Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi yalnızca devletin kuruluşu, kurumların şekillenmesi ve siyasal iktidarların değişimi üzerinden okunamaz. Cumhuriyetin yüz yılı aynı zamanda komünistlerin, sosyalistlerin, işçilerin, gençlerin, kadınların, halkların, inançların ve farklı toplumsal kesimlerin eşitlik, özgürlük, emek ve demokrasi mücadelesinin tarihidir. Bu nedenle Cumhuriyetin tarihini devlet merkezli bir anlatının dışına çıkararak, devlet ile toplum, iktidar ile muhalefet, sermaye ile emek, yasaklama ile özgürlük ve tekçilik ile çoğulculuk arasındaki tarihsel gerilimler üzerinden yeniden okumak gerekir.
Bu tarihsel çizginin en önemli kırılmalarından biri, Mustafa Suphi ve 15’lerin 1921’de katledilmesidir. Türkiye Komünist Partisi’nin kurucu kadrosunda yer alan Mustafa Suphi ve arkadaşları, Anadolu’ya gelerek siyasal faaliyet yürütmek istemiş; ancak 28-29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz’de öldürülmüşlerdir. Olayın sorumluluğu ve karar mekanizmaları konusunda tarih yazımında farklı değerlendirmeler bulunsa da, 15’lerin katledilmesi Türkiye komünist ve sol hareketinin hafızasında, bağımsız bir siyasal özne olarak var olma mücadelesinin karşılaştığı erken ve ağır bir kırılma olarak yer etmiştir.
Fakat bir hareketin kadrolarını ortadan kaldırmak, onun tarihsel fikrini ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Mustafa Suphi ve 15’lerin ardından farklı kuşaklar, farklı örgütler ve farklı mücadele biçimleriyle komünist ve sosyalist düşünceyi yeniden üretmiş; işçi sınıfı da kendi örgütlenme kanallarını yaratmaya devam etmiştir. Böylece Türkiye solunun tarihi yalnızca kayıpların, yasakların ve baskıların tarihi değil, her dönemde yeniden örgütlenmenin, direnmenin ve toplumsal mücadeleyi ileriye taşımanın da tarihi olmuştur.
BİRİNCİ CUMHURİYETİN TARİHSEL SINIRLARI;
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte merkezi ve bütünleştirici bir devlet anlayışı şekillenirken, siyasal alanın sınırları da bu anlayış çerçevesinde belirlendi. Komünist hareketin yasaklanması, farklı toplumsal ve siyasal örgütlenmeler üzerindeki baskılar, işçi sınıfının bağımsız örgütlenme arayışlarının sınırlandırılması ve farklı dönemlerde yaşanan askeri müdahaleler, Cumhuriyetin siyasal tarihinin önemli başlıkları arasında yer aldı.
Ancak bu tarihi bütün dönemleri birbirinin aynısıymış gibi değerlendirmek doğru değildir. 1920’lerin koşullarıyla 1960’ların, 1970’lerin veya 12 Eylül sonrasının koşulları aynı değildir. Tarihsel farklılıkları gözetmek kadar, farklı dönemlerde ortaya çıkan süreklilikleri görmek de önemlidir. Bu sürekliliklerin başında, devletin siyasal alan üzerindeki belirleyiciliği ile toplumun özgürleşme ve örgütlenme arayışı arasındaki gerilim gelmektedir.
Bu nedenle Birinci Cumhuriyet kavramı, bütün Cumhuriyet tarihini tek bir kalıba indirgemek için değil, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren oluşan merkeziyetçi ve tek merkezli siyasal yapının tarihsel sınırlarını tartışmak için kullanılmalıdır.
Bu sınırlar özellikle komünist, sosyalist ve işçi hareketlerinin deneyimlerinde açık biçimde görülmektedir. Yasaklama, tutuklama, kovuşturma, sendikal faaliyetlerin sınırlandırılması ve siyasal muhalefetin baskı altında tutulması, farklı dönemlerde farklı biçimler almıştır. “Özel savaş” kavramı da bu bağlamda, yalnızca askeri yöntemleri değil; hukuki, siyasal, ideolojik ve toplumsal araçların birlikte kullanıldığı bir baskı anlayışını tanımlamak için kullanılan siyasal bir kavram olarak ele alınabilir.
Fakat bu baskı mekanizmalarının karşısında sürekli olarak yeni bir toplumsal enerji ortaya çıkmıştır. İşçi hareketleri, sendikal mücadeleler, gençlik örgütlenmeleri, sosyalist partiler ve demokratik kitle hareketleri, siyasal alanı genişletmeye çalışmıştır.
