12 Eylül öncesi T.Maden İş Sendikası İşyeri İşçi Temsilcisi ve TKP’nin proleter kadrolarından Mehmet Alçınkaya, Türkiye Komünistleri Platformu’nun düzenlediği 1 Mayıs forumuna ve işçi sınıfı hareketi tarihine ilişkin gözlemlerini paylaştı. Alçınkaya, “1 Mayıs’ın yarım asırlık sınıf hafızası: Kemal Türkler’den 12 Eylül’e, DİSK-TKP ilişkisinden kaçırılan direnişe tarihsel bir muhasebe” başlıklı yazısında “Türkiye solu meydanları doldurdu, kitlesel mitingler yaptı, büyük sloganlar üretti; ama devletin topyekûn saldırısına karşı sürekliliği olan siyasal direnç mekanizması kurmakta tarihsel olarak başarısız kaldı” ifadelerini kullandı.
Alçınkaya’nın yazısının tamamı şu şekilde:
25 Nisan 2026 Cumartesi günü Mustafa Suphi Vakfı’nda gerçekleştirilen toplantıya girdiğim anda, salondaki atmosferin sıradan bir anma programının çok ötesinde olduğu açıkça hissediliyordu. Yaklaşan 1 Mayıs’ın tarihsel anlamı ile Türkiye işçi sınıfının yarım asırlık mücadele hafızasını yeniden sorgulama ihtiyacı aynı zeminde buluşmuştu. Duvarlarda geçmişin direniş izleri, salonda ise bugünün sorularıyla geçmişe dönük ağır bir muhasebe vardı. Maden-İş Sendikası Genel Sekreteri Halit Erdem sunumuna başladığında yalnızca 1976 1 Mayıs’ına giden yolu değil, Türkiye işçi sınıfı hareketinin yükselişini, iç kırılmalarını, tasfiyesini ve 12 Eylül Darbesi’ne nasıl açık hale getirildiğini anlatan geniş bir tarihsel panoramayı önümüze seriyordu.
Halit Erdem’in anlatımında ilk belirginleşen gerçek şuydu: 1976 yılında DİSK Temsilciler Meclisi’nde alınan 1 Mayıs’ı yeniden alanlarda kutlama kararı, basit bir sendikal etkinlik kararı değil, Türkiye işçi sınıfının siyasal özne olarak tarih sahnesine çıkma iradesiydi. O gün Taksim’e yürüyen yüzbinler, yalnızca bir bayram kutlamıyor; işçi sınıfı fabrika duvarlarını aşarak memleket siyasetinin merkezine yerleştiğini ilan ediyordu. Bu nedenle 1976 1 Mayıs’ı sermaye düzeni açısından güçlü bir alarm, emek cephesi açısından ise yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Bu başlangıcın ardında iki önemli isim duruyordu: Kemal Türkler ve İbrahim Güzelce. Her ikisi de sendikacılığı salt ücret pazarlığına sıkıştırmayan, işçi sınıfını toplumsal dönüşümün asli gücü olarak gören bir mücadele anlayışının temsilcileriydi. Özellikle Kemal Türkler, DİSK’i ekonomik talepler etrafında kümelenmiş bir konfederasyon olmaktan çıkarıp siyasal ağırlığı olan bir sınıf merkezine dönüştürmek istiyordu. 15-16 Haziran’ın bıraktığı miras da buydu: işçi sınıfı yalnızca hak isteyen değil, ülkenin kaderine müdahale eden tarihsel bir güçtü.
Ne var ki toplantıda dinlediklerimiz, bu yükselişin içinde filizlenen iç gerilimleri de bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. Bu gerilimlerin başında Türkiye Komünist Partisi ile DİSK arasındaki ilişki geliyordu. 1970’li yıllarda TKP, DİSK içinde en örgütlü ve en sistematik çalışan siyasal akımdı. Başta Maden-İş olmak üzere birçok sendikada TKP’li kadroların belirgin etkisi vardı. Kemal Türkler’in TKP’li yöneticilere güven duymasının nedeni de buydu; çünkü dağınık sol fraksiyonlar arasında işçi sınıfı içinde disiplinli çalışma yürüten en planlı yapı TKP idi. Ancak tarihsel muhasebe bugün bize şunu gösteriyor: Bu güven, DİSK içinde zamanla bürokratikleşecek, kontrollü ve ihtiyatlı bir siyasal hattın da zeminini güçlendirdi. TKP’nin aşamalı, temkinli ve denetimli siyaset anlayışı ile DİSK’in taşan devrimci sınıf enerjisi arasında görünmeyen fakat giderek büyüyen bir mesafe oluştu.
Bu mesafe, 1976’dan sonra DİSK’in kongre süreçlerinde daha görünür hale geldi. DİSK’in 5. Genel Kongresi, mücadeleci sınıf sendikacılığı çizgisinin hâlâ ağırlığını koruduğu; ancak yeni güç dengelerinin içeriye doğru yerleşmeye başladığı bir eşikti. Özellikle Abdullah Baştürk liderliğindeki Genel-İş hattının güç kazanmasıyla birlikte DİSK’in nicel büyümesi ile mücadeleci sınıf ruhunu koruması arasındaki çelişki derinleşti. Abdullah Baştürk’ün genel başkanlığa gelişi yalnızca bir görev değişimi değildi; DİSK’in sınıf merkezli militan sendikacılıktan daha kontrollü, daha bürokratik ve daha denetimli bir çizgiye evrilmesinin işaretiydi.
