TKP MK PB eski üyesi, Politika Gazetesi, Yeni Yaşam ve Yeni Özgür Politika yazarı Veysi Sarısözen ile Türkiye’de yürütülen süreç, Rojava ve Suriye’de başta olmak üzere bölgedeki gelişmeler üzerine söyleştik.
Politika: Rojava’daki son gelişmeleri nasıl değerlendirmek lazım?
Veysi Sarısözen: Önce bu gelişmelerin bir “son” olmadığını özellikle vurgulamak isterim. Kürt özgürlük hareketi “Rojava’dan” ibaret bir hareket değil. Devrimci süreç ne “tek bir kurtarılmış alanda ya da ülkede” nihai zafer kazanabilir, ne de kazanılan bir zaferin yenilgisiyle son bulur. Marksist-Leninist devrim ve devlet teorisini gerek Ekim Devrimi sonrasının tecrübeleri ve gerekse “reel sosyalizmin” dağılmasından sonra meydana gelen yeni dünya şartlarının analizi temelinde geliştirmek gerekir. Bu geliştirme, yenilenme olmadıkça var olan devrimci süreci kavramak da mümkün olmayacaktır.
Rojava’daki son gelişmeler, devrimci sürecin, gerçekçi olmadığı için “dünya devrimi” demeyeceğim, “bölgesel çapta” bir devrime yol açmadıkça “kurtarılmış bir alanda”” zaferini güvenceye alamayacağını göstermiştir. Son olumsuz gelişmeler, Rojava devriminin zayıflığı ya da “emperyalizme güvenme” gibi ciddiyetsiz sebeplerle değil, bölgesel devrimci süreci gerileten yeni elverişsiz koşulların ortaya çıkmış olmasıyla açıklamak doğru açıklama olur.
Bütün devrimlerin tarihi, kapitalist dünya sisteminin muazzam güçleri karşısında istisnai olarak ortaya çıkan devrimlerin egemen sistem içi çelişkilerden yararlanarak zafere ulaştığını ve bu çelişkilerin nispeten aşılmasıyla yenilgiye uğradığını bize öğretir. Rojava devrimi gerek küresel emperyalist güçler arasında, gerekse bölgesel emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden ustalıkla yararlanan PKK’nin stratejisi sayesinde başarıya ulaştı. İsrail-Hamas savaşı, İsrail-ABD ile İran savaşı ve BAAS rejiminin yıkılması ile Ortadoğu’daki çelişkiler ABD-İsrail lehine çözüldü. Bu durum Ortadoğu’daki devrimci sürecin savunmaya geçmesine, giderek Rojava devrimini savunmanın şartlarının olumsuz etkilenmesine neden oldu.
Şu anda Rojava devriminin karşılaştığı saldırıları diğer tali faktörleri öne çıkarmadan bu güç dengesindeki değişiklikle açıklamanın daha doğru olacağını düşünmekteyim. Komünistlerin devrimci perspektifi aydınlatmak için genel dünya durumunu titizlikle analiz etmeleri boşuna değildir. Çünkü bu analiz temelinde devrimci sürecin imkanları ve zorlukları anlaşılabilir.
Girişte ifade edildiği gibi, bir “sonla” karşı karşıya değiliz. YPG güçleri Arap nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerden Rojava’ya, yani Batı Kürdistan’a, kendi anavatan topraklarına aldığı kararla çekilmiştir. Colani’nin çeteleri bir zafer kazanmamış, YPG çekilmenin askeri mantığı gereği çetelerle taktik çarpışmalar yaparak çekilmiştir. Şu anda Kobane ağır bir ablukada olduğu halde çetelere karşı kahramanca direnmektedir. Haseke ayaktadır.
