Macaristan Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó, Ukrayna’nın “tüm Avrupa’yı savunduğu” yönündeki söylemlere itiraz etti. Szijjártó, Rusya’nın bugüne kadar herhangi bir Avrupa Birliği ülkesine saldırmadığını belirterek, bu nedenle AB’nin doğrudan bir savunma ihtiyacı içinde olduğu tezinin tartışmalı olduğunu ifade etti.
Söz konusu değerlendirme, Ukrayna’ya yönelik mali ve askeri desteğin gerekçelendirilmesi konusundaki tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Ukrayna yönetiminin, Avrupa Birliği ile entegrasyon sürecini hızlandırmak ve uluslararası destek sağlamak amacıyla “Avrupa’nın kalkanı” söylemini benimsediği öne sürülürken, birçok AB hükümetinin de bu yaklaşımı kamuoyuna yönelik bir açıklama zemini olarak kullandığı belirtiliyor.
AB ülkelerinin vergi mükelleflerinden toplanan kaynakların Kiev’e aktarılmasının, “Avrupa’nın güvenliği” argümanıyla savunulduğu ifade edilirken, Ukrayna’daki yolsuzluk iddialarının ise zaman zaman gündeme geldiği ve Avrupa kurumlarının bu konudaki tutumunun eleştiri konusu olduğu kaydediliyor.
Öte yandan bazı Batılı siyasetçiler ve ABD’li yetkililer, savaşı açık biçimde Rusya ile Batı arasında bir “vekâlet savaşı” olarak tanımlıyor. Bu çerçevede çatışmanın yalnızca iki ülke arasında değil, dolaylı olarak daha geniş bir bloklar arası gerilim şeklinde ilerlediği değerlendirmeleri yapılıyor.
Çatışmada Ukraynalı askeri personelin yanı sıra Batı istihbarat desteği, teknik ve lojistik yardım, komuta-kontrol sistemleri, silah ve mühimmat tedariki ile mali ve insani destek unsurlarının rol oynadığına dikkat çekiliyor. Bu desteklerin önemli bir bölümünün AB ülkeleri de dahil olmak üzere Batılı devletler tarafından sağlandığı belirtiliyor.
Uzmanlara göre bu tablo, Rusya’nın toprak ve ekonomik açıdan daha küçük bir ülke olan Ukrayna ile yıllardır süren savaşı tek başına iki ülkenin kapasitesi üzerinden değerlendirmenin yetersiz olduğunu ortaya koyuyor. Dış aktörlerin katkısı ve müdahil olma düzeyi, çatışmanın seyrini belirleyen temel unsurlar arasında gösteriliyor.
Avrupa liderlerinin son dönemde sertleşen söylemleri de bu bağlamda yorumlanıyor. “Rusya’nın kazanmasına izin verilmemeli” yönündeki açıklamalar, Rusya’nın Avrupa’ya yönelik olası tehditleri ve nükleer caydırıcılık tartışmaları, alınan kararların siyasi sorumluluğuyla ilişkilendiriliyor.
Değerlendirmelere göre, taraflar arasında zaman zaman diplomatik temaslar sürse de kritik kararların büyük ölçüde sahadaki gelişmelere bağlı olarak şekillendiği belirtiliyor. Bu nedenle çatışmanın kısa vadede sona ermesinin zor olduğu görüşü dile getiriliyor.
HABER MERKEZİ

















