Hepimizin yadsıyamayacağı bir gerçekliktir sanırım; Türkiye’de cumhuriyetçi bir birikim olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Laikliği, bağımsızlığı, kamuculuğu ve Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını savunan geniş bir toplumsal kesim var. Bu kesimin önemli bir bölümü AKP’nin temsil ettiği siyasal düzene karşı çıkarken, bir bölümü de Saray rejimiyle farklı düzeylerde uyum içinde yoluna devam ediyor. Ancak bizim üzerinde durmamız gereken temel mesele şu: Saray rejimine karşı duran bu toplumsal birikimin siyasal yönü ne olacak? Cumhuriyet’i savunmakla yetinecek miyiz, yoksa bu birikimi daha ileri bir toplumsal dönüşümün parçası hâline mi getireceğiz?
Öncelikle cumhuriyetçiliğin tek bir siyasal çizgiden oluşmadığını kabul etmeliyiz. Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını emekçilerin demokratik haklarıyla birlikte savunanlar olduğu gibi, Cumhuriyet’i devletin kurucu ideolojisi ve milliyetçi sınırları içinde ele alanlar da var. Laikliği savunmak, Kürtlerin demokratik haklarını savunmayı kendiliğinden beraberinde getirmiyor. Aynı şekilde Cumhuriyet’e bağlılık, kapitalist sömürüye karşı çıkmak anlamına da gelmiyor. Dolayısıyla sosyalistler açısından mesele, cumhuriyetçiliği bütünüyle sahiplenmek ya da reddetmek değil, onun içindeki sınıfsal ve siyasal farklılıkları doğru değerlendirmektir.
Son İstanbul Barosu seçimleri bu tartışma açısından önemli bir örnek oluşturuyor. Ümit Kocasakal’ın kazanması bazı çevrelerce milliyetçiliğin yükselişi, İbrahim Kaboğlu’nun kaybetmesi ise solun yenilgisi olarak değerlendirildi. Oysa Kocasakal’ın temsil ettiği ulusalcı cumhuriyetçilik ile Kaboğlu’nun temsil ettiği demokratik, hak ve özgürlükler temelindeki cumhuriyetçilik aynı siyasal çizgi değildir. Ancak bu farklılık, iki yaklaşımdan birini kendiliğinden sosyalist yapmaz.
Kocasakal’ın geçmişte AKP iktidarına karşı çıkmış olması, temsil ettiği siyasetin milliyetçi ve devlet merkezli yönelimlerini ortadan kaldırmıyor. Kaboğlu’nun hukuk devletini, demokratik hakları ve özgürlükleri savunması ise onun etrafında oluşan ittifakı kendiliğinden sınıfsal bir siyasal harekete dönüştürmüyor. Burada önemli olan yalnızca kişilerin kendilerini nasıl tanımladıkları değil, savundukları siyasal programların hangi toplumsal çıkarlarla ilişkili olduğu ve emekçilerin taleplerine nasıl yaklaştıklarıdır.
Cumhuriyet’i savunmakla sosyalizmi savunmak aynı şey değildir. Cumhuriyetçilik kendi başına kapitalizmin aşılmasını hedeflemez. Bir ülkede Cumhuriyet olabilir, laiklik anayasal güvence altında bulunabilir, seçimler yapılabilir. Ancak fabrikalar, bankalar, büyük topraklar ve üretim araçları sermayenin elinde kaldığı sürece işçiler sömürülmeye, toplumun ürettiği zenginlik küçük bir azınlığın elinde birikmeye devam eder.
Cumhuriyetçiliğin sınıfsal sınırı tam da buradadır. Siyasal alanda yurttaşların eşitliğini savunmak, ekonomik yaşamda sınıflar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Sandıkta eşit oy hakkına sahip olan işçiyle patron, fabrikada eşit güce sahip değildir. Cumhuriyet’i savunduğunu söyleyen bir patronla aynı Cumhuriyet’in yurttaşı olan işçinin çıkarları da her zaman ortak değildir. Biri ucuz iş gücü isterken diğeri insanca yaşayabileceği bir ücret ve güvenceli çalışma koşulları ister.
Baro seçimlerini de bu çelişkiden bağımsız değerlendiremeyiz. Avukatlık mesleği aynı ekonomik koşullara sahip insanlardan oluşmuyor. Bir tarafta büyük hukuk bürolarının sahipleri, diğer tarafta düşük ücretlerle, uzun çalışma saatleriyle ve güvencesizlikle karşı karşıya kalan işçi avukatlar var. Ancak bu sınıfsal farklılıkların doğrudan Kocasakal ve Kaboğlu listeleri arasında bölündüğünü söylemek de doğru olmaz. Bunun için her iki grubun programlarını, mesleki taleplerini ve temsil ilişkilerini somut olarak incelemek gerekir.
O hâlde asıl tartışmamız gereken yalnızca hangi siyasi grubun baro yönetimini kazandığı değil, işçi avukatların kendi sınıfsal talepleri etrafında neden yeterince güçlü ve bağımsız bir örgütlenme yaratamadığıdır. Dahası, ekonomik ve mesleki sorunlar yaşayan insanların milliyetçi ya da devlet merkezli siyasal söylemlere neden yönelebildiğini de sorgulamalıyız. Çünkü milliyetçilik yalnızca sınıfsal çelişkilerin üzerini örten bir söylem değil, farklı sınıfları aynı siyasal hedefler etrafında birleştirebilen ideolojik bir güçtür.
