Künye   Hakkımızda
24 Nisan 2026, Cuma
Politika Haber
  • GÜNDEM
  • EMEK
  • EKONOMİ
  • DÜNYA
  • KADIN
  • GENÇLİK
Tüm Haberler
Sonuç Bulunamadı
View All Result
Politika Haber
Sonuç Bulunamadı
View All Result
Anasayfa Gündem

İsmail Duygulu: Bugün 24 Nisan… Bir Garip Oluyor İnsan

Resmî tarihin yalnızca geçmişi yazmadığını, zihnimizi de kurduğunu belirten Yazar İsmail Duygulu, "Bu ülkede mesele yalnız devletin şiddeti değil, o şiddetin bizim zihnimizde yaşamaya devam etmesidir" ifadelerini kullandı.

24 Nisan 2026
İsmail Duygulu: Bugün 24 Nisan… Bir Garip Oluyor İnsan
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsApp'ta Paylaş

24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümünde Politika Gazetesi yazarı Av. İsmail Duygulu, şiddetin zihinlerimizde nasıl yaşamaya devam ettiğine dikkat çekti. Resmî tarihin yalnızca geçmişi yazmadığını, zihnimizi de kurduğunu belirten Duygulu, “Bugün solun önündeki görev yalnızca iktidarı eleştirmek değil, kendi zihinsel ve tarihsel sınırlarını da aşmaktır” dedi.

Yazar Duygulu’nun “Bugün 24 Nisan… Bir Garip Oluyor İnsan” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:

Bugün 24 Nisan. İnsan bazı tarihleri yalnızca takvimde görmez; içinden geçirir. Öğrendikçe, okudukça, susturulanı duydukça, üzeri örtüleni fark ettikçe insanın içine bir ağırlık çöker. Çünkü mesele yalnızca geçmişte yaşanmış bir acı değildir; bu topraklarda şiddetin nasıl kurulduğunu, nasıl meşrulaştırıldığını, nasıl tekrar ettiğini ve nasıl sessizlikle tamamlandığını görmeye başlamaktır. Öğrendikçe anlıyorum ki karşımızda yalnızca tek tek olaylar yoktur. Bir yöntem vardır, bir akıl vardır, bir kod vardır.

Bu topraklarda şiddet çoğu zaman kendini açıkça ilan ederek gelmez. Önce bir zemin hazırlanır; ardından dil kurulur; sonra bu dil siyasette meşrulaştırılır; en sonunda icrada tamamlanır. Kim “meşru”, kim “tehdit”; kim içeride, kim dışarıda; kim yurttaş, kim şüpheli soruları cevaplanır. Bir kez bu kodlama yapıldığında, tehdit olarak işaretlenen kişi, topluluk ya da siyasal hareket önce itibarsızlaştırılır, ahlaken düşürülür, toplumun gözünde yalnızlaştırılır. Sonra ona yönelen baskı ve tasfiye artık bir suç gibi değil, bir gereklilik gibi sunulur. Merkez karar verir; ama karar çoğu zaman “ben yaptım” diye görünmez. Merkez ile yerel arasında emir, yönlendirme, göz yumma ve icradan oluşan bir zincir kurulur. Şiddet gerçekleşir; sorumluluk dağıtılır; fail bulanıklaştırılır; olay “taşkınlık”, “güvenlik”, “provokasyon”, “yerel inisiyatif” ya da “münferit hadise” diye yeniden adlandırılır. En sonunda sessizlik gelir. Bu tablo bir kontrol kaybı değil, bir yöntemdir.