Hiç kuşkusuz iktidar çevreleri Rojava’nın Afrin’den Serekaniye’ye kadar uzanan kantonlarını işgal etmiş ve Kobane’nin intikamını almak için Colani rejimini desteklemektedir. Ancak bu hayasız akına karşı yüz yıl sonra Kürdistan’da ilk defa Kürt ulusal birliği yönünde çok ciddi gelişmeler olmuş, Başur Kürdistanı’nda hem Hewler, hem de Süleymaniye bölgelerinde Kürt halkı kardeşleriyle kitlesel dayanışma içine girmiştir. Dünyanın hemen her yerinde bugüne kadar görülmemiş kitlesellikte protesto gösterilerinde dört parça Kürdistan halkıyla Batılı ülkeler halkı bir araya gelmiştir. Bir yıldır çözüm sürecinin geleceği adına “beklemeye” giren Bakur halkı, onbinler halinde Nusaybin’le Kamışlo arasındaki sınır tellerini yıkmış, Rojava halkıyla kucaklaşmıştır.
İşte bu resim Kürt özgürlük hareketinin öncülüğündeki devrimci sürecin Rojava’dan ibaret olmadığını, Rojava’yı yaşatacak ve yeni Rojavalar yaratacak yenilmez bir güç olduğunu “erken sevinen”lere göstermiştir.
Politika: Rojavadaki gelişmeler ile süreç bağlantısı konusunda ne diyebilirsiniz?
Veysi Sarısözen: PKK Kurucu önderi Abdullah Öcalan, bana kalırsa elindeki kıt olanaklarla, tıpkı O’nun “norm devlet” dediği devlet gibi dünya ve bölgedeki gelişmeleri başarıyla analiz etti ve yeni durumun gerektirdiği bir “savunma stratejisi” hazırladı. “Barış ve demokratik toplum” çizgisi, Kürdistan’ı yaklaşan “felaketten” koruma çizgisidir. Buna göre yalnız Kürdistan’ın dört parçası değil, tüm Ortadoğu halkları aynı felaket ihtimaliyle yüz yüze gelmiştir. Bölgesel devrimci sürecin gerilemesi bölgesel savunma çizgisini zorunlu kılmıştır. Şu andaki sürecin hem PKK açısından, hem de bizim açımızdan anlamı ve amacı böyledir.
Bilindiği gibi PKK’nin reel sosyalizmin çözülüşü öncesi amacı “demokratik halk devrimiyle sömürge olan Kürdistan’ı özgürleştirip Bağımsız Kürdistan’ı kurmaktı.” Bu açıdan başlangıçta PKK’nin başlattığı hareket “sosyalizm amaçlı ulusal kurtuluş hareketiydi.” PKK reel sosyalizmin dağılmasıyla birlikte bu stratejisini değiştirdi. Demokratik halk devriminin amacını “Türkiye’de sömürgeci ve faşist rejimi yıkmak ve demokrasiyi gerçekleştirmek” bu ortamda “silahsız yoldan sosyalizme yönelmek” olarak saptadı. Böylece başlangıçta “sosyalizm amaçlı ulusal kurtuluş hareketi” olarak doğan PKK hareketi, Kürdistan merkezli olduğu için “biçim bakımından ulusal, içerik bakımından sınıfsal” bir devrimci emekçi hareketine dönüştü. “Ortak vatan, demokratik ulus ve Türkiyelileşme, çatı partisi” gibi parametreler bu evrimi gösterir.
Bugün içinde bulunduğumuz evre, sosyalistlerin de desteklediği, kimisinin legal alanda kimisinin silahlı mücadele alanında katıldığı “demokratik halk devrimini tamamlama” evresidir. Demokrasinin temel sorunu Kürt sorunudur ve elli yıllık “demokratik halk devrimi” “Kürt halkının varlığını, dilini ve kültürünü” ve “Kürt halkının kendini yönetme hakkını inkar etmeye son verme” hedefine fiilen bir çok bakımdan ulaştı. Ancak bu fiili durum Anayasal ve yasal statüye henüz kavuşmadı. Bir bakıma “demokratik halk devrimi yarım kaldı.” Devrimi silahlı yoldan tamamlama imkanı Ortadoğu’daki güç dengelerindeki değişiklikle tıkanınca, Türk devletinin de çok yönlü krizler karşısında PKK’yle “uzlaşma” zorunluluğu ortaya çıkınca, “demokratik halk devrimini” “barış ve demokratik toplum süreci” ile silahsız yoldan “tamamlama” çizgisi formüle edildi. Çözüm sürecinin esası budur.
