Türkiye’nin ekonomik tablosunu değerlendiren İktisatçı Mustafa Durmuş, savaşın ve ekonomik kırılganlıkların yükünün temelde emekçi sınıfların sırtına yüklendiğini belirtti. Türkiye’nin finans sermayesi için bir vergi cennetine dönüştüğünün altını çizen Durmuş, ayrıca savaş gerçekliğinin tefeci sermayeyi nasıl beslediğine de dikkat çekti.
Durmuş’un “Savaşın ve krizin faturası emekçilere kesiliyor” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:
Siyasal iktidarın son yıllarda arkasına sığınabildiği (ama toplumun büyük bir kısmı için herhangi bir anlamı olmayan) tek gösterge olan ekonomik büyüme tahmini ile başlayalım.
OECD 2026 yılında Türkiye ekonomisinin ancak yüzde 3,3 büyüyebileceğini öngörüyor. Ancak bu tahmin yapıldığında ABD/İsrail-İran savaşı henüz başlamıştı. Dolayısıyla, bu savaşın yaygınlaşarak sürmesi halinde bu rakamın daha da düşmesi kaçınılmaz olacak. İçerde ise izlenen düşük gelir ve ücret politikaları nedeniyle iç pazara dayalı yüksek bir büyüme sağlayabilmek zor. Yatırımlar cephesinde ise uzunca bir süredir yaprak kımıldamıyor. Hatta tekstil firmaları tesislerini söküp Mısır gibi ülkeler gittiler.
Özetle, Türkiye ekonomisi yıllardır alışkın olduğu yüzde 4-5 aralığındaki ekonomik büyümesinden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Yeni normal artık yüzde 2-3 aralığında sürünen bir büyüme.
Enerji kullanımının GSYH içindeki payı
Türkiye’de petrol ürünleri ve doğal gaz tüketiminin milli gelir içindeki payı yüzde 3. Bu tüketim, ortalama tüketici sepetinin yüzde 7’sini oluşturuyor. Ancak yoksullar ve zenginler açısından önemli bir fark söz konusu: En düşük gelirli yüzde 20’lik nüfusun enerji malları tüketiminin toplam tüketim sepeti içindeki payı yüzde 7,5 iken; en zengin yüzde 20’nin payı bunun yarısı kadar: yüzde 3,5.
Yani savaş nedeniyle artan enerji faturası toplumu eşit ölçüde etkilemiyor. Zenginler bu fiyat artışlarından çok daha az etkilenirken, yoksullar çok daha fazla etkileniyor. Yani gıda yoksulluğunu artık enerji yoksulluğu da izliyor.
Bu nedenle de acilen yoksul ailelere ve düşük gelirli gruplara, enerji sübvansiyonu desteği verilmeli ve/veya enerji fiyatlarına bir üst sınır getirilmelidir.
Cari açık ve dış ticaret açığı:
Türkiye ekonomisinin en yumuşak iki karnından biri cari açık, diğeri ise bütçe açığı. ABD/İsrail-İran savaşının da etkisiyle dış ticaret açığı ve cari açık daha da arttı. Örneğin şubat ayı itibarıyla yıllık olarak dış ticaret açığı 73,2 milyar dolara, cari açık ise 35,4 milyar dolara yükseldi. Aylık olarak 2025 yılı şubat ayında 5,2 milyar dolar olan cari açık bu yılın şubat ayında 2,3 milyar dolar artarak 7,5 milyar dolara çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı bu yılın mart ayında yüzde 66,1’e geriledi. Geçen yıl aynı ayda bu oran yüzde 76,5 idi.
Yani bir süredir iç talebi baskılayarak ihracata yönelmeye çalışan Türkiye kapitalizmi savaş öncesinde de ihracatta sorunlar yaşıyor ve artışı önlenemeyen ithalat yüzünden dış ticaret açığı ve cari açık veriyordu. Bu durum savaş ile birlikte daha da kötüleşiyor. Zira ülkenin en büyük pazarı olan Avrupa ekonomisi, savaşın da etkisiyle büyük ölçüde durgunluğa girdi.