1890’lardan 24 Nisan 1915’e, oradan Paramazlara, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına, Dersim’e, 6-7 Eylül’e, faili meçhullere, köy boşaltmalarına, Hrant Dink cinayetine ve bugüne kadar uzanan hatta gördüğümüz şey, aynı aklın farklı dönemlerde farklı biçimlerle yeniden çalışmasıdır. 1890’larda Ermeniler, imparatorluğun çözülme korkusu içinde bir tehdit kategorisi olarak kodlandı. Sason’da ve ardından gelen Hamidiye katliamlarında mesele yalnızca “isyan bastırma” değildi; farklılığı eşit yurttaşlık temelinde tanımak yerine onu güvenlik sorunu olarak gören bir devlet aklının devreye girmesiydi. 24 Nisan 1915 ise bu kodlamanın kurumsal karara dönüştüğü büyük eşiklerden biridir. İstanbul’da Ermeni aydınlarının, siyasetçilerinin, yazarlarının ve kanaat önderlerinin tutuklanması yalnızca bir güvenlik operasyonu değildi; bir halkın hafızasının, sözünün ve temsil kapasitesinin hedef alınmasıydı. Ardından gelen tehcir ve katliam süreci, yalnızca insanların yerinden edilmesi değil; bir toplumsal varlığın, kültürün, belleğin ve gelecek ihtimalinin tasfiyesiydi.

Bu sürecin bir başka boyutu da mülksüzleştirmedir. İnsanlar yalnız evlerinden ve şehirlerinden değil; mallarından, mesleklerinden, mezarlıklarından, kiliselerinden, okullarından ve hafızalarından da koparıldı. Bu ülkede kurucu şiddet yalnız silahla değil, hukukla da konuştu; yalnız katliamla değil, kanunla, yönetmelikle, defterle, tapuyla, vergiyle ve idari sessizlikle de işledi. Burada hukuk ile kanun arasındaki ayrım önemlidir: Her kanun, sırf usulüne uygun çıkarıldığı için adil ve meşru bir hukuk düzeni yaratmaz. Temel hak ve özgürlükleri tanımayan, eşit yurttaşlığı ihlal eden, belirli toplulukları hedef alan normlar, biçimsel olarak kanun niteliği taşısa bile gerçek anlamda hukuk sayılamaz. Bazen şiddetin en kalıcı biçimi bağırarak değil, mühür basarak işler.

27 Mayıs 1915 tarihli geçici sevk ve iskân düzenlemesi resmî dilde savaş koşullarında güvenlik tedbiri olarak sunuldu; hemen ardından emval-i metruke düzenlemeleri, geride bırakılan malların kayda geçirilmesi, tasfiyesi, satışı, devri ve yeniden dağıtılması için ayrı bir idari mekanizma kurdu. Böylece “geçici sevk” denilen şey fiilen kalıcı bir mülksüzleştirme ve toplumsal kök kazıma sürecine dönüştü. Bu çizgi Cumhuriyet’le bütünüyle kesilmedi; biçim değiştirdi. 1934 tarihli İskân Kanunu, nüfusu “Türk kültürüne bağlılık” ölçütleriyle bölgelere ayıran ve yer değiştirme siyasetini kültürel homojenleşme hedefiyle ilişkilendiren bir çerçeve kurdu. Şükrü Kaya’nın kanunun hedefini “tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket” yaratmak sözleriyle açıklaması, meselenin yalnız yerleşim değil, dilsel, kültürel ve siyasal bir homojenleştirme projesi olduğunu gösterir. Bugün “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” şiarı da bu tarihsel hattın içinden okunmalıdır. Her ne kadar “tek dil” açıkça söylenmese de, uygulamada çoğu zaman başka dillere hayat hakkı tanınmaz.

1935 Vakıflar Kanunu ve 1936 beyannameleri üzerinden cemaat vakıflarının malları kayıt altına alındı; sonraki yıllarda bu kayıtlar, özellikle 1974 Yargıtay içtihadıyla, azınlık vakıflarının taşınmaz edinmesini sınırlayan bir gerekçeye dönüştürüldü. 1942 Varlık Vergisi, resmî gerekçesi savaş koşullarında olağanüstü kazançların vergilendirilmesi olsa da uygulamada özellikle gayrimüslim yurttaşlar üzerinde ağır ve ayrımcı sonuçlar doğurdu. 1964’te 1930 tarihli Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’nın feshi ise İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmesiyle aileleri, mülkleri ve toplumsal hafızayı dağıtan yeni bir koparma pratiğine dönüştü. Bütün bu örnekler birlikte okunduğunda sonuç açıktır: Devlet aklı yalnızca açık şiddetle işlemez; bazen kanun çıkarır, beyanname ister, vergi salar, iskân eder, vatandaşlık ve mülkiyet hakkını idari bir dosyaya dönüştürür. Böylece eşit yurttaşlık kâğıt üzerinde varlığını korurken, uygulamada kimliğe, dine, dile, etnisiteye ve siyasal aidiyete göre daraltılabilir.

