Gazete için yazı hazırlayacağım, dedim bir emekli öğretmen abimize. Konu fındık. Kendisi de fındık üreticisi.
“Neyini yazacaksın?” dedi. “Fındık mı kaldı? Üreticisi mi kaldı, dostum?” dedi.
“Bak, yıllardır öğretmenlik yaptım, 40 yıl bu mesleğe ömrümü verdim. Tek maaşla geçinmeye çalıştım. Bir zamanlar fındıkla destekleyerek üç çocuk okuttum. Son 20 yıldır bırak fındıktan destek almayı, dalında kalmasın, komşular kınamasın diye cebimden harcayarak fındığı toplatıyorum.
Artık kazandırmayı bırak, kendi masrafını bile karşılamıyor. Eskiden bu fındık ailelerin geçim kaynağı idi. Evimizi onunla yaptık, düğünümüzü onunla yaptık. Şimdi o parayı cebimizden Ferrero çalıyor. Piyasayı o belirliyor. Devlet de buna göz yumuyor.” dedi.
“Peki, bu yıl nasıldı? Nasıl oldu fındık?” dedim.
Şöyle bir yüzüme baktı ve ironik bir şekilde, “Bu yıl fındıktan iyi para kazandık!” dedi. “Tüccar sağ olsun, masrafın yarısını verdi. TMO da ‘Sabret, bekle!’ dedi.”
Yanlış okumadınız. Masrafların yarısını ancak alabilmiş.
Devam etti:
“1.300 kilo fındık ürettik. Bunun için 283 bin lira harcadık. Tüccar 130 liradan 169 bin lira verdi. Böylece sezonu 114 bin lira zararla kapattık. Üstelik benim bir yıl boyunca bahçede yaptığım işin yevmiyesi bu hesapta yok. Belimi bahçede sakatlayıp bir ay tedavi görmem de cabası.”
Demek ki fındıkta yeni kazanç biçimi bu: Çalışıyorsun, para harcıyorsun, ürün yetiştiriyorsun, sonunda cebinden para veriyorsun.
Eskiden üreticinin hiç mi derdi yoktu?
Vardı. Fakat FİSKOBİRLİK gibi bir yapı piyasada ağırlık taşıyor, kamu destekleme alımları fiyat üzerinde etkili olabiliyordu. Bu yapının değişmesi AKP ile başlamadı; 2000 yılında çıkarılan 4572 sayılı yasa, tarım satış kooperatiflerini “özerk ve mali yönden bağımsız” hâle getirmeyi amaçladı.
AKP iktidarı bu piyasa merkezli çizgiyi devraldı; 2009’daki Yeni Fındık Stratejisi ile taban fiyat ve kamu alımı esaslı destekten alan bazlı gelir desteğine geçildi. Sonrasını Karadeniz yaşayarak öğrendi.
2006’da Ordu’da on binlerce üretici sokağa çıktı. Devlet kayıtlarında yaklaşık 80 bin kişinin katıldığı, 10 bin kişinin kara yolunu kapattığı belirtiliyor. TZOB ise katılımı 100 bin olarak veriyor. Fiyat 2 liraya kadar düşmüş, açıklanan üretim maliyeti 3,5 liraydı. Eylemden günler sonra hükümet TMO’yu fındık alımına soktu.
O gün herkes, Karadeniz’de fındık ve çay politikalarından dolayı AKP kaybetti diye konuşmaya başladı. Ama garip olan, takip eden seçimde aynı üreticinin ürününü elinden alan partiye %80 gibi oy vermesiydi. Hani bir söz vardır: “Katiline âşık olmak.”
Bugün yine şikâyetçi ama aynı tavrı gösterir mi, bilinmez. Çünkü olay madenlerle çok katmanlı bir hâl aldı.
Yirmi yıl sonra TMO yine var. Ama maalesef bugün fındığımız böcekli, çürük, randımanı düşük denilerek alınmıyor. Önceki yıllara göre kota da düşürüldü. TMO tabelası üreticinin yanında duruyor; üretici ise sonunda yine tüccarın kapısına gidiyor.
Tüccar acelemizi biliyor. İşçi parasını, gübre borcunu, patoz parasını ödemek zorunda olduğumuzu biliyor. Randıman düşüyor, nem çıkıyor, kusur bulunuyor; fiyat biraz daha aşağı geliyor.
Bir de kahverengi kokarca çıktı başımıza. Tarım Bakanlığı bile bu zararlının fındıkta boş, şekilsiz ve lekeli dane oluşturduğunu, verim ve kaliteyi düşürdüğünü söylüyor. Yani böcek bahçede fındığı emiyor, düşük randıman satışta fiyatı emiyor.
Sonra büyük alıcı geliyor. Ferrero’nun Türkiye fındık piyasasındaki gücü öyle küçük bir mesele değil ki Rekabet Kurulu, şirkete TMO müdahale fiyatının altında alım yapmama ve alım miktarlarına ilişkin yükümlülükler getirdi. Üreticinin karşısında birkaç çuval fındığıyla pazarlık eden köylü; öte tarafta dünya çapında şirketler ve örgütlü ticaret ağı var.
Hikâye burada da bitmiyor. Fındıktan para kazanamayan insan toprağından uzaklaşıyor. Çocuk köye dönmüyor, bahçe bakımsız kalıyor. Aynı Karadeniz’de maden sahaları genişliyor. Örneğin Doğankent, Görele ve Tirebolu’daki bakır-kurşun-çinko madenleri, diğer şehirlerde ruhsatlandırılan çay ve fındık tarım alanları ve tesis kapasite artışı için 2026’da “ÇED Olumlu” kararı verilen eski maden alanları.
Bir zamanlar Osmanlı’nın borçlarını ödemeye yeten fındık, bugün yine emperyalist tekellere devrediliyor. Bir başka Düyun-u Umumiye modeli hayata geçirilmiş durumda.
İnsan ister istemez soruyor: Fındıktan geçinemeyen üretici toprağından çekilirse o toprak kime kalacak?
Bizim 1.300 kilo fındığın hikâyesi aslında bundan ibaret.
Toprak bizim. Masraf bizim. Emek bizim. Kokarca bizim. Bel ağrısı bizim.
Fındığın kaymağını yiyenlere gelince… Onları artık çok iyi biliyoruz.
Oyy fındık oyy!













