Tuncer Bakırhan’ın Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne imza atan bazı isimler için kullandığı “Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız” sözü, güncel tartışmanın ötesinde üzerinde durmayı gerektiriyor. Cümlenin anahtar kelimesi “sokak” değil, “yaptığımız”dır.
Milletvekilini kim yapar?
Demokratik düzende siyasi parti aday gösterir, yurttaş seçer. Türkiye’de aday listelerinin büyük ölçüde parti merkezlerinde belirlenmesi ise temsilcinin yetkisinin kaynağıyla siyasal geleceğinin kaynağını birbirinden ayırıyor. Yetkisini seçmenden alan milletvekili, yeniden aday gösterilmek için parti merkezine ihtiyaç duyuyor. Bu ilişki, aday gösterme yetkisinin seçilmiş kişi üzerinde bir hak doğurduğu düşüncesine dönüşmemelidir.
Bakırhan’ın sözü, niyet bu olmasa bile, böyle bir anlamı çağrıştırıyor. Üstelik sözün yöneldiği Müslüm Doğan, HDP’nin kurucu MYK üyelerindendir. Doğan’ın “Sokak mücadelesinden geldim” yanıtının ardından geride daha önemli bir konu kalıyor: Bir parti, aday gösterdiği insan üzerinde siyasal hak sahibi olur mu?
Bakırhan’ın aynı konuşmadaki “Kürt Hareketi’ni ve Sayın Öcalan’ı eleştirmek ‘aydın’ olmaksa… o dündü” sözü de üzerinde durmayı gerektiriyor. Bir siyasal hareket Öcalan’ın tarihsel rolünü önemli görebilir ve yürütülen süreçte belirleyici bir aktör olduğunu savunabilir. Bunların hiçbiri eleştiri hakkını ortadan kaldırmaz.
Bir düşüncenin gücü, eleştiriden korunmasında değil, eleştiriye dayanabilmesindedir.
Barış ve demokratikleşme yönünde önemli bir süreçten geçerken kullanılan dile daha fazla özen gerekiyor. Bakırhan’ın sözlerini eleştirmek DEM Parti’ye karşı olmak değildir. Alevi aydınların itirazlarını dile getirmeleri de barış arayışına karşı oldukları anlamına gelmez. Bir sözü eleştirmek başka, onu Alevilerle Kürtleri karşı karşıya getirmenin aracına dönüştürmek başkadır.
Bu tartışma bizi öteden beri üzerinde durduğumuz Halkların Demokratik Kongresi deneyimine de götürüyor. HDK’nın değeri, farklı halkların, inançların, toplumsal hareketlerin ve siyasal geleneklerin kendi varlıklarıyla ortak karar süreçlerine katılabilecekleri bir kongre ve meclis zemini aramasındaydı. Parti, bu toplumsal zeminin yerine geçen bir merkez değil, orada oluşan iradeyi siyasal alana taşıyan araç olarak düşünülüyordu.
HDK’nın çoğulcu kongre ve meclis anlayışı siyasal pratikte geri plana düştükçe, merkezi ve organik parti işleyişinin ağırlığı artabilir. Merkez güçlendikçe kararın yukarıdan aşağıya kurulması, temsilcinin merkeze borçlu görülmesi ve farklı sözün ortaklığın doğal parçası olmaktan çıkarılması kolaylaşır. Örgütlenme biçimi yalnız karar mekanizmasını değil, zamanla siyasal dili de değiştirir.
Bakırhan’ın sözlerini bütün bir DEM Parti’nin ya da Kürt siyasal hareketinin anlayışı olarak görmek bu nedenle haksızlık olur. Fakat ortaya çıkan dil, HDK’nın kuruluşunda aranan çoğulcu siyaset fikrine neden hâlâ ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor. Çözüm ortak mücadele zeminini terk etmek değil; partiyi aşağıdan gelen toplumsal irade, kongreler, meclisler ve farklı sözlerle yeniden buluşturmaktır.
Bu yalnız DEM Parti’nin sınavı değildir. Partilerde, sendikalarda, meslek örgütlerinde ve sosyalist yapılarda merkez, kendisini ortak iradenin yerine koymaya başladığında benzer sorunlar ortaya çıkar. Demokratik siyaset, yalnız devletten talep ettiğimiz haklarla ölçülemez; kendi aramızda yetkiyi nasıl kullandığımız, itiraza ne kadar alan açtığımız ve farklı düşünenle nasıl ilişki kurduğumuzla da sınanır.
Buradan yeni bir karşıtlık değil, ortak bir ders çıkarmak gerekir. Söylenen sözü yok saymadan, o söz üzerinden yeni düşmanlıklar kurulmasına izin vermeden; barışın, eşitliğin ve birlikte yaşamın toplumsal zeminini genişletebiliriz. Belki bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimizi aynılaştırmak değil, farklılıklarımızla birlikte karar verebileceğimiz demokratik alanları yeniden güçlendirmektir.
Demokrasi, birbirimizin yanlışını görmezden gelmek değildir. Yanlışı söyleyebilmek, eleştiriyi duyabilmek ve buna rağmen ortak zemini koruyabilmektir.
Birbirimizi eleştirebiliriz; birbirimizi kaybetmeden.