Çözüm sürecinin temel çelişkisi, çözümün hem Kürdistan, hem de Türkiye için zorunlu hale girmesiyle, rejimin klerikal-faşizan karakteri arasındaki çelişkidir. O nedenle taraflar savaşa son verme ve barış hedefinde, TSK ile HPG arasında fiili ateşkes ya da “mütareke” gerçekleşmişken, barışı güvenceye alacak “demokrasi” hedefinde karşı karşıya gelmişlerdir. Çözüm sürecinin geleceği, başından beri bu çelişkinin çözülmesine bağlıyken, Colani rejiminin Saray iktidarının teşviki, yardımı ve fiili müdahalesiyle, aynı zamanda ABD’nin başını çektiği Koalisyon Güçleri’nin onayıyla Rojava’ya savaş açtığı günden bu yana, çözüm süreci, yani demokrasiye geçiş hedefi ciddi biçimde tehlikeye girmiştir.
Politika: Çözüm sürecinin geldiği nokta konusunda değerlendirmeniz ve bu durumda Türkiye’deki barış ve demokrasi güçleri şimdi ne yapmalı sorusunun yanıtı sizce nedir?
Veysi Sarısözen: Çözüm sürecinin geleceği, artık yalnızca “müzakereye” değil, “müzakere ile Saray rejimine karşı bütün barış ve demokrasi güçlerinin, parlamentodaki muhalefetin mücadelesine” bağlıdır. Bir başka ifadeyle ülkede demokrasiye geçiş için çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu CHP’nin “İmamoğlu’na özgürlük” mitinglerine katılan halkla, çözüm sürecini “Öcalan’a özgürlük” mitingleriyle destekleyen, çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu halkın mücadelesini ortak bir hedefte birleştirmesi dışında bir başka alternatif kalmamıştır.
Somut olarak CHP kendisine yönelik “darbeye” karşı “İmamoğlu’na özgürlük” ve DEM Parti ise çözüm sürecinin başarısı için “Öcalan’a özgürlük” mücadelesini devam ettirirken, ortak olarak “ya çözüm süreciyle demokrasi ya da erken seçimle Saray rejimine son verme” hedefine önce ayrı yollardan, giderek aynı yoldan varmak üzere harekete geçmelidirler.
Çünkü Saray ittifakı CHP’ye karşı yaptığı darbeyle Özgür Özel yönetimini çözüm sürecinde; DEM Parti’yi ise “çözüm sürecine son verme” şantajıyla CHP’ye yönelik darbeye karşı mücadelede “pasifleştirerek ve ayrıştırarak” süreç içinde seçimsiz diktatörlüğe” yönelmektedir.
“Ya çözüm süreciyle demokrasi ya da erken seçimle Saray rejimine son verme” çizgisinin önünde aşılması gereken çok büyük engeller bulunuyor. En büyük engel, CHP’nin tarihi kodlarında yazılı “Kürt halkının varlığına, diline ve kendini yönetme hakkına” karşı milliyetçi düşmanlıktır. Özgür Özel ve yönetimi bu büyük engele rağmen TBMM’de kurulan Komisyon’da yer almıştır ama, bugünkü durumda İyi Parti ve Zafer Partisi’nin dışardan provokasyonlarıyla ve içeriden de aşırı ulusalcı fraksiyonun ve özellikle Sözcü Grubu ve Cumhuriyet Gazetesi’nin yıkıcı propagandasıyla sarsılmaktadır. Bunlara CHP mitinglerinde boy gösteren sahte “sol” ve “TKP-SİP” başta olmak üzere sosyal-şoven “sol” da destek vermektedir.
Bu durumda DEM Parti “kent uzlaşısı” taktiğini güncellemeli, zor durumda olan Özgür Özel yönetiminin “Atatürkçü-faşist-sosyal şovenist” cepheye yönelmesine karşı CHP tabanına gerçek demokratik alternatif sunmalıdır. Söz konusu demokratik alternatif her iki parti açısından mücadeleyi “yasal mitinglere” ve “komisyon müzakerelerine” hapsetmekten çıkarak, kitleleri daha köklü mücadelelere hazırlama alternatifidir.
