İran’ın yönetim kademesinin saldırılarda yaşamını yitirmesini savaş ön hattının değişimi olarak değerlendiren Prof. Dr. Mohammadi, “Artık ön hatta duranlar sıradan askerler değil; doğrudan karar verenler, komuta edenler, yani savaşın merkezindeki aktörlerdir” dedi.
ABD-İsrail ve İran savaşı devam ediyor. 16 ülkenin savaştan etkilendiği bölgede, 6 bine yakın sivil insan yaşamı yitirdi. Modern savaşların, savaş terminolojisi kazandırdığı yeni bir deyim ise cephesiz savaşlar oldu. Hala İran’da yaşayan ve güvenlik nedeniyle ismini Prof. Dr. Asu Mohammadi olarak değiştirdiğimiz İranlı profesör, devam eden savaşın kendisindeki yansımasını Mezopotamya Ajansı (MA) için yazdı.
Ülkedeki internet kesintisi nedeniyle 18 Mart’taki talebimize ancak 24 Mart’ta yanıt veren sosyolog Asu Mohammadi’nin zorunlu askerlik kapsamında Irak-İran Savaşı’nda yer alan aldığını, bugün yürütülen savaşta cephelerin artık olmadığını söyledi. Yaşamı boyunca 3 savaşa şahitlik ettiğini ifade eden Mohammadi, “İlk şahit olduğum ve katılmak zorunda olduğum savaş, Irak-İran savaşıydı. Diğeri, 2025 yılının Temmuz ayında İsrail ile yaşanan on iki günlük savaştır. Ve şimdi de İran’ın Amerika ve onun müttefiki İsrail ile yürüttüğü savaş söz konusudur ki, bu metnin yazıldığı sırada yirminci gününü yaşıyoruz. Bu nedenle, askerî alanda uzman olmayan bir kişi olarak, bu üç savaşa dair yaşanmış deneyimlerime ve kişisel anlayışıma dayanarak bu notu kaleme alıyorum” dedi. Savaşı analiz etmesini istediğimiz sosyolog Prof. Dr. Mohammadi’nin savaş notları şöyle:
“1985 yılında (O yılın Haziran ayında lise diplomamı aldım), üniversite giriş sınavında istediğim bir bölüme yerleşemediğimi fark ettiğimde (yanılmıyorsam, o yıl jeoloji mühendisliği bölümünü kazanmıştım ve bu bölüm hiçbir zaman ilgimi çekmemişti), üniversiteye gitmenin başka bir yolunu göremedim; yeniden sınava girme fırsatı bulabilmek ve istediğim bir bölüme kabul edilebilmek için askerlik hizmetimi yapmak zorundaydım.
Öte yandan, o savaş koşulları içinde, yasa dışı bir davranışta bulunmak ya da savaş bahanesiyle askerlik görevinden kaçınmak istemiyordum. Savaşta hayatını kaybedenlerin getirilmesi (Yazımın betimleyici kalması için ‘şehit’ gibi değer yüklü ifadelerden bilinçli olarak kaçınıyorum) ve onların şehirlerde, köylerde—benim köyüm de dâhil olmak üzere—defnedilmesi, vicdanım üzerinde ağır bir yük oluşturuyordu.
Ancak ben savaşı kabul etmiyordum ve askerlik sürecinde koşulların öyle gelişmesini umuyordum ki cepheye gönderilmeyeyim. Savaşa karşı olmamın nedeni, İran-Irak Savaşı konusunda millî-dinî çevrelerin görüşlerini benimsememdi: Onlara göre, Hürremşehr’in geri alınmasından sonra savaşın sürdürülmesinin hiçbir gerekçesi yoktu.
{Lise yıllarımda, Sobh-e Azadegan gibi gazeteleri okurdum. Özgürlük Hareketi’ne bağlı gazeteler birer birer kapatılır, ardından yeni bir gazete yayımlanırdı ve ben bu gazetelerin düzenli okuyucusuydum. O dönemde gazeteler Reşt’e bir gün gecikmeli ulaşırdı; ben ise o sırada Kuçeşfahan’da yaşıyordum ve her sabah okul için Kuçeşfahan’dan Reşt’e gider, sonra geri dönerdim.}
Ayrıca, o zamanki düşünce yapımla, kendime şunu sorardım: İranlı ve Iraklı Müslüman ‘kardeşler’ neden birbirleriyle savaşmak zorundaydı? O gençlik ve ergenlik yıllarımda, bu savaş benim için hiçbir şekilde kabul edilebilir değildi.
