Geçtiğimiz günlerde meclisten geçen çerçeve yasayı değerlendiren Saadet Metin, “Devlete güvenmeden de barıştan yana olabiliriz.” dedi. “Ve belki bugün asıl ihtiyacımız olan şey, birbirimize güvenmeyi beklemek değil; güvenebileceğimiz bir hukuk düzenini ve birlikte yaşayabileceğimiz bir siyaseti kurmaya başlamaktır.” diyen Metin’in yazısının tamamı şu şekilde:
Devlete güvenmeyen bir muhalefet, kendi siyasal iradesini ortaya koymak için devletin ilk adımını beklemek zorunda mı?
Devletin, yıllardır yarattığı güven sorununu yalnızca iyi niyet açıklamalarıyla aşamayacağını; güven yaratacak somut, hukuki ve doğrulanabilir adımlar atması gerektiğini düşünüyorum hala ilk yazımda da belirttiğim gibi.
Çerçeve Yasa’nın Adalet Komisyonu’ndan geçmesi beni başka bir soru üzerine düşünmeye zorladı.
Çünkü artık soru yalnızca “Devlet ilk adımı atmalı mı?” değil.
Asıl soru şu: Devlet bu gösterilen iradenin karşısında ne yapacak?
Muhalefet beklemek zorunda olmadıklarını gösterdi bence. Çerçeve Yasa, muhalafet partileri DEM Parti ve YENİ Parti’nin kabul oylarıyla Adalet Komisyonu’ndan geçti. İYİ Parti karşı çıktı; TİP ise teklifin dışında kaldı. Teklif şimdi Meclis Genel Kurulu’nun gündeminde.
Bu tablo, benim ilk yazımda sorduğum soruyu değiştirdi.
Artık “Muhalefet bu yasaya evet demeli mi?” sorusunu tartışmıyorum.
Muhalefetin önemli bir bölümü kendi siyasal tercihini yaptı.
Ben şimdi bu tercihin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorum.
YASAYA EVET, DEVLETE GÜVENMEK MİDİR?
Bence değil.
Bir muhalefet partisinin barış sürecinin önünü açan bir düzenlemeye evet demesi, iktidarın bütün politikalarını onayladığı veya devlete güvenoyu verdiği anlamına gelmiyor kuşkusuz.
Yasanın bütün maddelerini kusursuz bulduğu anlamına da hiç gelmiyor.
Tam tersine, bir muhalefet partisi aynı anda hem yasaya ilişkin ciddi hukuki itirazlarını dile getirebilir hem de çatışmanın sona ermesi ve demokratik bir çözüm ihtimalinin önünü kapatmamayı tercih edebilir.
Bence bu ayrımı yapmak zorundayız.
Çünkü aksi halde her siyasal adımı, karşı tarafın niyetine duyduğumuz güven üzerinden değerlendirmeye başlarız.
Oysa siyaset yalnızca niyetlerden ibaret değildir.
Kendi irademizi de ortaya koyabilme meselesidir.
BENİ RAHATSIZ EDEN HUKUKİ SORU
Çerçeve Yasa’yı yeniden ve daha dikkatli okuduğumda, ilk yazımda değinmediğim başka bir sorunla karşılaştım.
Beni asıl düşündüren, barış süreci için özel bir hukuki düzenleme yapılması değil.
Sorun, bu özel hukuki düzenlemenin nasıl bir karar mekanizması oluşturduğu.
Yasanın bazı kritik sonuçlarının ortaya çıkması, silahsızlanma ve örgütsel varlığın sona ermesine ilişkin devlet kurumlarının yapacağı tespitlere bağlanıyor. Böylece olağan yargı düzeninin yanında, barış ve silahsızlanma sürecinin belirli aşamalarında yürütme ve güvenlik mekanizmalarına özel ve belirleyici roller veriliyor.
Burada hukuk ile güvenlik siyaseti arasındaki sınırın nerede çizildiği sorusu ortaya çıkıyor.
Ben bu yapıyı düşünürken siyaset bilimindeki “düalizm” kavramına başvuruyorum.
Bunu, Türkiye’nin hukuken artık “düalist bir devlet” olduğu şeklinde bir hüküm olarak söylemiyorum.