1915 aynı zamanda Paramazlar ve Hınçak kadroları bakımından da başka bir kesintiyi gösterir. Orada yalnız Ermeni kimliği değil, örgütlü sosyalist siyaset de hedef alınmıştır. Paramaz ve yoldaşlarının idamı, bu topraklarda enternasyonalist, sınıf temelli, eşitlikçi bir siyasetin daha kök salmadan boğulmak istendiğini gösterir. 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de katledilmesi de aynı hattın başka bir biçimidir. İmparatorluk yıkılmış, Cumhuriyet’e giden yol açılmıştır; ama devlet aklı değişmemiştir. Mesele yalnızca bir grubun öldürülmesi değil, hangi siyasal ihtimallerin yaşayabileceğine, hangilerinin daha doğmadan boğulacağına karar verilmesidir.

Daha yakın dönemde de benzer bir örüntü görülür. 2000’li yılların başında AKP, Avrupa Birliği süreci ve demokratikleşme söylemi içinde, özellikle gayrimüslim cemaatlerin mülkiyet haklarına ilişkin bazı önemli adımlar attı. 2008 Vakıflar Kanunu ve 2011 düzenlemeleriyle cemaat vakıflarına ait el konulmuş taşınmazların iadesi ya da tazmini yönünde bir süreç başlatıldı. Bu adımlar önemliydi; bu nedenle birçok muhalif, eksik bulsa da bu açılımı destekledi. Ne var ki 2011 sonrasında güç yoğunlaşması, yargı bağımsızlığının zayıflaması, ifade özgürlüğünün daralması ve devlet aygıtının yeniden merkezileşmesiyle başlangıçtaki umut yerini otoriterleşmeye bıraktı. Bu durum, 1908’de özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaatleriyle iktidara gelen, fakat 1913 sonrasında hızla merkezileşen İttihat ve Terakki deneyimini de hatırlatır. Devlet aklı kendisini çoğu zaman özgürlük ve reform vaadiyle yeniden üretir; fakat güç belli bir merkezde yoğunlaştığında bu vaatler geri çekilir.

Hrant Dink’in tutumu bu bakımdan öğreticidir. Dink, diaspora ile Türkiye arasındaki gerilimde, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin içeride yaşayan Ermeniler için bir nefes alanı yaratabileceğini savunuyordu. Ona göre mesele yalnızca dışarıdan verilen sert tepkilerle değil, içeride demokratikleşme imkânlarını zorlayarak da ele alınmalıydı. Elbette o dönemde bu açılıma mesafeli duran ve devlet aklının sonunda kendi asli çizgisine döneceğini söyleyen çevreler de vardı. 2011 sonrasında yaşananlar, bu itirazların temelsiz olmadığını gösterdi. Bugün benzer bir tartışma barış meselesi etrafında yeniden karşımıza çıkıyor. İtirazları değersiz görmüyorum; çünkü bu topraklarda reform vaadinin otoriterliğe, barış sözünün güvenlik siyasetine, demokratik açılımın yeniden devlet aklına döndüğü örnekleri fazlasıyla yaşadık. Ancak buradan çıkarılacak sonuç demokratik siyaseti terk etmek değil, onu daha uyanık, daha örgütlü ve daha ilkeli yürütmektir. İnsanların yaşam hakkını, nefes alma imkânını ve en küçük demokratik alanı bile büyütme çabasını erteleyemeyiz. Suya düşen akrebi kurtarmak bizim fıtratımızda, akrebin bizi sokması ise onun doğasındadır; biz kendi doğamıza göre davranırız.