Diplomamı aldıktan sonra (yani aynı yıl, 1985’te), tesadüfen Ali Şeriati’nin eserleriyle tanıştım ve onun kitaplarından birinde savaşla ilgili son derece sarsıcı bir cümle okudum; bu cümle zihnime kazındı: ‘Birbirlerini tanımayan iki grup, birbirleriyle savaşır; birbirlerini tanıyan, ama savaşmayanlar için.’ Bu cümle, insanlık tarihinde savaşlara dair öyle bir gerçeği dile getirir ki, bundan daha sarsıcı ve daha acı bir hakikati dile getirmek belki de mümkün değildir. Şeriati bu sözü ‘bir bilginin sözü’ olarak aktarır, ancak o bilginin adını vermez (aynı yer: 8). İşte bu cümle, bu yazının belirleyici unsurunu içinde barındırmaktadır—ileride üzerinde duracağım unsur: savaşın cephesi.
KIŞLADAN ÖN HATTA: KADERLERİN YAZILDIĞI YER
Askerlik hizmetim sırasında on iki ay boyunca bir kışlada görev yaptım. Ancak bu on iki ayın ardından, bize bir genelge yayımlandığı bildirildi: Hizmetlerinin yarısını kışlalarda geçiren askerler, kalan yarısını ‘cephede’ tamamlayacaktı. Kaçınılmaz olarak, ben de sonunda cepheye gönderildim.
İlk olarak bizi gruplara ayırdılar ve kura sonucu benim adım Zahedan’daki 88. Tümen’e çıktı. İlgili birliğe gidip kendimi tanıttım ve diğer askerlerle birlikte batı cephesine, Somar ve Kanî Şêx bölgesine sevk edildim. İlk etapta, kırk beş gün boyunca ‘cephe gerisi’ denilen bir yerde kaldık; yedik, içtik, uyuduk; ama aslında ne yaptığımızı, ne işe yaradığımızı bilmiyorduk.
Daha sonra, ‘cephe hattı’ olarak adlandırılan yerin yaklaşık yedi kilometre gerisine gönderildim. Başlangıçta, güzel yazım nedeniyle tümenin ikinci şubesinde kâtiplik yapmam planlanmıştı. Ancak birkaç hafta sonra, sağlık sınıfından, anlaşılan ayrıcalıklı bir asker yerimi aldı ve ben keşif birliğine gönderildim.
Lise mezunu olduğum için yedek astsubay statüsünde ikinci çavuş sayılıyordum ve bu nedenle orada bir keşif timinin ‘komutanı’ olarak görevlendirildim. Sekiz ay boyunca keşif birliğinde görev yaptım, küçük bir ekibin sorumluluğunu üstlendim ve zaman zaman geceleri iki cephe hattının (İran ve Irak cepheleri) arasına keşif için girerdik.
Ardından, sekiz ay daha ağır silahlar birliğine sevk edildim ve bir minikatyuşa rampasının ‘komutanı’ oldum (buradaki “komutan” ifadesi aslında sadece yerleşik bir tabirdi; gerçekte benim emrimde yalnızca bir asker vardı, o mermileri yerleştirir, ben de gerektiğinde ateşleme kablosunu çekerdim – sorumluluk bendeydi ama ortada gerçek anlamda bir komuta yoktu).
Bütün bunları şunun için anlattım: İran-Irak Savaşı’nda ‘cephe’ diye adlandırılan belirli bir coğrafi alan vardı. Bu cephe ikiye ayrılıyordu: İran cephesi ve Irak cephesi. Ayrıca cephe, ‘ön hat’ ve ‘cephe gerisi’ olarak da bölünüyordu.
Cephe gerisi de kendi içinde farklı bölgelere ayrılırdı; bazıları ön hatta yakın, bazıları ise daha uzaktı. Cephe gerisi, doğrudan ateş altında olmayan bir yerdi; ancak topçu ateşine ya da hava bombardımanına maruz kalma ihtimali her zaman vardı. O dönemde, mecazi bir anlamda (yani coğrafi olarak değil), şehirlere de ‘cephe gerisi’ denirdi; çünkü buralar cepheyi ve cephe gerisini çeşitli şekillerde destekleyen alanlardı.