Daha çok şu ihtimale dikkat çekiyorum:
Olağan hukuk düzeninin yanında, belirli bir siyasal hedef için özel bir karar alanı oluştuğunda, hukuk devletinin temel güvencesi olan eşitlik ve öngörülebilirlik nasıl korunacak?
Benim kaygım burada.
Çünkü barış süreçlerinde en büyük güvence tarafların iyi niyeti değildir.
Herkes için aynı şekilde işleyen hukuktur.
GÜVENMEK BAŞKA, SORUMLULUK ALMAK BAŞKA
Burada kendime şu soruyu da sordum:
Devlete güvenmiyorsam, neden kendi siyasal sorumluluğumu onun atacağı adıma bağlayayım?
Devletin güven yaratmasını istemeye devam edebilirim.
Hukuki güvenceleri talep edebilirim.
Yasanın eksiklerini ve yanlışlarını eleştirebilirim.
Yargının bağımsızlığını savunabilirim.
Demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılmasını isteyebilirim.
Ama aynı zamanda “Barış için biz üzerimize düşen siyasal sorumluluğu almaya hazırız” da diyebilirim.
Bunlar birbirinin alternatifi değil.
Hatta bana göre birbirini tamamlayan iki farklı sorumluluk.
Muhalefetin barış iradesi göstermesi, devletin güven yaratma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, devletin sorumluluğunu daha görünür hale getirir.
Çünkü muhalefet kendi pozisyonunu açıkça ortaya koyduğunda, artık sıra devlete gelir:
Devlet bu siyasal iradeye ne cevap verecek?
İLK ADIMI ATMAK NEDEN KAYBETMEK OLSUN?
Siyasette ilk adımı atan tarafın mutlaka kaybettiği düşüncesine de artık mesafeli bakıyorum.
İlk adımı atmak teslim olmak değildir.
Karşı tarafın niyetine kefil olmak değildir.
Kendi taleplerinden vazgeçmek değildir.
Bazen ilk adımı atmak, kendi siyasal iradenizi karşı tarafın davranışından bağımsız olarak ortaya koymaktır.
Üstelik bu, karşı tarafın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, onu daha görünür hale getirir.
Muhalefet “Biz barış istiyoruz” dediğinde devletin önündeki soru artık “Muhalefet barış istiyor mu?” olmaktan çıkar.
Soru şuna dönüşür:
Devlet, bu iradenin karşılığında ne yapacak?
Hukuki güvence mi sağlayacak?
Demokratik siyasetin alanını mı genişletecek?
Toplumun güvenini kazanacak somut adımlar mı atacak?
Yoksa barış sürecini yalnızca güvenlik bürokrasisinin belirlediği dar bir çerçevede mi tutacak?
İşte asıl sınav burada başlar.
PEKİ YA DEVLET GEREKENİ YAPMAZSA?
Burada romantik bir iyimserliğe sığınmak istemiyorum.
Devletin bundan sonra doğru adımları atacağından emin değilim.
Devlete güvenmiyorum.
Tam da bu nedenle, muhalefetin attığı adımın karşılığında devletin ne yapacağını peşinen garanti edilmiş bir sonuç gibi görmüyorum.
Ama devletin ne yapacağını bilememek, benim ne istediğimi söylememe engel olmamalı.
Aksi halde kendi siyasal irademizi devletin davranışına bağlamış oluruz.
Devlet bir adım atarsa biz de atarız.
O atmazsa biz de atmayız.
O güven verirse biz de konuşuruz.
O güven vermezse süreç durur.
Böyle bir siyaset, barışın bütün anahtarlarını yeniden devletin eline bırakmak anlamına gelmez mi?
Oysa muhalefetin kendi iradesini ortaya koyması başka bir şeydir.
Devlete güvenmeden de barış isteyebiliriz.
Devletin politikalarını eleştirirken de barış isteyebiliriz.
Yasanın hukuki eksiklerine itiraz ederken de barış isteyebiliriz.
Hatta devletin bizi hayal kırıklığına uğratabileceğini düşünürken bile barış için siyasal sorumluluk alabiliriz.
Bu naiflik değil.
Bence tam tersine, siyasetin zor tarafıdır.
“EVET” NEYE EVET?
Bu nedenle benim için mesele artık yalnızca “evet” ya da “hayır” değil.