Çözüm sürecinin Erdoğan ve Bahçeli tarafından sona erdirilmesi durumunda muhalefet TBMM’den çekilme de dahil her türlü mücadele biçimine hazır olmalıdır. Hiç kuşkusuz sistem içi partilerin böyle bir mücadeleye yönelemeyeceği açıktır, o nedenle devrimci-demokratik örgütler ve partiler Türk ve Kürt halklarının “kollektif öncülüğüne” kendilerini hazırlamalıdır. Bu konu, iktidarın “izin vereceği” bir seçimle çözülecek sorun değildir. Çünkü; Türkiye ABD’nin Rojava’ya karşı savaş, Rojava’yı haritadan silme, Şara rejimine teslim olmaya zorlama, hatta Başur’u zapt edip “Misak-ı Milli” hedefine yönelme “rüşveti” karşılığında, ABD-İsrail emperyalizminin önce Irak’taki Şii ağırlıklı rejime, oradan da İran’a karşı yalnız Irak ve İran’ı değil, Türkiye’yi de yıkıma sürükleyecek savaş stratejisine boyun eğmiş görünmektedir.
Burada ABD’nin hedefi, bağımsız hareket edemeyecek hale geldikten sonra Türkiye’yi, Irak’ı, İran’ı ve Suriye’yi İsrail’in emir-komutasında Ortadoğu’nun “bekçisi” ya da “neferi” haline getirerek, Rusya ve Çin’e karşı yüzünü döndüğünde “cephe gerisini” bu suretle güvenceye almaktır.
Bu durumda patlayacak savaş, hiç kuşkusuz dünya pazarlarını paylaşma amacı taşıyan emperyalist bir savaş olacaksa da, Ortadoğu’daki değişmeler sonrasında anti-emperyalist güçler mücadelenin sivri ucunu ABD emperyalizmine çevirmeli, Irak, İran, Rusya ve Çin halklarıyla dayanışma içinde, insan uygarlığını tehdit eden bu savaşı önlemek amacıyla dünya çapında bir barış cephesi kurmak için zaman kaybetmeden harekete geçmelidirler.
Bir parantez açarak Sünni Arap halkına seslenmek ve onları Alevi Araplarla ve Kürt halkıyla ittifaka çağırmak için, şu gerçeği kuvvetle dile getirelim; Colani denilen adam “vatan hainidir.” CİA ve MI6 tarafından devşirilmiş ve Suriye’nin başına bela edilmiştir. Bu vatan haini kendi ülkesinin topraklarının yüzde 20’sini İsrail’e, bir o kadarını Türkiye’ye peşkeş çekmiştir. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve sınırlarının dokunulmazlığını Kürtler ve Alevi Araplar değil, DAİŞ’çi Colani kliği hiçe saymıştır. Birbirleriyle sanki “çatışıyormuş” gibi görünmeye çalışan İsrail ve Türkiye Suriye topraklarının yarısını aralarında paylaşmış bulunmaktadır. Şu anda Suriye’nin geleceği Türkmen-Arap ve Kürt halklarının, bütün farklı etnik ve dini güçlerin ittifakının gerçekleşmesine bağlıdır.
Politika: “Aklı-evvel sol” YPG’nin, SDG’nin ABD ile zorunlu taktik işbirliğini “biz söylemiştik” olarak değerlendirerek bu konudan Kürt Özgürlük Hareketi’ne cephe açıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Ve yine aynı çevreler “hala süreç diyorsunuz, süreç hiç bir zaman olmadı, Kürtleri oyaladılar ve bekleneni yaptılar” değerlendirmeleri yapıyorlar. Bu konuda ne dersiniz?
Veysi Sarısözen: Bildiğiniz gibi İkinci Basra Savaşı’nın sonunda Irak’taki Sünni Arap azınlık, Amerikan emperyalizminin ülkelerini işgal etmesine karşı direnişe geçmek üzereyken El Kaide uzantısı DAİŞ bu halkın direnişini “çaldı” ve Saddam ordusunun silahlarıyla önce Irak’ın ve ardından Suriye’nin yaklaşık yarısını işgal etti. Bu durum ABD açısından İsrail’in güvenliğini tehdit eden bir tehlike olarak görüldü. DAİŞ’in Şam’ı işgal etmesi an meselesiydi.
