Halkların İklim Zirvesi çalışmalarında kullanılan iki kelime dikkatimi çekti: “eksen” ve “koza”. Alıştığımız “çizgi”, “komisyon”, “çalışma grubu” gibi sözcüklerin yanında başka bir dil beliriyor. İlk bakışta küçük bir tercih gibi görünebilir. Ama kelimeler yalnız düşündüklerimizi anlatmaz; nasıl düşündüğümüzü, hatta neyi görebildiğimizi de etkiler.
Solun tarihinde sınıf, emek, sömürü, örgüt, kitle, cephe, öncü, iktidar, mücadele, devrim gibi kavramlar güçlü bir düşünce dünyası kurdu. Bunların birçoğu bugün de vazgeçilmez. Fakat kavramlar da hayatın içinde yaşar; onları doğuran ilişkiler değiştikçe taşıdıkları anlamın yeniden sınanması gerekir.
Üretim değişti, emek parçalandı, güvencesizlik yaygınlaştı. Dijital ağlar gündelik hayatın içine girdi. Ekolojik yıkım insanla doğa arasındaki ilişkinin bütününü tartışmaya açtı. Kadınların, gençlerin ve yerel hareketlerin mücadeleleri siyasetin alanını genişletti. İnsan iktidarla yalnız fabrikada ya da sandık başında değil; bedeni, kimliği, yaşadığı kent, kullandığı teknoloji, soluduğu hava ve içtiği su üzerinden de karşılaşıyor.
Hayat değişirken onu kavradığımız dilin hiç değişmeden kalması beklenebilir mi?
Burada güncel siyasetin dikkat çekici bir çelişkisi de var. Abdullah Öcalan’ın farklı dönemlerde kendisinin yeterince ya da doğru anlaşılmadığı yönündeki yakınmaları yalnız bir iletişim problemi olarak okunmayabilir. Uzun yıllardır dış dünyanın gündelik koşuşturmasından kopuk yaşayan bir insanın hareket alanı son derece sınırlıyken, okuma ve düşünmeye ayırabileceği zaman genişleyebilir. Dışarıdaki siyasal hayat ise tam tersine, hareketi çoğaltırken düşünmeye ayrılan zamanı daraltabilir. Yeni düşüncelerle karşılaşan biri eski kavramlarını yeniden kurarken, gündelik siyasetin hızı içindeki kadrolar bugünü dünün kelimeleriyle okumaya devam ederse aynı sözcükler artık aynı anlamı taşımayabilir. Düşünsel zamanlar arasındaki bu mesafe, siyasal gerilimin de kaynaklarından biri olabilir.
Burada eski kelimeleri atıp yenilerini koymaktan söz etmiyorum. “Sınıf” yerine başka bir sözcük bulduğumuzda sınıf ilişkileri ortadan kalkmayacağı gibi, “sömürü”yü daha çağdaş bir adla anmak da onu daha iyi açıklamaz. Aradığımız kelimelerin makyajı değil, düşüncenin görüş alanını genişletmek.
“Koza”yı bu nedenle ilginç buluyorum. Komisyon dediğimizde görev, yetki, başkan, üye ve rapor akla gelir. Koza ise henüz tamamlanmamış, içinde gelişme ve dönüşüm gerçekleşen bir oluşumu çağrıştırıyor. Eğer yalnız komisyona verilmiş yeni bir ad değilse, birlikte çalışma biçiminin başka türlü düşünülmesine de işaret edebilir.
“Eksen” de benzer bir imkân taşıyor. Çizgi daha belirlenmiş bir doğrultuyu ve sınırlarını çağrıştırırken eksen, farklı hareketlerin kendi özelliklerini koruyarak çevresinde ilişki kurabilecekleri ortak bir yönü anlatabilir.
“Ağ” merkezden çevreye işleyen tek yönlü yapı yerine birbirine bağlanan odakları; “doku” kurumların altında yaşayan gündelik ilişkileri; “müşterek” ise birlikte üretilen ve korunan yaşam alanlarını düşünmemizi sağlayabilir.
Ama burada yeni bir tuzak beliriyor.
Yeni kelime kullanmak, yeni düşünce kurmak değildir. Her örgüte “ağ”, her çalışma grubuna “koza”, her aşamaya “eşik”, her ortaklığa “müşterek” dediğimizde eski jargonun yerine yenisini koymuş oluruz. Bugün canlı görünen sözcükler de yarın düşünmeyi kolaylaştırmak yerine düşüncenin önüne geçen kalıplara dönüşebilir.
Ölçü kelimenin yaşı değil, gördüğü iştir.
Bir kavram daha önce göremediğimiz bir ilişkiyi görünür kılıyor mu? Dağınık olgular arasında bağlantı kuruyor mu? Değişen hayatı kavramamıza yeni bir imkân açıyor mu? Açıyorsa ona ihtiyacımız vardır. Açmıyorsa yeni görünmesinin fazla bir değeri yoktur.
Kapitalizm üretimi, teknolojiyi, finansı, bilgiyi, gündelik hayatı ve doğayı sürekli yeniden örgütlüyor. Onu değiştirmek isteyen düşüncenin kendi kavramlarını hiç sınamadan koruması, değişen dünyaya eski bir haritayla bakmaya benzeyebilir. Haritadaki yollar yanlış değildir; ama yeni yolları, kapanan geçitleri ve değişen yönleri göstermiyorsa artık yetmez.
Geçmişin kelimelerini çöpe atmamız gerekmiyor; onları kutsallaştırmamız da. Tarihsel belleği korurken yeni deneyimlerin açtığı anlamlara yer vermek, gerektiğinde eski kavramın içeriğini genişletmek, gerektiğinde yenisini yaratmak mümkün.
Çünkü yeni dünya önce sözlükte kurulmaz.
Ama adını koyamadığımız bir dünyayı görmek, düşünmek ve kurmak da kolay değildir.













