Türkiye’de ülkücülük nasıl ortaya çıktı, neye karşı örgütlendi ve bugün neden yalnız geçmişin bir hareketi olarak görülemez?
Ülkücülüğü bozkurt işaretinden, MHP’den veya birkaç slogandan ibaret sayarsak eksik anlarız. Türkiye’de ülkücü hareket, milliyetçilikten antikomünizme, devlet fikrinden lidere bağlılığa uzanan, değişerek varlığını sürdüren siyasal ve örgütsel bir gelenektir.[1][2]
Bu geleneğin kitleselleştiği dönem tesadüf değildir. 1960’ların sonu ve 1970’ler işçinin, öğrencinin, köylünün, öğretmenin sokağa çıktığı; grevlerin, sendikaların ve sosyalist hareketin güçlendiği yıllardı.[3] Ülkücü hareket antikomünizmi kimliğinin merkezine yerleştirerek büyüdü; Ülkü Ocaklarında milliyetçilik, İslamiyet ve antikomünizm ekseninde ideolojik ve örgütsel eğitim yürütüldü.[4]
Ülkücü hareketin faşizmle tarihsel ilişkisini yalnız sokak şiddetiyle açıklayamayız. Devlet ve milletin bireyin üzerinde tutulduğu; çatışmaların sınıflar üzerinden değil “yerli-yabancı”, “milli-gayrimilli”, “biz-onlar” karşıtlığıyla açıklandığı bir siyaset anlayışı da söz konusudur. Düşman değişebilir: komünist, Kürt, Alevi, göçmen, LGBTİ+, muhalif… Değişmeyen, toplumsal huzursuzluğun aşağıdakiler arasında düşmanlığa yöneltilmesidir.
Almanya’da yoksullaşmanın ve gelecek kaygısının büyüdüğü, solun emekçilerle bağının zayıfladığı yerlerde AfD güç kazanıyor.[5] Fransa’da Le Pen çizgisi, İtalya’da Meloni, Britanya’da Farage birbirinin kopyası değil; tarihsel faşizmle bugünün radikal sağını özdeşleştiremeyiz. Ortak yanları; milliyetçilik, göçmen düşmanlığı, otoriterlik ve hoşnutsuzluğun bir “iç düşmana” yöneltilmesidir.
V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu’na göre 2025 sonunda dünya nüfusunun yüzde 74’ü otokrasilerde yaşıyor; 44 ülkede otokratikleşme sürüyor. İfade özgürlüğü de on yıl öncesine göre 44 ülkede gerilemiş durumda.[6]
İşçi neden aşırı sağa gidiyor? Geleceksiz genç neden kendisine düşman gösterenin sözünü dinliyor? Yoksul neden başka bir yoksulu tehdit olarak görüyor?
Hayat pahalılığı, konut sorunu, işsizlik ve güvencesizlik gerçek. Aşırı sağ bunları icat etmiyor; öfkenin adresini değiştiriyor.[7] İşçinin karşısına patronu değil göçmeni, eşitsizliğin karşısına sermayeyi değil kimliği, savaşın karşısına militarizmi değil başka halkları koyuyor. Sorunu ortadan kaldırmıyor; sorumluyu değiştiriyor. Haklı öfkeyi alıp yanlış kapıya bırakıyor.
Biz komünistlerin de kendimize bakmamız gerekiyor. Fabrikadan, tarladan, depodan, kurye motosikletinden uzaklaşmışsak; işçinin ücretini, kirasını, borcunu onunla konuşamıyorsak yalnız “İşçi neden sağa gidiyor?” diye yakınamayız. Gerçek sıkıntıyı örgütleyemediğimiz yerde o öfkenin milliyetçilik ve ırkçılıkla örgütlenmesine şaşırmamalıyız.
Faşizm kelimelerimizi de çalıyor. Ülkü, vatan, millet, halk, özgürlük, güvenlik diyor; sonra ülküyü ülkücülüğe, vatanı devlete, halkı homojen bir millete, güvenliği otoriteye teslim ediyor. Biz de kirletildi diye o kelimelerden vazgeçiyoruz.
Oysa ülkü ülkücülerin tapulu malı değildir. Vatan milliyetçilerin, halk popülistlerin, özgürlük liberallerin değildir. İşçinin sekiz saatlik işgünü mücadelesinde özgürlük, faşizme karşı direnişte halk, sömürgeciliğe karşı mücadelede vatan vardır. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya isteği ise başlı başına bir ülküdür.