DÜNYA 68’İ: ÖZGÜRLÜĞÜN KÜRESEL DİLİ;
Bu tarihsel birikim içerisinde 1968, yalnızca Türkiye açısından değil, dünya açısından da önemli bir dönüm noktasıdır.
Dünya 68’i tek bir merkezden yönetilen, tek bir örgüte bağlı veya bütün ülkelerde aynı biçimde gelişen bir hareket değildi. Vietnam Savaşı’na karşı mücadele, ABD’de siyah özgürlük hareketi ve gençlik hareketleri, Fransa’da öğrenci ve işçi eylemleri, Meksika’daki demokratik hak talepleri ve Çekoslovakya’daki reform arayışları kendi özgün koşulları içinde gelişti.
Buna rağmen farklı coğrafyalardaki bu hareketleri birbirine bağlayan güçlü bir özgürlük ve eşitlik arayışı vardı.
1968, özgürlük kavramını yalnızca devlet iktidarının ele geçirilmesiyle sınırlı olmayan daha geniş bir toplumsal alana taşıdı. Üniversiteden fabrikaya, mahalleden sokağa, savaş karşıtlığından sömürgecilik karşıtlığına, ırkçılığa karşı mücadeleden kadınların özgürleşme taleplerine kadar birçok alan siyasal mücadelenin konusu haline geldi.
Paris’te öğrencilerin başlattığı eylemlerin milyonlarca işçinin katıldığı grevlerle birleşmesi, öğrenci ve işçi hareketlerinin aynı tarihsel momentte buluşabileceğini gösterdi. Prag Baharı, sosyalist sistem içerisindeki merkeziyetçi ve bürokratik yapılara yönelik reform ve özgürlük taleplerinin de güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu ortaya koydu. Meksika’da öğrencilerin demokratik hak talepleri ağır devlet müdahalesiyle karşılaştı. ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı hareket ile siyah özgürlük mücadelesi dönemin toplumsal muhalefetinin önemli damarlarını oluşturdu.
Bu nedenle 68’i yalnızca gençliğin isyanı olarak tanımlamak yetersizdir. 68, gençliğin dinamizmiyle işçi sınıfının gücünü, savaş karşıtlığını, anti-emperyalist mücadeleyi, ırkçılık karşıtlığını ve özgürlük arayışlarını aynı tarihsel dönemde görünür kılan çok merkezli bir toplumsal hareketler dönemidir.
68’in temel sorularından biri şuydu:
İnsanlar kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde ne kadar söz sahibi olabilir?
Bu soru, bugün demokratik toplum tartışmasının da temel sorularından biridir.
TÜRKİYE’DE 68: TARİHSEL BİR DAMARIN YENİDEN ÖZNELEŞMESİ;
Türkiye’de 68, dünya 68’inin etkilerini taşıdığı kadar, Türkiye’nin kendi tarihsel birikimi üzerinde yükseldi. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan,Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Harun Karadeniz,Sinan Cemgil ve onların kuşağı; bağımsızlık, sosyalizm, anti-emperyalizm ve demokratikleşme taleplerini gençlik hareketinin dinamizmiyle buluşturdular.
Türkiye 68’ini Mustafa Suphi ve 15’lerden kopuk düşünmek mümkün değildir. Aralarında yarım yüzyıla yakın bir zaman ve önemli örgütsel ve siyasal farklılıklar bulunmasına rağmen, iki dönem arasında Türkiye toplumunun kendi geleceği üzerinde söz sahibi olması gerektiği düşüncesi bakımından tarihsel bir bağ kurulabilir.
Mustafa Suphi ve 15’lerin katledilmesiyle kesintiye uğratılan komünist hareketin tarihsel hafızası, 68 kuşağında yeni bir biçim kazandı. Ardından 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri geldi. Sol, sosyalist hareket, işçi örgütleri ve demokratik muhalefet ağır baskılarla karşı karşıya kaldı.
Ancak düşünceler yok olmadı.
Örgütler dağıldı, insanlar tutuklandı, işkence gördü, sürgüne gönderildi veya yaşamlarını yitirdi; fakat özgürlük, eşitlik, emek ve demokrasi arayışı toplumsal hafızada yaşamaya devam etti. İşçi hareketi yeniden örgütlendi, sendikal mücadeleler yeniden yükseldi ve farklı toplumsal hareketler yeni mücadele alanları açtı.