Neye evet dediğimizi bilmek.
Üstelik burada sözünü ettiğimiz “evet”, farklı alanlarda çok sayıda düzenlemeyi aynı anda onaylayan geniş kapsamlı bir anayasal tercihten de söz etmiyor.
Önümüzdeki soru çok daha sınırlı ve çok daha temel:
Barış sürecinin önünü açacak bir siyasal iradeye sahip çıkıyor muyuz, çıkmıyor muyuz?
Bir yasa metninin eksiklerini ve hukuki sorunlarını eleştirebiliriz. Bunların giderilmesini, hukuki güvencelerin güçlendirilmesini ve demokratik denetimin sağlanmasını isteyebiliriz.
Ama aynı anda, silahların susmasına ve barışçıl bir siyasal çözüm ihtimalinin önünün açılmasına da “evet” diyebiliriz.
Benim için bu bir çelişki değil.
Yasaya ilişkin eleştiri başka, barış iradesi başka.
Çerçeve Yasa’nın her maddesine kefil olmadan da barış sürecinin ilerlemesini isteyebiliriz.
Hatta barış iradesine sahip çıkarken yasanın hukuki eksiklerini daha yüksek sesle söyleyebiliriz.
Çünkü barışa “evet” demek, iktidara verilmiş bir güvenoyu değildir.
Devletin bütün uygulamalarını onaylamak değildir.
Hukuk devleti talebinden vazgeçmek değildir.
Barış için siyasal sorumluluk almaktır.
Benim tartıştığım “evet” tam olarak budur.
Bir yasa maddesine değil.
Bir siyasi partiye değil.
Bir iktidara değil.
Barış ihtimaline.
Bunun bedeli olabilir.
Yanılabiliriz.
Devlet beklediğimiz adımları atmayabilir.
Süreç yeniden tıkanabilir.
Bütün bunlar mümkündür.
Ama siyasette risk almamak da risksiz değildir.
Çünkü bazen hiçbir şey yapmamanın bedeli, yanlış bir adım atmanın bedelinden daha ağır olabilir.
KAYBEDECEK NEYİMİZ VAR?
“Barış için ilk adımı kim atmalı?” diye sormuştum.
Bugün bu soruya biraz farklı bakıyorum.
Belki ilk adımın yalnızca bir taraf tarafından atılması gerekmiyor.
Devlet kendi sorumluluğunu yerine getirmeli.
Muhalefet kendi siyasal sorumluluğunu üstlenmeli.
Silahların bırakılması yönündeki irade somut ve doğrulanabilir hale gelmeli.
Devlet de buna karşılık hukuki ve demokratik güvenceleri güçlendirmeli.
Bunların hepsi aynı anda gerçekleşmek zorunda olmayabilir.
Ama hiçbiri diğerinin bahanesi haline de gelmemeli.
Ben artık barışın başlaması için önce herkesin birbirine güvenmesini beklemenin doğru olduğunu düşünmüyorum.
Güven, belki de başlangıç koşulu değil; atılan doğru adımların sonucudur.
Bu yüzden soruyu bir kez daha soruyorum:
Kaybedecek neyimiz var?
Devlete duyduğumuz güveni mi?
Zaten güvenmiyoruz.
Yasanın bütün eksiklerine itiraz etme hakkımızı mı?
Hayır. O haktan vazgeçmemeliyiz.
Devletin sorumluluğunu hatırlatma gücümüzü mü?
Tam tersine. Bunu daha güçlü yapmalıyız.
O halde belki kaybetmekten korktuğumuz şey başka bir şeydir:
Barış ihtimali.
Ve eğer gerçekten kaybetmekten korktuğumuz buysa, belki de onu yalnızca devletin atacağı adımlara bağlamamalıyız.
Çünkü barış yalnızca devletin vereceği bir karar değildir.
Barış, toplumun ve siyasetin de kuracağı bir iradedir.
Devlete güvenmeden de barıştan yana olabiliriz.
Ve belki bugün asıl ihtiyacımız olan şey, birbirimize güvenmeyi beklemek değil;
güvenebileceğimiz bir hukuk düzenini ve birlikte yaşayabileceğimiz bir siyaseti kurmaya başlamaktır.
Haber Merkezi


















