Savaşa karşı liman işçilerinin eylem çağrısı ile 30 Ekim 2026 da 122 ülkede 133 liman da liman işçileri greve çıktı. Savaş karşıtı eylemlerde özellikle İtalya’nın Cenova limanı tarihsel bir öneme sahiptir. Cenova , İtalya’nın köklü liman işçiliği geleneğinin , anti faşist mücadelenin ve savaş karşıtı doğrudan eylemlerin kesiştiği bir yerdir. Son yılarda da İsrail – ABD koalisyonunun Filistin halkına, Gazze’ye karşı savaşında da yine bu geleneğinden vaz geçmemiştir.
İkinci paylaşım savaşı sırasında İtalyan antifaşist direnişinin önemli merkezlerinden biriydi. Liman işçileri, metal işçileri ve partizanlar bu direnişte yer aldılar. Bu şehirde işçiler , mücadelelerini yalnızca ücret ve çalışma koşullarıyla sınırlamayıp ülkenin siyasal yaşamına doğrudan müdahale etmek gibi bir gelenekleri var. Bu kez bu liman işçilerine başka liman işçileri de katıldı.
Savaş denildiğinde aklımıza önce cepheler, silahlar, bombalanan kentler ve yaşamını yitiren insanlar gelir. Oysa savaşın bir de çoğu zaman gözlerden uzak tutulan ekonomik cephesi vardır. Silahları üreten fabrikalar, mühimmatı taşıyan gemiler, bunları finanse eden bankalar, lojistik şirketleri ve bütün bu çarkı döndüren emekçiler… Savaş, yalnızca generallerin hazırladığı planlarla değil, milyonlarca insanın emeğiyle sürdürülen devasa bir ekonomik faaliyet olarak da karşımıza çıkar. Ekonomik planlamanın en acımasız olduğu bir durumdur. Yani kapitalizm sıkıştığında çareyi savaşlarda bulur.
İşte dünyanın farklı ülkelerinde liman işçilerinin savaşa karşı başlattığı eylemler, tam da bu gerçeği yeniden gündeme taşıyor. 30 Ekim’de 22 ülkede 113 limanı kapsayan uluslararası eylem çağrısı yapıldı. İtalya’dan Yunanistan’a, Fransa’dan Türkiye’ye uzanan bu dayanışmanın merkezinde, limanların silah ve mühimmat sevkiyatında kullanılmasına karşı çıkış bulunuyor. İşçiler, savaş karşıtlığını yalnızca meydanlarda dile getirmekle yetinmiyor; üretimden ve taşımacılıktan gelen güçlerini de tartışmaya açıyorlar. Aslında örgütlü işçi sınıfının neler yapabileceğini bütün dünya halklarına göstermiş oluyorlar.
Bir liman işçisinin silah taşıyan gemiyi yüklemeyi reddetmesi, ilk bakışta bireysel bir vicdan meselesi gibi görülebilir. Oysa örgütlü biçimde gerçekleştirildiğinde bu tutum, doğrudan ekonomik ve siyasal bir anlam kazanıyor.. Çünkü savaş ekonomisinin işlemesi için yalnızca sermayeye, teknolojiye ve devlet kararlarına değil, emeğe de ihtiyaç vardır. Emek olmayınca bütün bu işler gerçekleşmez.
Kapitalist düzende işçi, çoğu zaman ürettiği ürünün toplumsal sonuçları üzerinde belirleyici değildir. Silah fabrikasında çalışan işçi, ürettiği silahın hangi savaşta kullanılacağına karar veremez. Liman işçisi, yüklediği mühimmatın hangi ülkeye gönderileceğini belirleyemez. Ancak bütün bu süreçlerin gerçekleşebilmesi onun emeğine bağlıdır. İşte liman işçilerinin eylemleri, emek ile sermaye arasındaki bu çelişkiyi görünür kılıyor.
Üstelik mesele yalnızca savaş karşıtlığıyla sınırlı değil. Dünyanın birçok ülkesinde işçiler düşük ücretlere, güvencesiz çalışmaya, emeklilik haklarının geriletilmesine ve hayat pahalılığına karşı mücadele ederken devletler silahlanmaya büyük kaynaklar ayırıyor. Bir tarafta sosyal harcamalar için kaynak yetersizliğinden söz edilirken diğer tarafta askeri bütçelerin büyümesi, kaynakların kimler için ve hangi önceliklerle kullanıldığı sorusunu gündeme getiriyor.
Türkiye açısından da bu sorunun tartışılması gerekiyor. Emeklilerin geçim sıkıntısı yaşadığı, işçilerin ücretlerini korumakta zorlandığı, gençlerin gelecek kaygısıyla yaşadığı bir ülkede, ekonomik kaynakların dağılımı yalnızca bütçe tekniğine ilişkin bir mesele değildir. Aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir tercihler alanıdır.
Elbette bir günlük grevle savaşların duracağını düşünmek gerçekçi bir düşünce değildir.. Bir limanda engellenen sevkiyat başka bir limana yönlendirilebilir. İşverenler ve devletler, üretimin ve ticaretin devamlılığı için farklı yollar bulabilir. Bu nedenle liman işçilerinin eylemlerinin gerçek gücü, yalnızca durdurulan gemi sayısında değil, uluslararası dayanışmanın ne ölçüde sürekli ve örgütlü hale getirilebildiğinde aranmalıdır. Bütün mesele bu enternasyonalist bağları kurmak ve onları güçlü kılmaktır.
Birinci Paylaşım Savaşı sırasında uluslararası işçi hareketinin önemli bir bölümü kendi devletlerinin savaş politikaları karşısında bölünmüştü. Bugün farklı ülkelerden işçilerin ortak bir savaş karşıtı mücadele geliştirmeye çalışması, o tarihsel deneyimi yeniden düşünmemiz için de bir fırsat sunuyor.
Çünkü sermaye çoktan uluslararası örgütlenmiş durumda. Silah üretimi, finansman, enerji ve taşımacılık ağları ulusal sınırları aşarken işçi sınıfının mücadelesinin yalnızca kendi ülkesinin sınırları içinde kalması, onun gücünü artık sınırlıyor. Liman işçilerinin ortaya koyduğu bunun gibi deneyimler, bu sınırların aşılabileceğini gösteren önemli bir girişimlerdir.
Asıl soru şudur: İşçiler yalnızca daha yüksek ücret ve daha iyi çalışma koşulları için mi örgütlenecek, yoksa kendi emeklerinin hangi toplumsal amaçlara hizmet edeceği konusunda da söz sahibi olmayı mı isteyecekler? Düşünmemiz gereken , sınıfı örgütlerken gözden kaçırmamamız gereken konu budur. Bu sorunun yanıtı, sendikal mücadelenin geleceği kadar savaş karşıtı hareketin geleceğini de ilgilendiriyor.
Savaş kararlarını hükümetler alıyor olabilir. Ancak o kararların uygulanabilmesi için fabrikaların çalışması, gemilerin yüklenmesi, trenlerin hareket etmesi gerekiyor. Ve bütün bunların merkezinde emek var, işçiler var.
Dünyayı çalıştıranlar işçilerdir. Üretenler onlardır. Bu durumlarından dolayı da savaşların da bir parçasıdırlar. Şimdi şöyle düşünüp kendimize soralım : Dünyayı her gün yeniden üretenler , onu kar hırsları için yıkmaya çalışanlara hizmet etmeyi reddederse ne olur?
İşte bunun cevabı sanırım tüm insanlığın ve dünyanın kurtuluşu olur.