Bu süreçte alınan dört sendikanın ihracı kararı ise DİSK içindeki çoğul devrimci dinamizme vurulmuş ciddi bir darbeydi. Muhalif ve daha bağımsız mücadele çizgisini savunan sendikaların tasfiye edilmesiyle birlikte DİSK, sınıfın çok sesli mücadele karargâhı olmaktan uzaklaştırıldı. İçeride disiplin adı altında homojenleştirme sağlanırken, dışarıda sermaye devleti için daha kolay denetlenebilir bir sendikal merkez oluştu. Bugün geriye dönüp bakıldığında açıkça görülen şudur: bürokratik merkezileşme, devrimci enerjiyi büyütmedi; tersine onu daralttı ve kırılgan hale getirdi.
Ardından gelen 1 Mayıslar bu tarihsel sürecin kilometre taşları oldu. 1976, yeniden doğuştu. 1977, yükselen sınıf hareketinin kontrgerilla eliyle kana boğulmasıydı. Taksim Meydanı’nda açılan ateş yalnızca emekçileri hedef almıyor; işçi sınıfının siyasal özneleşme iddiasına gözdağı veriyordu. 1978’de meydanın yeniden doldurulması geri çekilmeme iradesiydi; fakat artık sınıf hareketi ile devrimci siyasal merkez arasındaki koordinasyonsuzluk daha görünür hale gelmişti. 1979’da sıkıyönetim yasakları Taksim’i kapatırken devlet açık biçimde tahammül sınırının dolduğunu ilan etti. 1980’e gelindiğinde ise hem meydan yasaklandı hem de Kemal Türkler suikastla ortadan kaldırıldı. Bu suikast yalnızca bir kişiye değil, DİSK’in mücadeleci sınıf aklına yönelmiş stratejik bir saldırıydı.
Toplantının en ağır tartışması doğal olarak 12 Eylül Darbesi öncesi Türkiye solunun hazırlık düzeyi üzerineydi. Ortaya çıkan gerçek can yakıcıydı: Darbe ihtimali bilinmiyor değildi; tersine yaklaşan faşist müdahale seziliyor, konuşuluyor, tartışılıyordu. Fakat bu sezgiye uygun yeraltı direniş ağları, gizli işçi komiteleri, fabrikalara dayalı savunma merkezleri ve merkezi bir anti-faşist koordinasyon oluşturulamadı. Türkiye solu meydanları doldurdu, kitlesel mitingler yaptı, büyük sloganlar üretti; ama devletin topyekûn saldırısına karşı sürekliliği olan siyasal direnç mekanizması kurmakta tarihsel olarak başarısız kaldı.
Bu noktada Türkiye Komünist Partisi’nin sorumluluğu daha yakıcı biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü TKP, hem DİSK içinde ciddi bir kadro gücüne sahipti hem de yeraltı örgütlenme geleneğini bilen bir siyasal akımdı. Buna rağmen darbe öncesinde sanayi havzalarında gizli grev komiteleri, haberleşme ağları, anti-faşist savunma birimleri ve darbeye karşı merkezi işçi direnişi hazırlıkları örülemedi. Kadroların önemli bir bölümünün yurtdışına çıkarılması, örgütsel sürekliliği koruma hesabı taşısa da içeride direnişin siyasal omurgasını zayıflattı. Belki darbe tümüyle önlenemezdi; ancak DİSK’in işyeri ağı, TKP’nin örgütsel deneyimi ve diğer devrimci yapıların militan birikimi ortaklaştırılabilseydi, 12 Eylül Darbesi bu kadar kolay, bu kadar sessiz ve bu kadar maliyetsiz biçimde yerleşemezdi.
Asıl tarihsel kırılma da burada yatmaktadır. Türkiye işçi sınıfının meydan gücü vardı; fakat bu gücü darbeye dayanıklı devrimci siyasal merkeze dönüştürecek strateji yoktu. Kitle vardı ama yeraltı sürekliliği yoktu. Cesaret vardı ama merkezi koordinasyon yoktu. Milyonlar vardı ama darbe sabahı devreye girecek örgütlü direnç mekanizması yoktu. Bu yüzden 12 Eylül yalnızca devletin gücünün değil, solun stratejik hazırlıksızlığının da sonucu olarak tarihe geçti.
Mustafa Suphi Vakfı’ndaki toplantıdan ayrılırken zihnimde tek bir düşünce daha da berraklaşmıştı: 1976’dan 1980’e uzanan dönem yalnızca kahramanlıkların ve acıların tarihi değildir; aynı zamanda stratejik yanlışların, bürokratikleşmenin, ihtiyatlı siyaset adına kaçırılan devrimci imkanların tarihidir. 2026 yılı 1 Mayıs’ın yeniden kitlesel biçimde meydanlara taşınmasının 50. yılı, İbrahim Güzelce’nin ölümünün 50. yılı, Kemal Türkler’in doğumunun 100. yılıdır. Fakat bu yıldönümleri salt nostaljik anmalar değildir; bunlar Türkiye işçi sınıfı hareketinin neden tarihsel gücünü siyasal iktidar seçeneğine dönüştüremediğini sorgulamak için önümüze gelmiş canlı muhasebe duraklarıdır.
Bugün 1 Mayıs’a giderken görev geçmişi alkışlamak değil, geçmişin yarım bıraktığı hesabı bugünün örgütlü mücadelesine dönüştürmektir. Çünkü tarih bize bir kez daha aynı gerçeği fısıldamaktadır: örgütsüz cesaret yenilir, bürokratikleşmiş kitle gücü dağılır, siyasal merkezini kuramayan sınıf hareketi darbeler karşısında savrulur.
HABER MERKEZİ


















