Yıllar önce bir roman okumuştum. Son fon skandalı iyice gündeme oturunca, olay zincirleme biçimde yeni isimlere uzandıkça o romanı yeniden hatırladım. Çünkü ortaya atılan iddialarda adı geçen bazı isimlerin AKP kadrolarıyla ve iktidara yakın çevrelerle ilişkileri dikkat çekiyordu. Muhalefet bu olayı büyük bir skandal olarak nitelendirirken, iktidara yakın basında bile tartışılmaya başlandı.
Olayın Meclis tarafından araştırılmasına yönelik önergelerin öncelikle görüşülmesi talepleri, iktidar blokunun oylarıyla reddedildi. Ardından birdenbire hukuk ilkeleri hatırlandı. Masumiyet karinesi, savunma hakkı, lekelenmeme hakkı…
Peki, lekelenmeme hakkı yalnızca iktidara ve onun çevresindekilere ait bir hak mıdır? Bu soruyu sormadan geçemiyoruz.
Yazıya başlarken yıllar önce okuduğum bir romandan söz etmiştim. O roman, Heinrich Böll’ün 1974 yılında yayımladığı “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru” idi. Böll, sıradan bir kadının devletin ve basının elinde nasıl suçluya dönüştürüldüğünü anlatır. Katharina, aranan bir adamla ilişki kurmuştur. Polis soruşturur, gazeteler yazar, toplum hükmünü verir. Hakkındaki iddialar henüz yargı önünde açıklığa kavuşmamıştır ama bunun pek önemi yoktur. Özel hayatı didik didik edilir, ilişkileri sorgulanır, söyledikleri çarpıtılır. Daha mahkeme karar vermeden Katharina’nın onuru çoktan çiğnenmiştir.
Böll’ün derdi yalnızca bir kadının yaşadıkları değildir. Devletin, polisin ve basının elindeki gücün insan hayatını nasıl altüst edebileceğini gösterir. Bir insanın suçlu olduğuna kim karar verecektir? Mahkemeler mi, gazeteler mi, yoksa kendisini hukukun üzerinde gören siyasal iktidar mı?
Böll, Katharina’nın onurunu savunur. Haklıdır da. Çünkü insanın onuru, suçluluğu kanıtlanmadan elinden alınabilecek bir şey değildir.
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Türkiye’de yüzlerce gazeteci, siyasetçi, yazar ve muhalif, haklarında kesinleşmiş mahkeme kararları bulunmadan suçlu ilan edildi. Sabaha karşı yapılan gözaltılar, ters kelepçeler, uzun tutukluluklar sıradanlaştı. Pek çok insan henüz yargılanırken kamuoyu önünde mahkûm edildi.
Ne gariptir ki fon skandalı patlayıp iddialar iktidara yakın çevrelere uzanınca, Böll’ün romanında çiğnenen insan onurunu hatırlatan o hukuk ilkesi birden iktidar sözcülerinin diline yerleşti:
Lekelenmeme hakkı!
Doğrusu insan duygulanmadan edemiyor. Meğer ne kadar hassas bir hukuk anlayışımız varmış! Bunca yıldır hukuk kitaplarının sayfaları arasında duran ilkeler, sonunda siyasetin de gündemine girmiş. Üstelik tam da milyarlarca liralık işlemlerden söz edilirken.
İnsanın aklına ister istemez geliyor: Acaba hukukun hatırlanabilmesi için belli bir parasal büyüklüğe ulaşmak mı gerekiyor? İnsan keşke bu kavramları siyaset kürsülerinden daha sık duyabilseydi diye düşünüyor. Özellikle de muhalif siyasetçiler, belediye başkanları, gazeteciler, öğrenciler ve sendikacılar hakkında soruşturmalar açıldığında.
Çünkü Türkiye’de uzun zamandır tartışılan meselelerden biri tam da budur. Muhalif isimler hakkında soruşturma başlatıldığında, henüz mahkeme hükmü bulunmadan suçluluk ima eden açıklamalar yapılabiliyor. Soruşturma dosyalarından seçilmiş iddialar televizyon ekranlarında tartışılıyor. Bazı yayın organları zanlı ya da sanık sıfatını bırakıp kesin hüküm bildiren başlıklara yöneliyor.