Ancak DAİŞ hem BAAS rejimiyle nihai savaş öncesinde Rojava’da Kürt halkının başlattığı devrime karşı “cephe gerisini” güvenceye almak, hem de Türk devletinin Kürt devrimini bastırmak amacıyla DAİŞ’in saldırısını Kobane’ye yönlendirme stratejisi gereği Kobane’ye saldırdı.
Kobane’de Kürt halkı onbeş bin şehit vererek tarihe geçen büyük bir direniş gösterdi ve ABD Rojava’nın zafer kazanma potansiyelini görünce, HPG ve YJA-Star gerillalarıyla YPG-YPJ gerillalarına hava kuvvetleriyle destek verdi. O gün ben de bu savaşa Suruç’ta tanıklık etme fırsatı buldum. Ve böylece Rojava ile ABD arasında “taktik ittifak” gerçekleşti.
Bu taktik ittifakın üzerinden bugün 12 yıl geçmiş bulunuyor. Ve 4 Ocak’ta Şam rejimiyle İsrail arasında yapılan anlaşmadan iki gün sonra 6 Ocak günü Halep’te Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerine yönelik saldırıyla birlikte ABD bu taktik ittifaka son verdi. Çünkü artık Şam rejimi İsrail’e teslim olmuştu ve Colani kendi vatan topraklarının yüzde 20’sini İsrail’e terk etmiş, DAİŞ Colani rejimiyle birleşmiş ve İsrail için güvenlik sorunu büyük ölçüde sağlanmıştı. ABD açısından taktik ittifak miadını bu nedenle doldurmuştu.
Şimdi gelelim “aklı-evvel sol” dediğiniz, sırtında “devrim küfesi” olmayan unsurların parazitine.
Bunlar “steril anti-emperyalist” olmakla övünüyorlar. Yani ömürlerinde bir kere olsun emperyalist devletlerle “taktik ittifak” yapmamış olmalarını “tertemiz devrimciler” olduklarına kanıt olarak gösteriyorlar. Bu “temizlik” onların Türkiye’de, bölgede ve dünyada “esamesinin” okunmaması gibi “işe yaramaz” oluşlarının sonucudur. Hiçbir güç devrimin binbir tehlikelerle dolu ırmağına cesaretle atlayarak yüzmeyi öğrenmek yerine, kumda yüzme talimleri yapanlarla taktik ittifaka girmez.
O halde taktik ittifak nedir sorusuna yanıt verelim.
Taktik ittifak stratejik amaçları birbiriyle taban tabana zıt olsa da, tarihin belli bir anında her ikisini tehdit eden üçüncü bir güce karşı yaptıkları geçici ittifaklara verilen addır. Adı üstünde taktik ittifak demek er geç sona erecek olan ittifak demektir.
Şu anda bu taktik ittifakın sona ermesi karşısında kimi Kürt çevrelerinin “hayal kırıklığına” uğramaları gibi, “aklı-evvel solcu” dediklerinizin de “bayram etmeleri” taktik ittifaktan hiçbir şey anlamadıklarını gösterir.
Tarihe kısaca göz atalım.
Lenin Kemalistlerle taktik ittifak kurmuştu. Hatta bu taktik ittifak 1925 yılında resmi bir anlaşmaya yol açmıştı. Lenin ve Sovyetler Birliği Kemalistlerin bu taktik ittifakın sonunda İngiliz emperyalizmiyle anlaşacağını bilmiyor muydu? “Aklı evvellerden” biri Lozan Anlaşmasının hemen arkasından Lenin’e “N’aber anti-komünistlerle taktik ittifaka güvendin de ne oldu” gibi bir cıvıklıklık yapsaydı, nasıl olurdu? Şimdiki solcuların yaptığı gibi bir ahmaklık olurdu.