Faşizme karşı mücadele, insanları “faşist” diye karşımıza dizip onlarla savaşmak değildir. 12 Eylül öncesinde aynı mahallelerin ve yoksul ailelerin çocukları sağcı-solcu diye birbirine düşman edildi; öldüren de ölen de halkın çocuğuydu, nihayetinde insandı. Dönemin 2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel’in sonradan “şartların olgunlaşmasını bekledik” diye anlattığı süreç bu çatışmaların üzerinde yükseldi.[8]
Düşünceler doğuştan gelmiyor. Üniversiteye milliyetçi ya da dindar düşüncelerle gelen bir genç birkaç yıl sonra sosyalist hareketin içinde yer alabiliyordu. Dün birbirine düşman edilen gençlerin çocuklarını bugün aynı tuzağa düşürmemeliyiz. Mücadelemiz insanları değişmez kimliklere hapsetmek değil; onları birbirine düşman eden, öfkeyi aşağıdakilere yönelten, eşitsizliği milliyetçilik ve ırkçılıkla örten faşizme ve onu üreten koşullara karşıdır.
Onlara kelimelerimizi de bırakmayacağız. Kelimelerimizi geri almalıyız.
Dipnotlar:
[1] Tanıl Bora – Kemal Can, Devlet, Ocak, Dergâh: 12 Eylül’den 1990’lara Ülkücü Hareket, İletişim Yayınları; Kemal Can – Tanıl Bora, Devlet ve Kuzgun: 1990’lardan 2000’lere MHP, İletişim Yayınları. İlk çalışma ülkücü hareketin 12 Eylül sonrasındaki iç süreçlerini ve ideolojik dönüşümlerini; ikincisi MHP’nin 1991 sonrasındaki popülerleşme, merkez siyasete yönelme ve hükümet ortaklığı dönemini inceler.
[2] Ragıp İncesağır, Yeni Başlayanlar İçin Ülkücülük, Su Yayınevi, 3. bs., 2013. İncesağır çalışmasını ülkücülüğün tarihsel temellerini, klasik faşizmle fikrî akrabalığını ve önerdiği toplumsal hayatı tartışan bir “konuya giriş” çalışması olarak tanımlar.
[3] Türkiye’de 1968-1971 dönemindeki toplumsal hareketlilik yalnız öğrenci hareketinden ibaret değildi; işçiler, köylüler, öğretmenler ve beyaz yakalıların da kitlesel protestolarıyla genişledi. Emin Alper, “ReconsideringSocialMovements in Turkey: The Case of the 1968-71 Protest Cycle”, New Perspectives on Turkey.
[4] MHP ve Ülkü Ocakları çevresindeki örgütsel eğitimde Türk tarihi, İslamiyet, milliyetçilik ve antikomünizmin ağırlığına ilişkin bkz. Baki Erken, “Örgüt ve Strateji: 1965-1980 Arasında Milliyetçi Hareket Partisi”.
[5]Murat Çakır, “Faşiste değil, onu yaratana bakmak”, Politika Haber, 07.09.2026; “Karanlık Zamanlar Senfonisi”, Politika Haber, 10.09.2026; “Alacakaranlıkta Bir Şansölye”, Politika Haber, 18.09.2026. Yazılarda Almanya’daki aşırı sağın yükselişi; neoliberal politikalar, yoksullaşma, çalışma ve yaşam koşullarındaki bozulma, militarizm, toplumsal güvensizlik ve solun emekçi kesimlerle ilişkisindeki sorunlarla birlikte ele alınmaktadır.
[6] V-Dem Institute, Democracy Report 2026: UnravelingtheDemocraticEra?,University of Gothenburg, 2026. Rapora göre 2025 sonunda dünya nüfusunun yüzde 74’ü otokrasilerde yaşamakta; 44 ülkede otokratikleşme sürmekte ve 44 ülkede ifade özgürlüğü on yıl öncesine göre gerilemektedir.
[7] Murat Çakır, “Faşiste değil, onu yaratana bakmak”, Politika Haber, 07.09.2026. Yazıda aşırı sağın yükselişi; neoliberal politikalar, militarizm, toplumsal güvensizlik ve emekçi kesimlerin yaşadığı ekonomik-sosyal sorunlarla birlikte ele alınmaktadır.
[8] 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte sağ-sol çatışmasının tırmanması ve darbecilerin müdahale için “şartların olgunlaşmasını” beklediklerine ilişkin tartışmalar için bkz. TBMM, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, 12 Eylül Alt Komisyonu tutanakları. “Şartların olgunlaşmasını bekledik” sözü çeşitli kaynaklarda Kenan Evren’e atfedilmekle birlikte, dönemin 2. Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel’e ait olduğu da kaydedilmektedir.














