Eylül 2026’da patlak veren fon krizi, 217 kişi ve kuruluşu etkiledi; 131 fonun tasfiyesine ve 455 bini aşkın yatırımcının zarar görmesine yol açtı. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre hisse senedi portföylerinin değeri bir ayda 2 trilyon 172 milyar lira azalarak 7,34 trilyon liraya geriledi. Yatırım fonlarının toplam portföy büyüklüğünde de 1,2 trilyon liralık düşüş yaşandı. Bu tablo, zaten derinleşen enflasyon ve hayat pahalılığı sorunlarını ağırlaştırırken ülke ekonomisine duyulan güveni de sarstı.
Kriz, yalnızca borsadaki kayıplardan ibaret değil. Uzun yıllardır sürdürülen neoliberal politikaların, denetimsizliğin ve siyasi nüfuzun iç içe geçmesiyle nasıl bir rant düzeni oluştuğunu da gözler önüne seriyor. İktidara yakın isimlerin ve kurumların kriz öncesindeki işlemlerine ilişkin iddialar, kamuoyundaki tepkiyi büyüttü. Bu iddiaların açıklığa kavuşturulması, krizin siyasi sorumluluğunun belirlenmesi açısından önem taşıyor.
Finansallaşma ve üretimden kopuş
Neoliberal politikalar, finansal piyasaların serbestleştirilmesini ve ekonominin giderek daha fazla finansal araçlara dayanmasını teşvik etti. Yüksek faiz ve sıkı para politikası koşullarında kaynakların üretime, istihdama ve yatırımlara yönelmesi zorlaşırken kısa vadeli kazanç arayışı öne çıktı. Denetimin zayıflaması da özellikle sığ ve likiditesi düşük piyasalarda yapay fiyat hareketlerine zemin hazırladı.
Borsadaki kayıplar, reel ekonomiyi de etkileyebilir. Şirketlerin özkaynak yoluyla finansman bulması zorlaşırken kredi maliyetleri yükselebilir ve yatırımlar ertelenebilir. Piyasalara duyulan güvenin sarsılması hem yerli şirketlerin yatırım kararlarını hem de yabancı sermaye girişini olumsuz etkileyebilir. Krizin maliyetinin kamu kaynaklarıyla karşılanması hâlinde ise yük, vergi mükelleflerine ve çalışan kesimlere aktarılabilir.
Bu nedenle fon krizi, finansal piyasaların üretimden koparak kendi içinde büyüdüğü bir yapının bütün ekonomiyi nasıl etkileyebildiğini gösteriyor. Spekülatif kazançlar yaygınlaştıkça, gerçek üretime dayanmayan finansal değerler büyüyor; bu değerler çöktüğünde bedel yalnızca yatırımcılara değil, toplumun geniş kesimlerine de yansıyor.
Özal’dan AKP’ye uzanan çizgi
Türkiye’de neoliberal dönüşüm 12 Eylül sonrasında başladı ve Turgut Özal döneminde hız kazandı. Kamu yönetiminde hesap verebilirlik ve denetimin zayıflaması, sonraki yıllarda farklı iktidarlar döneminde de sürdü. 2000–2001 krizinin ardından yolsuzluk ve denetim sorunları tartışıldı; ancak bu tartışmalar neoliberal ekonomik modelin sorgulanmasına dönüşmedi.
AKP, 2002’de “temiz siyaset” vaadiyle iktidara geldi. Buna karşın kamu ihaleleri ve enerji, ulaştırma, su ve telekomünikasyon gibi alanlardaki düzenlemeler zamanla iktidara yakın şirketlerin önünü açtı. Böylece devlet kaynaklarından ve siyasi ilişkilerden beslenen bir sermaye çevresi gelişti.
2023 seçimlerinden sonra Mehmet Şimşek’in yeniden Hazine ve Maliye Bakanlığı’na getirilmesi, “rasyonel politikalara dönüş” mesajıyla sunuldu. Hükümet, uluslararası yatırımcılarla temas kurarak yabancı sermayeyi yeniden çekmeye çalıştı. Ancak neoliberal politikaların uzun süredir yarattığı yapısal sorunlar ortadayken, sermayeye daha fazla alan açmanın güven ve istikrar sağlayacağı beklentisi bu krizle yeni bir darbe aldı. Üstelik Türkiye, yüksek enflasyonla ve önümüzdeki dönemde vadesi gelecek yaklaşık 250 milyar dolarlık dış borçla karşı karşıya.