Bu yüzden 24 Nisan’a baktığımda artık yalnızca “ne oldu?” diye sormuyorum. Bu ülkede kimlerin acısı tanındı, kimlerin acısı inkâr edildi? Kimlerin ölümü yas sayıldı, kimlerin ölümü sessizliğe gömüldü? Kimler yurttaş kabul edildi, kimler daima şüpheli sayıldı? Ama burada durmak yetmez. Mesele yalnızca devletin ne yaptığı değil, bu yapılanların bize nasıl anlatıldığı ve bizim buna nasıl inandırıldığımızdır. Resmî tarih yalnızca geçmişi yazmadı; zihnimizi de kurdu. Bize neyi hatırlayacağımızı değil, neyi unutacağımızı öğretti; kimlerin makbul, kimlerin tehlikeli olduğunu anlattı. Zamanla biz de bu dili içselleştirdik.

İşte asıl kırılması gereken yer burasıdır: Bu ülkede mesele yalnız devletin şiddeti değil, o şiddetin bizim zihnimizde yaşamaya devam etmesidir. Resmî tarihten kopuş, yalnız bilgi düzeyinde bir düzeltme değil, insanın kendi içindeki devlet aklıyla yüzleşmesidir. Bu yüzden sorun yalnızca açık baskı mekanizmaları değildir. Bazen en büyük tıkanma, kendisini muhalif olarak tanımlayan zihinlerde ortaya çıkar. Solun kendi içindeki Kemalist esinlenmeyle hesaplaşması bu nedenle zorunludur. Eşitlik, özgürlük ve halkçılık adına konuşurken bile resmî tarihin inkâr dilini, tekçi yurttaşlık anlayışını ve “devletin bekası” refleksini yeniden üretiyorsak, başka bir söz söylemiş olmayız. Bugün solun önündeki görev yalnızca iktidarı eleştirmek değil, kendi zihinsel ve tarihsel sınırlarını da aşmaktır.

Hrant Dink cinayeti bu hattın modern zamanlardaki en sarsıcı örneklerinden biridir. Önce hedef gösterildi, sonra yalnızlaştırıldı, ardından “münferit” gibi sunulan bir cinayet işlendi. Oysa hiçbir siyasal cinayet yalnızca tetiği çeken elden ibaret değildir. O eli mümkün kılan dil, iklim, kurum, suskunluk ve cezasızlık vardır. Bugün içimdeki gariplik biraz da bundan. İnsan öğrendikçe yalnızca geçmişi değil, kendi konumunu da görmeye başlıyor. O zaman şu sorudan kaçamıyor: Bu yapı böyle kurulmuşsa, ben bunun neresindeyim?

Bu yüzden yıllardır söylediğimiz şeyin anlamı burada açığa çıkar: Önce kendimiz değişeceğiz. Bu söz ahlaki bir öğüt değil, siyasal bir zorunluluktur. Çünkü değişmeyen insan, değiştirmek istediği düzenin dilini ve reflekslerini yanında taşır. Kendi içindeki inkârı, üstünlük duygusunu ve resmî tarihten devraldığı kör noktaları çözmeden toplumu dönüştürmeye kalkarsa, çoğu zaman başka bir gelecek değil, eski düzenin başka bir biçimini üretir. Çünkü insan değişebilir. Saul, Saul iken yaptıklarıyla anılır; ama Paul olduğunda başka bir yol açar. Burada önemli olan geçmişi silmek değil, hakikatle karşılaştığında başka bir yola girebilmektir. Yüzleşme, insanı geçmişine mahkûm etmek için değil, aynı hatayı yeniden üretmekten kurtarmak için gereklidir. Bizim aradığımız şey intikam değil dönüşümdür; öç değil onarımdır.