‘Cephe’—bu coğrafi mekân—savaşın en belirleyici yeriydi. Bazen akşamüstleri, İranlı ve Iraklı askerler birbirlerini görebilecek mesafede olur, kendi taraflarında dolaşır ama ateş etmezlerdi. Ancak hava karardığında ve gece boyunca çatışmalar yeniden başlardı.
Hayatını kaybedenlerin büyük çoğunluğu cephede ya da cephe gerisinde ölüyordu. O savaşta, yıllarını cephede geçiren ya da orada cesaret göstermiş olanlar kendileriyle gurur duyabiliyordu; buna karşılık, herhangi bir nedenle cepheye gitmekten kaçınan biri, en azından tam anlamıyla saygın ya da takdire değer biri olarak görülmezdi.
İşte bu coğrafi alan—cephe—her bakımdan belirleyiciydi. Bütün ülke ona yönelmişti; herkesin dikkati oradaydı, herkes kulak kesilmiş, oradan gelecek bir haberi bekliyordu.
BİRKAÇ TEPE UĞRUNA SAVAŞ: COĞRAFYANIN ÖLÜMÜ DAYATTIĞI YER
Minikatyuşa rampasının başında olduğum dönemde, cephenin coğrafi önemini çok daha derinden hissettim. Bizim birkaç kilometre geriden destek verdiğimiz ve gerektiğinde düşmanın üzerine ateş yağdırdığımız ön hatta, İranlı askerler yüksek bir tepeyi kontrol altında tutuyordu; Iraklı askerler ise aynı silsilenin daha alçak tepelerinde mevzilenmişti.
Iraklılar bu yüksek tepeyi İranlıların elinden almaya çalışıyordu. Eğer bu gerçekleşirse, en az yirmi kilometre geri çekilmek zorunda kalacağımız söylenirdi. O daha yüksek tepenin bilinen bir adı vardı; ancak burada anmanın bir gereği yok. Buna karşılık, İranlılar da aynı dağ silsilesinin diğer tepelerini Iraklıların elinden çıkarmaya çalışıyordu.
Şunu tereddütsüz söyleyebilirim ki, bu savaş boyunca yalnızca bu birkaç tepe uğruna, her iki taraftan da en az yüzlerce kişi hayatını kaybetti; çünkü taraflar bu tepeleri ele geçirmek için defalarca harekete geçti ve her seferinde başarısız oldular.
Bir sabah, saat beş sularında, henüz ortalık aydınlanmamışken, bizi aceleyle mevzilere çağırdılar. Iraklılar saldırıya geçmişti ve bizim savunmaya geçmemiz gerekiyordu. Yedi minikatyuşa rampası, bir futbol sahası büyüklüğündeki dar bir alana yerleştirilmişti ve sabah beşten saat on bire kadar, kesintisiz biçimde Iraklı askerlerin üzerine ateş yağdırdı; ta ki o yüksek tepe kaybedilmesin ve İran cephesi yerinden sarsılmasın diye.
Üstelik bunlar yalnızca benim görebildiğim ateşlerdi. Yıllar sonra sosyoloji okuduğumda, cephedeki yaşamımın, yapıların bireylere nasıl olup da istemedikleri eylemleri dayattığını anlamak için son derece çarpıcı bir örnek olduğunu fark ettim.
3 SAVAŞ ARASINDAKİ FARK DERİN
Ancak bu yıl (1404 – 1405 / 2025–2026), İran iki farklı savaş deneyimi yaşadı: ilki Temmuz ayında İsrail ile yaşanan savaş, diğeri ise şu anda Amerika ve İsrail’den oluşan koalisyonla süren savaş. Bu iki son savaşta şunu fark ettim: Artık savaşta yalnızca belirli bir coğrafi cephe yok değil, aynı zamanda bu savaşlar, İran-Irak Savaşı’ndan özsel olarak farklı bir nitelik taşıyor.
Farklar son derece belirgin ve derin. Ancak bu yazıda özellikle vurgulamak istediğim nokta şu: Bu savaşlar cepheden yoksun olabilir, ama yine de bir ön hatları vardır. Peki, cephe olmayan bir savaşın nasıl olur da bir ön hattı olabilir?
On iki gün süren savaşta, belirgin bir coğrafi cephe yoktu. İki ülke (İran ve İsrail) birbirini bombaladı ve füze saldırılarına maruz bıraktı; sonunda, on iki günün ardından bir uzlaşmaya vardılar. Mevcut savaşta ise, Amerikan savaş gemilerinin İran’ın deniz sahasına yaklaşmasıyla bir tür deniz cephesi açılmış olsa da, bu cephe hiçbir zaman geleneksel anlamda belirleyici bir rol oynamadı. Bu nedenle, bu savaş için de klasik anlamda bir cepheden söz etmek mümkün değildir.