Siyasi sorumluluk ve muhalefetin sınırları
Kamuoyuna yansıyan iddialara göre, eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, kriz patlak vermeden önce eşiyle birlikte milyarlarca liralık hisse satışı gerçekleştirdi ve bu işlemlerden yüksek kazanç sağladı. Kaya’nın da ifadesi alınan isimler arasında olduğu belirtiliyor. Krizle bağlantılı isimlerin yer aldığı ve kamuoyundan gizli tutulan listenin açıklanması gerekiyor.
Bu iddiaların doğruluğu bağımsız ve şeffaf bir soruşturmayla ortaya konmalıdır. Bunun yanında, denetleyici kurumların uyarılara rağmen neden zamanında harekete geçmediği ve siyasi bağlantıların soruşturmalara etkisi de açıklığa kavuşturulmalıdır.
Muhalefet, Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını istedi; ancak öneriler iktidar ve MHP oylarıyla reddedildi. Bu karar, krizin siyasi ve bürokratik boyutlarının araştırılmasını güçleştirdi. Öte yandan muhalefetin eleştirileri çoğunlukla denetimdeki ihmallerle sınırlı kalıyor. Finansallaşmaya dayalı ekonomik modeli ve bu modelin küçük yatırımcılarla emekçiler üzerindeki sonuçlarını tartışan kapsamlı bir alternatif ise yeterince ortaya konmuyor.
Solun yaklaşımı ve eksik kalan politika
Sol çevreler fon krizini münferit bir denetim hatası ya da birkaç kişinin yolsuzluğu olarak değil, neoliberal finansallaşmanın ve rant düzeninin sonucu olarak değerlendiriyor. Küçük yatırımcıların, birikimlerini koruyacakları umuduyla borsaya yönelirken büyük sermaye gruplarının ve finans aktörlerinin karşısında savunmasız kaldığına dikkat çekiyorlar.
Ancak güçlü bir eleştiri, uygulanabilir bir finans politikasıyla desteklenmediğinde geniş kesimlerde karşılık bulmakta zorlanır. Küçük yatırımcıların ve tasarruf sahibi emekçilerin haklarını savunmak, onları demokrasi ve emek mücadelesinin parçası hâline getirmek gerekir. Sol, finans piyasalarına ilişkin somut öneriler geliştirmeli; işçiler, küçük tasarruf sahipleri ve orta ölçekli kesimler arasında ortak bir mücadele zemini kurmalıdır.
Marx’ın finans eleştirisi
Marx’ın finans üzerine çözümlemeleri, bugünkü krizi anlamak için de önemli ipuçları sunuyor. Hisse senetleri, tahviller ve benzeri finansal araçlar, gerçek sermayenin kendisi değil, onun üzerindeki hakları temsil eden kâğıt varlıklardır. Bu varlıkların fiyatı, temsil ettikleri üretken sermayenin değerinden bağımsız biçimde yükselebilir ya da düşebilir. Finansal piyasalar büyüdükçe, gerçek üretimden çok bu kâğıt varlıkların alım satımından kazanç sağlama eğilimi güçlenir.
Marx, bu sürecin zamanla üretimden uzaklaşan bir finans aristokrasisi yarattığını ve başkalarının birikimlerini kontrol eden aracıların merkezî bir güç kazandığını vurgulamıştı. Fon krizi de tasarruflarını değerlendirmek isteyen geniş kesimlerle, finansal araçlar ve siyasi nüfuz üzerinden kazanç sağlayan çevreler arasındaki eşitsizliği görünür kılıyor.
Bu nedenle çözüm, yalnızca piyasa denetimini artırmakla sınırlı kalamaz. Finansal rant düzenini teşhir eden, küçük yatırımcıların ve emekçilerin haklarını koruyan, kaynakları üretime ve toplumsal ihtiyaçlara yönlendiren bir program gerekir. Fon krizinin açığa çıkardığı sorunlara karşı işçiler, küçük tasarruf sahipleri ve diğer toplumsal kesimler arasında geniş bir dayanışma kurulmalıdır.
Kaynakça
– Hayri Kozanoğlu, Enine boyuna 10 maddede fon krizi, Birgün, 22.09.2026
– Tai Young-Taft Levy, Working Paper No. 841 Marx’s Theory of Money and 21st-century, Economics Institute of Bard College, July 2015
– Worker’s Libert, Marx on debt and finance, 16,09. 2025
– John Bellamy Foster, The Financialization of Accumulation, 6.09. 2010
– Davide, How Do Marxists Understand Financialization?, Substack, Oct 28, 2025