Benim cevabım nettir: Bu şiddetin, inkârın ve eşitsizliğin üzerine kurulan devlet aklına itiraz ediyorum. Ama bu itiraz boşlukta bir reddiye değildir; yeni bir toplumsal sözleşme talebidir. Bu sözleşme, geçmişi unutma sözleşmesi olamaz. Geçmişin inkâr edilmediği, acıların hiyerarşiye sokulmadığı, her halkın yasının tanındığı, herkesin eşit yurttaşlık temelinde kendisi olarak var olabildiği bir sözleşme olmalıdır. Biz Türk, Kürt, Ermeni, Arap, Rum, Süryani; kendisini hangi kimlikle, hangi inançla, hangi dille, hangi kültürle tanımlarsa tanımlasın, aynı yurdun insanlarıyız. Bu ülkede hiçbir halk diğerinin misafiri değildir. Hiçbir dil, hiçbir inanç, hiçbir kimlik devletin lütfuyla var olmaz. Biz birbirimize tahammül ederek değil, birbirimizi eşit kabul ederek yaşayabiliriz.

Artık yalnızca ne istediğimizi söylemek yetmez; nasıl bir siyaset kuracağımızı da açıkça ortaya koymak zorundayız. Bu siyaset, devletin tarihsel olarak ürettiği dışlama, inkâr ve tekleştirme kodlarını yeniden üretmeyecek; tersine, bu kodları çözen ve aşan bir nitelik taşıyacaktır. Hakikati bastıran değil açığa çıkaran, toplumu denetleyen değil topluma dayanan, gücü merkezde biriktiren değil toplumsallaştıran bir siyasal hat gereklidir. Bu siyaset tek bir alana indirgenemez: Parlamentoyu bütünüyle reddeden yaklaşım da, onu tek meşru alan haline getiren anlayış da yetersizdir; sokak mücadelesini tek başına yeterli görmek de, onu bütünüyle dışlamak da gerçekçi değildir.

Bizim meselemiz yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir. Asıl mesele, bu ülkede siyaset yapma biçiminin köklü biçimde değişmesidir. Çünkü siyaset değişmeden iktidarın değişmesi, çoğu zaman aynı aklın farklı biçimlerde devam etmesinden başka sonuç üretmez. Bu kolay bir süreç değildir. Tarih, reform vaatlerinin otoriterleşmeye evrildiği örneklerle doludur. Bu nedenle her zaman kendimizi kendimize karşı da korumalıyız. Ya bizim güzel diye kurduğumuz gelecek, bir gün karşı çıktığımız eski düzeni aratır hale gelirse? Gerçek demokratik siyaset, yalnız rakibin iktidarını sınırlamak değil, kendi iktidar arzumuzu da denetleyebilmekle mümkündür.

Biz demokratik siyaseti terk etmeyeceğiz. En dar alanda bile nefes almayı mümkün kılan her imkânı büyütmeye çalışacağız. Barış ihtimalini küçümsemeyecek, ama onu eleştirel bir bilinçle değerlendireceğiz. Hakikatten vazgeçmeden, eşitlikten ödün vermeden, çoğul bir toplum fikrini savunarak siyaset yapmayı sürdüreceğiz. Sonuç olarak mesele yalnızca geçmişle yüzleşmek değil, o geçmişin ürettiği siyasal ve zihinsel yapıyı değiştirmektir. Bu değişim, eşit yurttaşlık temelinde, çoğulculuğu esas alan, hak ve özgürlükleri kurucu ilke haline getiren yeni bir toplumsal sözleşmeyle mümkün olabilir. Bu bir temenni değil, açık bir siyasal tercihtir.

Notlar:
1) Şükrü Kaya alıntısı için: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 4, İçtima 3, Cilt 2, 1934 İskân Kanunu görüşmeleri; ayrıca bkz. “Süryanicenin son 100 yıllık kırılgan serüveni”, bianet, 24 Şubat 2023.

