidar ve yandaşları topluma öncü olan kadınları hedef alıyor, tehdit ediyor. Merve Dizdar, Melek Mosso, Ezgi Mola, Farah Zeynep Abdullah ve Batman’da genç kadına tecavüz edip intiharına sebep olan Musa Orhan’a tecavüzcü dedikleri için tüm sanatçı kadınlara karşı başlatılan linç, esasta topluma yönelik bir tehdittir. Bu tehditler karşısında geri adım atmadan kadın mücadelesini, direnişini yükseltmek kadınlara, topluma kazandıracaktır. Unutmamak gerekir ki faşist iktidar bizi sessiz, savunmasız bırakmak istiyor. Biz sustukça onlar kadınlara, kadın kazanımlarına daha fazla saldıracaklar. O neden susmayacağız. Eşitliği, özgürlüğü, barışı, demokrasi ve adaleti haykıracağız!”
HM
