MODERN SAVAŞLARDA ÖN HATTIN YER DEĞİŞTİRMESİ
Başta sözünü ettiğimiz o sarsıcı ifadeye yeniden dönelim: Savaşlarda ‘birbirini tanımayan iki grup, birbirleriyle savaşır; birbirini tanıyan ama savaşmayanlar için.’ Bu düşünceye göre, geçmiş savaşlarda birbirini tanımayan insanlar, belirli bir yerde—yani cephede—karşı karşıya gelirdi; oysa bu yer, birbirini tanıyan ama savaşmayan insanlardan oldukça uzaktaydı.
Savaşın ilk kurbanları ve çoğu zaman da asıl kayıpları, tam da burada—yani cephede ve onun ön hattında—verilirdi. Savaşın asıl karar alıcıları, onu yöneten ve sevk edenler ise cepheden oldukça uzakta bulunurdu. Zaman zaman cepheyi ziyaret ettikleri, kısa süreliğine orada bulundukları olurdu; ancak ardından, cepheden ve ön hattından kilometrelerce uzakta bulunan karar, politika ve komuta merkezlerine geri dönerlerdi.
Onlar savaşın doğurduğu ölüm riskiyle ya da fiziksel zararla doğrudan karşı karşıya değildi; görece güvenli bir ortamda bulunurlar ve genellikle savaşın bedelini en son ödeyenler olurlardı. Cepheyi ve onun ön hattını oluşturanlar her zaman sıradan askerlerdi. Bu, savaşın yerleşik ve alışıldık tasavvuruydu ve yakın zamana kadar bazı İranlı yetkililerin söyleminde de bu anlayış açıkça görülebiliyordu.
SAVAŞIN BEDELİNİ SIRADAN İNSANLAR ÖDEDİ
Eski Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhâni (On iki günlük savaşta yaralanmış, son savaşta ise hayatını kaybetmişti), çok da uzak olmayan bir zamanda şöyle demişti: ‘Ülkede hiçbir yetkiliye yönelik bir güvenlik tehdidi yoktur. Ben bu ülkenin güvenliğinden sorumluyum. Bu, 1980’lere aitti; o zamanlar münafıklar suikast yapıyordu. Artık böyle bir şey mümkün değil. Üstelik güçlü bir güvenlik aygıtımız, güçlü bir emniyet teşkilatımız ve güçlü bir Devrim Muhafızları yapımız var. Neden korkuyorsunuz? Bu kişisel koruma meselesi tamamen kaldırılmalı.’
Muhammed Cevad Zarif de birkaç ay önce, halkın bir kesimine hitap ettiği bir konuşmada, olası bir savaş ve sonuçları hakkında şöyle demişti: ‘Eğer İran’ı bu işin içine çekerlerse, içiniz rahat olsun; hiçbir üst düzey yetkiliye bir şey olmayacak. Bombaların hedefi olanlar İran halkı olacaktır.’
İşte bu, savaşın ön hattının yer değiştirmesi olgusunu dikkate almayan bir bakış açısıdır. Bu nedenle de böyle bir anlayışın, ciddi bir yanılgıya yol açması kaçınılmaz görünmektedir.
SINIR TANIMAYAN SAVAŞ, COĞRAFYANIN İZLERİYLE
Daha önce de belirttiğim gibi, ön hat, saldırıların ilk ve en yoğun biçimde yöneldiği yerdir. Son iki savaşta (Temmuz ve Mart aylarındaki savaşlar), saldırıların ilk ve en yoğun odağı, cephedeki sıradan birliklerden ziyade, komuta ve karar alma kademelerine yöneldi.
Her iki savaşta da askerî komutanların ve siyasi liderlerin hedef alınmasına yönelik yoğun bir çaba açıkça görülmektedir. Başka bir deyişle, artık ön hat yer değiştirmiştir; üstelik bu, belirli ve sabit bir coğrafi cephenin ya hiç bulunmadığı ya da son derece dağınık, parçalı ve merkezsiz olduğu bir ortamda gerçekleşmektedir.
