Karadeniz’in kıyısında yarım kalan devrim, tarihin susturulan kadın sesi.
Yirmi sekiz, yirmi dokuz Ocak… Karadeniz’in karanlık sularında bir halkın umudu vuruldu kıyıya; on beş yoldaşın düşü yarım kaldı, bir devrin acısı kazındı tarihe.
Mustafa Suphi, yoldaşlarıyla yürüdü, eşitliğin, emeğin, özgürlüğün izinde. Karadeniz örttü bedenlerini, ama sorular kaldı tarihin dilinde: Kim korktu onların sözünden, kim susturdu yarına uzanan ellerini?
On beş can… On beş umut… On beş yarım kalmış cümle… Ne dalgalar silebildi izlerini ne yıllar susturabildi halkın belleğini.
Ve Maria… Devrimin kızıl ufkunda bir kadın yürüdü, adı Maria. Erkek egemen tarihin duvarlarına özgürlüğün sözüyle vurdu; kadın iradesini devrimin özüne kattı, eşitliği yalnızca söylemde değil, yaşamın her alanında aradı.
Fakat söyleyin, ey komünistler, hangi tarihin sayfasında kaldı Maria? Hangi anlatının dışında bırakıldı, hangi erkek egemen kalemin gölgesinde adı eksiltildi, emeği görünmez kılındı?
Bir devrim kadını anmadan devrim tarihini tamamlayabilir mi? Kadınların özgürlüğünü erteleyen eşitlik, kendi vaadiyle çelişmez mi?
Yıllarca anlatıldı on beşlerin hikâyesi, fakat Maria’nın adı kaç kez anıldı? Kaç kürsüde yankılandı sesi, kaç anmada yer buldu mücadelesi? Eğer bir kadın devrimin içindeyse neden hafızanın kıyısında bırakıldı?
Ey TKP’nin tarihini sahiplenenler, geçmiş yalnızca anılmakla anlaşılmaz; eksik bırakılanı görünür kılmak, unutulanın hakkını teslim etmekle tamamlanır.
Bir devrimciyi anmak, yalnızca adını bayraklara yazmak değildir; onun düşüncesini, emeğini, mücadelesini ve çelişkilerini dürüstçe tarihe kazımaktır.
Maria’yı yok sayan her anlatı, kadınların devrimdeki yerini eksiltir; on beşleri yalnızca anıp tarihin eksik sayfalarını kapatan her söz, hakikatin kapısında yeniden sorgulanır.
Çünkü sosyalizm, yalnızca sermayeye karşı söz söylemek değil; erkeğin ayrıcalığına, kadının görünmez kılınmasına, emeğin değersizleştirilmesine de karşı durabilmektir.
Sınıf mücadelesi kadınsız eksik, özgürlük eşitliksiz yarım, devrim demokratik bir yaşam olmadan kendi geleceğine yabancıdır.
Karadeniz, sen sakladın bedenleri, ama saklayamadın tarihin sorularını. Dalgaların her kıyıya vuruşunda on beşlerin adı yeniden doğsun; Maria’nın sesi, susturulan kadınların özgürlük çığlığıyla birleşsin.
Bugün mesele yalnızca geçmiş değil, bugünün devrimci sorumluluğudur: Kimleri anıyoruz, kimleri unutuyoruz? Hangi hafızayı kuruyor, hangi sesleri dışarıda bırakıyoruz?
On beşler, karanlıkta kalan bir yas değil, tarihle hesaplaşmaya çağıran bir sorudur. Maria, bir dipnot değil, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin yeniden okunmayı bekleyen adıdır.
Ey devrimin mirasını taşıyanlar! Tarihi eksiksiz sahiplenin; kadının emeğini, iradesini, sözünü erkek egemen hafızanın dışına çıkarın. Anmayı sorgulamayla, sahiplenmeyi özeleştiriyle, eşitlik sözünü eşit yaşamla buluşturun.
Yirmi sekiz, yirmi dokuz Ocak… Karadeniz’in kıyısında hâlâ bir soru: Bir devrim, kendi unutkanlığını aşmadan özgürlüğün bütün kapılarını açabilir mi?
On beşler, hafızamızda… Maria, tarihin orta yerinde… Eşitlik, sözümüzün ve yaşamımızın özünde…
Çünkü gerçek devrim, yalnızca geçmişin kahramanlarını anmak değil, geçmişin sessizlikleriyle de yüzleşmek; unutulan kadınların adını tarihe yazmak ve hiçbir insanı eşitlik ülküsünün dışında bırakmamaktır.