Bu nedenle Türkiye solunun tarihi yalnızca yenilgiler tarihi değildir. Aynı zamanda yenilgilerden ders çıkararak yeniden ayağa kalkmanın tarihidir.
İŞÇİ, KOMÜNİST VE SOL HAREKETİN TARİHSEL BİRİKİMİ;
Komünist, sosyalist, sol ve işçi hareketlerinin tarihsel rolü, yalnızca iktidara karşı mücadele etmeleriyle açıklanamaz. Bu hareketler aynı zamanda eşitlik, emek, özgürlük, dayanışma ve örgütlenme düşüncesinin toplumsal alanda kökleşmesine katkı sundular.
Fakat bu tarih eleştirel bir bakışı da zorunlu kılmaktadır.
Solun tarihini yalnızca kahramanlıklar ve yenilgiler üzerinden okumak yeterli değildir. Bölünmeler, dogmatizm, toplumdan kopuk siyaset anlayışları, örgütsel daralma, farklı toplumsal mücadelelerle yeterince ilişki kuramama ve kendi içindeki demokratik sorunlar da bu tarihsel mirasın parçasıdır.
Dolayısıyla geçmişi sahiplenmek, geçmişin bütün siyasal biçimlerini olduğu gibi tekrar etmek anlamına gelmemelidir.
Asıl mesele, geçmişin mücadele deneyimlerinden öğrenerek yeni bir siyasal ve toplumsal ufuk geliştirmektir.
İşçi sınıfının örgütlenme geleneği, sosyalistlerin eşitlik fikri, 68’in özgürlük arayışı, kadın hareketlerinin deneyimi, ezilen halkların hak ve özgürlük mücadeleleri ve demokratik kitle hareketlerinin birikimi, demokratik toplumun farklı damarları olarak yeniden değerlendirilebilir.
BİRİNCİ CUMHURİYETTEN İKİNCİ CUMHURİYETE;
Cumhuriyetin ikinci yüzyılı, geçmişin kazanımlarını koruyarak tarihsel sınırlarını aşma sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.
Burada İkinci Cumhuriyet kavramı, yalnızca yeni bir devlet biçimi veya kurumsal değişiklik olarak ele alınmamalıdır. Asıl mesele, devlet-toplum ilişkisini demokratikleştirmek, yurttaşlık anlayışını çoğulculaştırmak, hukuku üstün kılmak ve toplumun kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olabileceği yeni bir demokratik zemin oluşturmaktır.
Birinci Cumhuriyetin tek merkezli siyasal anlayışından, çoğulcu ve katılımcı bir Demokratik Cumhuriyet anlayışına geçiş bu nedenle yalnızca anayasal değişikliklerle tamamlanamaz.
Devletin demokratikleşmesi ile toplumun demokratikleşmesi birlikte ele alınmalıdır.
Demokratik Cumhuriyet; eşit yurttaşlık, hukuk devleti, özgür örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğü, siyasal çoğulculuk, emek hakları ve demokratik katılımın güvence altına alınmasını gerektirir.
Demokratik toplum ise bu hukuki ve siyasal zeminin toplumsal yaşamda karşılık bulmasıdır. İnsanların kendi yaşam alanlarında örgütlenebilmesi, yerelden merkeze karar süreçlerine katılabilmesi, farklı kimliklerin ve inançların özgürce yaşayabilmesi, kadınların, gençlerin ve emekçilerin kendi söz ve karar mekanizmalarını geliştirebilmesi demokratik toplumun temel unsurlarıdır.
Bu nedenle biri devleti, diğeri toplumu dönüştüren iki süreçten söz ediyoruz. Demokratik Cumhuriyet ile demokratik toplum birbirinden koparıldığında demokratikleşme eksik kalır.
TARİHSEL MİRASIN YENİ ÖZNEYE DÖNÜŞMESİ;
Mustafa Suphi ve 15’ler, Türkiye komünist hareketinin tarihsel hafızasında bir başlangıç ve kırılma noktasıdır. Dünya 68’i ise farklı coğrafyalarda özgürlük, eşitlik ve toplumsal dönüşüm arayışlarının küresel bir tarihsel momentte birbirini etkileyebileceğini göstermiştir.
Bu iki tarihsel damar arasında doğrudan bir örgütsel süreklilik kurmak yerine, ortaklaşan tarihsel sorulara bakmak gerekir.
İnsan kendi geleceğinin öznesi olabilir mi?
İşçi kendi emeği üzerinde söz sahibi olabilir mi?
Gençlik kendi geleceğini belirleyebilir mi?