İşte tartışılması gereken budur.
Yoksa biz, hakkında fon manipülasyonu iddiası bulunan herkesin peşinen suçlu ilan edilmesini mi istiyoruz?
Elbette hayır. Suçluluğu kanıtlanmamış hiçbir insanın, hangi siyasi çevreden olursa olsun, onuru çiğnenmemelidir. Masumiyet karinesi yalnızca muhaliflerin değil, iktidara yakın olduğu iddia edilenlerin de hakkıdır. Ancak aynı hukuk anlayışı muhaliflere yönelik soruşturmalarda da geçerli olmak zorundadır.
Hukuk, bir siyasal çevrenin üzerine açılan koruyucu şemsiye, diğerinin başına indirilen sopa olamaz.
Fon soruşturmasının muhataplarının açıklanması gündeme geldiğinde kelimelerin tonu değişiyor. Kişisel veriler, savunma hakkı, insan onuru ve masumiyet karinesi hatırlanıyor. Oysa bir hukuk ilkesinin doğruluğu konusunda tartışmaya gerek yok. Tartışılması gereken, o ilkenin neden her durumda aynı özenle uygulanmadığıdır.
Asıl ironi burada.
Heinrich Böll’ün Katharina Blum’u, ilişki kurduğu insan nedeniyle suçlu muamelesi görüyordu. Bugün bir yatırım fonunda işlem yapmış olmak da kimseyi suçlu yapmaz. Bu konuda Güler’in söyledikleri doğrudur. Yüz binlerce yatırımcının kişisel bilgilerinin ortaya dökülmesi kabul edilemez.
Ama 455 bin yatırımcının korunması gerektiğini söylemekle, 214 kişi ve şirketin işlemleri hakkında yürütülen soruşturmanın kamusal denetimini istemek birbirinden farklı şeylerdir. İnsanların özel hayatına saldırmadan da hangi işlemlerin şüpheli bulunduğu, denetleyici kurumların ne yaptığı, soruşturmaların hangi aşamada olduğu ve siyasi ya da idari sorumluluk bulunup bulunmadığı araştırılabilir.
Zaten Meclis araştırmasının temel anlamı da budur. Böylesine büyük bir mali olayda gerçeklerin açığa çıkarılması yalnızca yatırımcıların değil, toplumun tamamının çıkarınadır.
Böll’ün romanında basın, polis soruşturmasının yarattığı şüpheyi toplumsal mahkûmiyete dönüştürüyordu. Katharina yalnızca itibarını değil, yaşamının olağan akışını da kaybediyordu. Böll, insan onurunu çiğneyen bu mekanizmanın karşısına edebiyatı koymuştu.
Bugün aynı romanı yeniden hatırlamamızın nedeni, herkesin Katharina Blum gibi suçsuz olduğunu düşünmemiz değil; kimsenin yargı kararı olmadan suçlu sayılamayacağını savunmamızdır. Heinrich Böll, bir kadının çiğnenen onurunu anlattı. Biz ise bugün hukukun insan onurunu ne zaman ve kimin için hatırladığını tartışıyoruz.
Madem lekelenmeme hakkı bu kadar kıymetli, neden muhalifler hakkında soruşturma yürütülürken aynı hukuki titizliği göremiyoruz? Madem masumiyet karinesi vazgeçilmez bir ilke, neden henüz mahkeme kararı bulunmayan insanlar siyaset kürsülerinden suçlu ilan edilebiliyor?
İnsanların onurunu korumanın en güvenilir yollarından biri, iddiaları karanlıkta bırakmak değil, adaletin ışığında açıklığa kavuşturmaktır.
Aksi hâlde yarın birileri çıkıp yeni bir hak daha ilan edebilir:
Kirlenmeme hakkı!
Hem de kirlenmenin kendisini araştırmaya gerek görmeden.