Burada Kürt meselesini de görmezden gelemeyiz. Cumhuriyet’i savunmak adına Kürtlerin dilini, kimliğini ve demokratik haklarını tehdit olarak gören bir siyasal anlayış, emekçilerin ortak mücadelesini güçlendirmez. Tersine, aynı üretim ilişkileri içinde sömürülen işçileri ulusal kimlikleri üzerinden birbirinden uzaklaştırır. Sosyalistler açısından Kürtlerin eşit yurttaşlık ve demokratik haklarını savunmak, sınıf mücadelesinden uzaklaşmak değil, işçi sınıfının ortak mücadelesinin önündeki engellerle hesaplaşmaktır. Elbette bu, sosyalistlerin herhangi bir ulusal hareketin siyasal programını bütünüyle benimsemesi anlamına gelmez.
Peki, laiklik mücadelesiyle emek mücadelesi arasındaki bağ nedir?
Laiklik yalnızca din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Aynı zamanda insanların inançları üzerinden baskı altına alınmadan yaşayabilmesinin, eğitim ve kamusal hizmetlerden eşit biçimde yararlanabilmesinin koşullarından biridir. Dolayısıyla laiklik mücadelesini yalnızca Cumhuriyet’in geçmişteki kurumlarını savunmaya indirgemek, onun bugünkü sınıfsal içeriğini görmemek anlamına gelir.
Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını savunurken geçmişini de eleştirel değerlendirmek zorundayız. Cumhuriyet tarihi yalnızca laiklik, eğitim ve yurttaşlık alanındaki kazanımlardan oluşmuyor. Aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklerin sürdüğü, emekçilerin örgütlenmesinin baskılandığı, Kürtlerin ve farklı toplumsal kesimlerin demokratik haklarının sınırlandırıldığı dönemleri de içeriyor. Sosyalistler Cumhuriyet’i tarihsel çelişkilerinden arındırılmış bir ideal olarak değil, kazanımları ve sınırlarıyla birlikte değerlendirmelidir. Laikliği savunurken milliyetçi dışlamayı yeniden üreten, kamuculuktan söz ederken sermayenin egemenliğini sorgulamayan bir siyasal çizgi, sosyalistlerin bağımsız sınıf siyasetinin yerine geçemez.
Öyleyse sosyalistler ne yapmalı?
Öncelikle cumhuriyetçi birikimin demokratik ve emekçi kesimleriyle laiklik, kamusal eğitim, bağımsızlık ve demokratik haklar temelinde ortak mücadele alanları yaratmalıdır. Ancak bu birliktelik, sosyalistlerin kendi bağımsız programlarından vazgeçmesi ya da herhangi bir cumhuriyetçi siyasal merkezin yedek gücü hâline gelmesi anlamına gelmemelidir.
Laiklik mücadelesi emekçilerin günlük yaşamına taşınmalıdır. Parasız, bilimsel ve laik eğitim talebiyle öğretmenlerin çalışma koşulları, öğrencilerin beslenme ve barınma sorunları birlikte ele alınmalıdır. Kamusal sağlık, güvenceli çalışma, kadınların eşitliği ve sosyal haklar bu mücadelenin ayrılmaz parçaları olmalıdır. Bağımsızlık mücadelesi de yalnızca ulusal egemenlik söylemiyle sınırlanmamalı, emperyalist bağımlılık ilişkileri ve sermayenin ekonomik egemenliğiyle birlikte tartışılmalıdır.
Baro seçimlerinde olduğu gibi mesele yalnızca hangi listenin kazandığı değil, işçi avukatların kendi çalışma koşulları ve sınıfsal talepleri etrafında ne ölçüde örgütlenebildiğidir. Aynı yaklaşım öğretmenler, sağlık emekçileri ve diğer meslek grupları için de geçerlidir.
Burada asıl tehlike, sosyalistlerin cumhuriyetçi birikime ulaşmak adına kendi hedeflerini daraltmasıdır. Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını savunmak, onun sınıfsal ve siyasal sınırlarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Tersine, bu kazanımları toplumsal yaşamın bütününe yaymanın ve kalıcı hâle getirmenin yolu, emekçilerin siyasal ve ekonomik gücünü artırmaktan geçer.
Cumhuriyet’in kazanımlarını korumak ile bu kazanımları aşarak daha eşit bir toplum kurmak birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir. Fakat sosyalistlerin hedefi yalnızca geçmişin Cumhuriyet’ine dönmek olamaz. Çünkü geçmişe dönüş, geçmişin sınıfsal ilişkilerini ve çözülememiş demokratik sorunlarını da beraberinde getirebilir.
Bugün baro seçimlerinden çıkarmamız gereken ders de budur. Sorun yalnızca Kocasakal’ın kazanması ya da Kaboğlu’nun kaybetmesi değildir. Ulusalcı ve milliyetçi söylemlerin güç kazanmasını da yalnızca seçim sonucuyla açıklayamayız. Asıl sorgulamamız gereken, demokratik hakları savunan kesimlerle emekçilerin sınıfsal taleplerinin neden güçlü, bağımsız ve ortak bir siyasal seçeneğe dönüşemediğidir.
Milliyetçi ve siyasal İslamcı siyasetin toplumsal etkisini geriletmenin yolu da yalnızca Cumhuriyet’in geçmişine sahip çıkmaktan geçmiyor. Emekçilerin bugünkü sorunlarına yanıt veren, halkların eşitliğini ve demokratik özgürlükleri savunan, laikliği toplumsal eşitlikle buluşturan örgütlü bir mücadele gerekiyor.
Çünkü sosyalistler için Cumhuriyetçilik ne bütünüyle reddedilecek bir miras ne de önünde durulacak son sınırdır. Asıl mesele, Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını işçi sınıfının bağımsız mücadelesiyle aşarak sömürünün ve eşitsizliğin olmadığı bir toplumsal düzeni kurabilmektir.