Kadın kendi yaşamının kararını kendisi verebilir mi?
Farklı halklar, kimlikler ve inançlar eşit ve özgür yaşayabilir mi?
Toplum, devlet karşısında yalnızca yönetilen değil, söz ve karar sahibi bir özne olabilir mi?
Demokratik toplum fikri bu soruların kesiştiği yerde ortaya çıkar.
Bu nedenle komünist, sosyalist, sol ve işçi hareketlerinin önündeki tarihsel görev, geçmişin örgütsel biçimlerini aynen tekrarlamak değil; tarihsel deneyimi eleştirel biçimde değerlendirerek yeni demokratik toplumsal ilişkilerin kurulmasına katkı sunmaktır.
Bu, aynı zamanda solun kendi tarihine karşı sorumluluğudur. Geçmişin değerlerini korurken geçmişin hatalarını da aşabilmek; sınıf mücadelesini toplumun diğer özgürlük mücadelelerinden koparmamak; emek ile özgürlüğü, eşitlik ile çoğulculuğu, siyasal demokrasi ile toplumsal örgütlenmeyi birbirinin karşıtı değil, birbirini tamamlayan alanlar olarak ele almak gerekir.
İKİNCİ CUMHURİYETİN DEMOKRATİK TOPLUMSAL TEMELİ;
İkinci Cumhuriyetin demokratik niteliği yalnızca devlet kurumlarının yeniden düzenlenmesiyle ortaya çıkmayacaktır. Asıl belirleyici olan, toplumun örgütlü ve demokratik bir özne haline gelmesidir.
Devlet nezdinde Demokratik Cumhuriyet, halk nezdinde demokratik toplum birbirini tamamlayan iki temel alandır.
Birinci Cumhuriyetin tarihsel deneyimi bize devletin toplum üzerindeki belirleyiciliğinin sınırlandırılmasının önemini gösterirken, işçi, komünist, sosyalist, gençlik, kadın ve demokratik hareketlerin tarihi de toplumun kendi örgütlenme gücünü geliştirmeden kalıcı bir demokratikleşmenin mümkün olmadığını göstermektedir.
Bu nedenle ikinci yüzyılın temel meselesi yalnızca “Nasıl bir devlet?” sorusu değildir.
Aynı zamanda “Nasıl bir toplum?”, “Nasıl bir demokrasi?”, “Nasıl bir emek düzeni?”, “Nasıl bir yurttaşlık?” ve “Nasıl bir özgürlük?” sorularına birlikte yanıt aramaktır.
Mustafa Suphi ve 15’lerin yarım kalan yürüyüşü, 68’in dünya çapındaki özgürlük arayışı ve işçi sınıfının yüz yılı aşan mücadele birikimi, bugün aynı tarihsel hafızanın farklı halkaları olarak yeniden okunabilir.
Ancak tarihsel mirasın gerçek anlamı, onu yalnızca anmakla değil, ondan öğrenmekle ortaya çıkar.
Geçmişin acılarını unutmadan, mücadelelerin kazanımlarını koruyarak ve hataları tekrarlamadan yeni bir demokratik siyasal-toplumsal yaşam kurmak gerekir.
Birinci Cumhuriyetin tek merkezli ve sınırlı demokratik yapısından, ikinci yüzyılda çoğulcu Demokratik Cumhuriyete; yönetilen toplumdan söz ve karar sahibi Demokratik Topluma geçiş, geçmişin mücadelelerini yeniden üretmekten değil, onların tarihsel deneyimlerinden öğrenerek yeni bir gelecek kurmaktan geçmektedir.
Mustafa Suphi ve 15’ler, 68 kuşağı ve işçi hareketinin bütün mücadele birikimi bugün tek bir tarihsel soruda buluşmaktadır:
Özgürlüğü yalnızca istemek değil; eşitliği, demokrasiyi ve demokratik toplumu birlikte kurabilecek bir toplumsal özne haline gelmek.
İkinci Cumhuriyetin demokratik anlamı da burada ortaya çıkmaktadır: Devletin demokratikleşmesi ile toplumun demokratikleşmesini birbirinden ayırmadan; komünistlerin, sosyalistlerin, solun, işçilerin, gençlerin, kadınların ve bütün ezilenlerin tarihsel mücadele birikimini çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Toplum perspektifinde buluşturmak.
Bu, geçmişin tekrarına değil; geçmişten öğrenerek geleceği kurmaya dayanan tarihsel bir özneleşme sürecidir.