HABER MERKEZİ

İlgili Haberler

Eski AKP’li başkan bacağından vuruldu
Gündem

Eski AKP’li başkan bacağından vuruldu

24 Nisan 2026
Hakkari-Van yolu açılmadı: Halk sırtına aldığı valiz ve çantalarla yürüdü
Gündem

Hakkari-Van yolu açılmadı: Halk sırtına aldığı valiz ve çantalarla yürüdü

24 Nisan 2026
İran’dan sert uyarı: ‘Petrol tesislerimize saldırı olursa Suudi Arabistan hedef alınacak’
Gündem

İran’dan sert uyarı: ‘Petrol tesislerimize saldırı olursa Suudi Arabistan hedef alınacak’

24 Nisan 2026
Erakçi: Pakistanlı yetkililerle ateşkesi konuştuk
Gündem

Erakçi: Pakistanlı yetkililerle ateşkesi konuştuk

24 Nisan 2026
Gazeteci Oruç ve 19 kişi hakkında tahliye kararı
Gündem

Gazeteci Oruç ve 19 kişi hakkında tahliye kararı

24 Nisan 2026
Mersin’de 1 Mayıs mitingine çağrı
Gündem

Mersin’de 1 Mayıs mitingine çağrı

24 Nisan 2026
Politika'dan Günün Yorumu
Nükleer Tehlike Kapıda
Politika'dan Yorum

Nükleer Tehlike Kapıda

Politika Haber
6 Nisan 2026
Politika'dan Söyleşi
“İsrail ve Türkiye Suriye Topraklarının Yarısını Aralarında Paylaşmış Durumdadırlar”
Politika'dan Söyleşi

“İsrail ve Türkiye Suriye Topraklarının Yarısını Aralarında Paylaşmış Durumdadırlar”

Politika Haber
24 Ocak 2026

EN SON HABERLER

Kuveyt’te sınır karakollarına SİHA saldırısı

Kuveyt’te sınır karakollarına SİHA saldırısı

24 Nisan 2026
Eski AKP’li başkan bacağından vuruldu

Eski AKP’li başkan bacağından vuruldu

24 Nisan 2026
Hapimag işçileri hakları için greve başladı

Hapimag işçileri hakları için greve başladı

24 Nisan 2026
İsmail Duygulu: Bugün 24 Nisan… Bir Garip Oluyor İnsan

İsmail Duygulu: Bugün 24 Nisan… Bir Garip Oluyor İnsan

24 Nisan 2026
Hakkari-Van yolu açılmadı: Halk sırtına aldığı valiz ve çantalarla yürüdü

Hakkari-Van yolu açılmadı: Halk sırtına aldığı valiz ve çantalarla yürüdü

24 Nisan 2026
Erakçi, yurtdışı turuna çıkıyor

Erakçi, yurtdışı turuna çıkıyor

24 Nisan 2026
İran’dan sert uyarı: ‘Petrol tesislerimize saldırı olursa Suudi Arabistan hedef alınacak’

İran’dan sert uyarı: ‘Petrol tesislerimize saldırı olursa Suudi Arabistan hedef alınacak’

24 Nisan 2026
Politika Haber

© Tüm hakları saklıdır
Politika Haber'de yayımlanan yazı, haber, fotoğraf ve videoların her türlü telif hakkı Mustafa Suphi Vakfı'na aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntılanamaz.

Bizi Takip Edin

Kurumsal

Künye

Hakkımızda

Çerez Politikası

Gizlilik Politikası

Kullanım Koşulları

Politika Haber, MA ve SPUTNIK abonesidir.

© 2025 Politika Haber - Büyük İnsanlık İçin Politika!

Sonuç Bulunamadı
View All Result
  • Politika’dan Yorum
  • Politika’dan Söyleşi
  • Gündem
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kadın
  • Gençlik
  • Göçmen
  • Emeklilik
  • Eğitim
  • Doğa
  • Tarih
  • Kültür
  • Sağlık
  • Teknoloji
  • Spor
  • Video Haber
  • Foto-Galeri
  • Tüm Haberler

© 2025 Politika Haber - Büyük İnsanlık İçin Politika!