Bu iki savaşta, ülkenin en üst düzey siyasi ve askerî isimlerinin, diğer tüm unsurlardan daha fazla saldırı ve yıkım riski altında olduğu açıkça görülüyor. Artık ön hatta duranlar sıradan askerler değil; doğrudan karar verenler, komuta edenler—yani savaşın merkezindeki aktörler.
Bu yüzden, son savaşlarda karşıt tarafların en büyük odağı ve yatırımı, istihbarat açıklarını tespit etmek ve bu açıklar üzerinden doğrudan üst düzey yetkililerin bulunduğu noktaları hedef almak olmuştur. Artık mesele yalnızca kara, deniz ya da hava sahasında üstünlük sağlamak değildir; asıl belirleyici olan, karşı tarafın yapısındaki kırılganlıkları bulabilmek ve bunları en etkili şekilde kullanabilmektir. Bu da savaşın seyrini belirleyen asıl üstünlüğü beraberinde getirir.
GÖK GÜRÜLTÜSÜ MÜ BOMBA MI AYIRT EDEMEDİM
Birkaç gece önce, şiddetli gök gürültüsü ve çakan şimşekler bizi defalarca uykudan uyandırmıştı. Şafak sökmeden saatler önce, kulakları sağır eden bir patlama sesiyle bir anda yerimden fırladım. Bunun bir kez daha gök gürültüsü mü yoksa bir bombardıman mı olduğunu ayırt edemedim.
Sonraki günlerde hem çevremden duydum hem de haberlerde okudum: Belirli kişilerin yaşadığı iki konut binası doğrudan hedef alınmış, bu binalarda çok sayıda insan hayatını kaybetmişti. Hatta tanıdıklarımdan iki kişinin evi de, hedef alınan noktaya yakın olduğu için hasar görmüştü.
Bugün pek çok İranlının paylaştığı bu deneyim, hepimizin içine aynı ürpertici soruyu bırakıyor: Acaba biz de, farkında bile olmadan, bir gün bu bombalardan birinin hedefi olabilir miyiz?
Eskiden saldırıların asıl hedefi cephe hatlarıydı. Oysa bugün artık böyle bir cephe yok. Savaşa yakın sınır şehirleri de yok. Ön hat artık siyasi ve askerî yetkililerin bulunduğu yerlerde oluşuyor—ve onların nerede olduklarının bilinmemesi hem doğal hem de zorunlu.
Savaş artık eskisi gibi coğrafyanın sınırlarına bağlı değil; ama yine de coğrafya, savaşın içinde hâlâ sessiz ama belirleyici bir rol oynamaya devam ediyor.
ÇAĞDAŞ SAVAŞTA ÖN HATTIN YENİDEN TANIMLANMASI
Bugün geriye dönüp baktığımızda, birkaç on yıl öncesinin savaşlarının pek çok bakımdan artık geçmişe ait kaldığını söylemek abartı olmaz. Özellikle teknolojide yaşanan dönüşümler, savaşın doğasını öylesine değiştirdi ki, coğrafya ve nüfus gibi klasik belirleyicilerin ülkelerin askerî başarısındaki ağırlığı giderek azalmaktadır—her ne kadar coğrafya hâlâ önemini bütünüyle yitirmiş olmasa da.
Günümüz savaşlarının en dikkat çekici özelliklerinden biri-özellikle de son dönemde ülkemizin içinde bulunduğu iki savaşta açıkça gördüğümüz üzere—cephenin akışkanlaşması, hatta kimi zaman bütünüyle ortadan kalkmasıdır. Ama bundan daha da çarpıcı olan, ön hattın yer değiştirmesidir.
Artık öyle savaşlarla karşı karşıyayız ki, ortada klasik anlamda bir cephe yok; ama buna rağmen bir ön hat var. Dahası, bu yeni savaş biçimlerinde ön hat ile cephe arasındaki bağ kopmuş durumda—ve ön hat, yer değiştirmiştir.
Eskiden ön hattı oluşturanlar sıradan askerlerdi; bugün ise bu yer, doğrudan karar alan ve komuta eden aktörlere aittir. Bu yüzden, komuta yapısını koruyamayan bir ülkenin bu tür savaşlarda başarılı olabilmesi neredeyse mümkün değildir.
Bugün geldiğimiz noktada açıkça görülen şudur: Komuta kademesindeki aktörler—belki de her zamankinden daha fazla—en az cephedeki askerler kadar, hatta kimi zaman onlardan da fazla, doğrudan hedef hâline gelmiştir.”
MA


