Devam edelim…
Yıl 1939. Komünistler Avrupa’da Nazizme karşı anti faşist halk cepheleri kurmak için kolları sıvamış. Tam bu esnada radyolardan bir haber duyulmuştu: Stalin, Molotof-Ribbentrop anlaşmasını onaylamıştı. Komünist Stalin faşist Hitlerle bir “taktik ittifak” kurmuştu. Stalin Hitler’in ilk fırsatta Sovyetler Birliği’ne saldıracağını bilmiyor muydu? Tarihin kaydettiği bu en dramatik taktik ittifak gerek Hitler’in, gerekse Stalin’in İngiliz entrikacılığına karşı yaptığı geçici ve zorunluluktan doğan bir ittifaktı. “Aklı-evvel solcu” 1941 yılında Hitler Moskova önlerine dayandığı bir sırada Stalin’e “n’aber güvendiğin Nazi dağlarına kar yağdı” deseydi, o gün KGB tarafından, ölüm-kalım savaşı esnasında bozgunculuk yapan “Hitlerci casus” diye kendini Gulag Takımadasında bulurdu.
Haritayı açın. Rojava’ya bakın. Sonra Türkiye’yi inceleyin. Türkiye haritası Rojava haritasının kuzeyinde bir heyule gibi durmakta. Sonra demografik kıyaslama yapın. Ardından Türk ordusunun ikinci büyük NATO ordusu olduğunu hatırlayın. O zaman Rojava için bu taktik ittifakın ne anlama geldiğini “aklı-evvellere” anlatın. Ne diyecekler? Muhtemelen şöyle diyecekler: “Biz mikro devrimci örgütleriz, bakın hiç taktik ittifaklar yapıyor muyuz?” Bravo… Vaktiyle Dışişleri Bakanı Molotof Stalin’e “yoldaş Stalin Vatikan’la Hıristiyan alemini yanımıza çekmek için taktik bir ittifak yapmalıyız” dediğinde, Stalin piposunun dumanını Molotof’un suratına doğru üfleyerek sormuştu: “Vatikan’ın kaç tümeni var?” Makro büyüklükler mikro büyüklüklere Stalin’in Vatikan’a baktıkları gibi bakarlar. ABD’nin Rojava’yla taktik ittifaka girmesi, devrimci sürecin, gerilla kahramanlığının gücünü gösterir.
Taktik ittifaklar nasıl değerlendirilir? Sonunda bozulmasına bakarak mı, yoksa taktik ittifak boyunca olup bitenlere bakarak mı?
Taktik ittifakın sona ereceği, taktik olmasından belli olduğuna göre bakılması gereken 12 yıl boyunca ne olup bittiğidir. Tek bir sonuca dikkat çekeceğim. Rojava 12 yıl boyunca Türk devletinin amansız saldırılarına rağmen yaşamış, yaşarken kadın devrimini örgütlemiş, eşitlikçi, dayanışmacı, kollektif bir toplumsal yapıyı inşa etmeye başlamış ve dünya çapında reel sosyalizmin yıkılmasıyla doğan umutsuzluğa karşı devrimin mümkün olduğunu göstermiş, tüm dünyaya esin kaynağı olmuştur. Etkisi Jin Jiyan Azadi avazelerinin İran’dan Latin Amerika’ya kadar yayıldığı yeni bir ruh yaratmıştır.
Kendisi “küçük” solcu bu muazzam devrimci ruhu, taktik anlaşmanın sonuna bakarak küçümsüyor.
Oysa bu sonuca bakarsak, “kumda yüzme talimi yapan çakma anti-emperyalistlerin” Kürt özgürlük hareketini “emperyalizmin işbirlikçisi” diyerek karalamalarının nasıl iflas ettiğini görürüz. Amerikan küresel emperyalizmi ve Türk bölgesel emperyalizmi şu günlerde Rojava’yı haritadan silmeye kalkışıyor ve bu çakma “anti emperyalistler” Rojava devriminin yenildiğini ilan etmekte acele ediyor.
Oysa Ortadoğu’da devrimci süreç, savunmaya geçmiştir ve dünya çapındaki muazzam gücüyle yeniden ileriye atılmaya hazırlanıyor.
HABER MERKEZİ

