Rezervler
Açığın finansmanı ve döviz kurunun baskılanması için şubat ayında toplamda 24,2 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervi kullanıldı. Yani rezervler 24,2 milyar dolar azaldı. Savaş döviz rezervlerindeki azalmayı daha da artırdı. Döviz rezervleri 10 Nisan 2026’da 56,3 milyar dolar iken, iki haftada (24 Nisan) 3 milyar dolara yakın azalarak 53,2 milyar dolara geriledi. Takas hariç net döviz rezervleri 30 milyar dolara kadar geriledi. Yani ağır toplumsal faturalar ödenerek biriktirilen rezervler, savaşın sürmesi halinde daha da azalacak ve bu da ülkeyi bir döviz krizi riski ile karşı karşıya bırakabilecektir.
Bütçe gerçekleşmeleri
Bütçe açığı artmaya devam ediyor. Faiz ödemeleri ise bütçe açığının iki katından fazla. Öyle ki bu yılın mart ayında merkezi Yönetim Bütçesi açığı 230 milyar TL, üç aylık (Ocak-Mart) açık ise 420 milyar TL oldu. Bu üç ayda ödenen faizin 876 milyar TL olması, yani faiz ödemelerinin açığın iki katından fazla olması başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin asıl olarak tefeci sermaye için kullanıldığını ortaya koyuyor. Savaşın sürmesi halinde faiz oranlarının daha da yükseleceği gerçeği, savaşın tefeci sermayeye hizmet ettiğini gösteriyor.
Diğer yandan siyasal iktidar mali disiplini sağlama gerekçesiyle, vergilere yükleniyor. Öyle ki bu yılın ilk üç ayında vergi gelirlerinde yüzde 24,3’lük bir artış sağlandı. Oysa bu ilk üç aydaki resmi enflasyon toplam yüzde 10,3. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun 2,5 katına yakın artırarak, halktan gereğinden fazla vergi alıyor.
Finans sermayesi için vergi cennetine dönüşen ülke
Halkın vergi yükünü artırırken, Meclis’e gelen bir kanun teklifi ile iktidar İstanbul Finans Merkezi’nde (İFM) faaliyet gösteren şirketlere 20 yıllık vergi muafiyeti getiriyor.
5 Mayıs 2026 tarihinde TBMM gündemine giren ve Komisyon’da kabul edilen “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi,” ihracattan varlık barışına, İFM teşviklerinden vergi borcu yapılandırmasına uzanan geniş bir yelpazede köklü değişiklikler öneriyor:
– Yeni bir “varlık barışı” geliyor. Yani yurt içinde ya da yurt dışında kayıt dışı kalan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının ekonomiye kazandırılması amacıyla yeni bir varlık barışı düzenlemesi planlanıyor. Burada, vergide temel oran yüzde 5 olarak kabul edilmekle birlikte, devlet iç borçlanma senetleri veya kira sertifikalarında tutulacak varlıklar için bulundurma süresine göre indirimli oranlar uygulanacak. Herhangi bir taahhüt yoksa yüzde 5, en az 5 yıl taahhüt varsa hiç vergi alınmayacak. Aradaki süreler için vergi oranları yüzde 1 ila yüzde 4 arasında değişiyor.
– Kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indiriliyor: Sanayi sicil belgesini haiz ve fiilen üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar ile zirai üretim faaliyetiyle iştigal eden kurumların münhasıran bu üretim faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlarına kurumlar vergisi oranının yüzde 12,5 olarak uygulanması öngörüldü.
– Türkiye’ye yerleşenler için gelir vergisi istisnası getiriliyor: Son üç takvim yılında Türkiye’de yerleşik sayılmayan ve vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler, Türkiye’ye taşındıktan sonra yurt dışında elde ettikleri kazanç ve iratlar için 20 yıl boyunca gelir vergisinden muaf tutulacak. Bu istisnadan yararlananlar için söz konusu süre içinde gerçekleşen veraset yoluyla mal intikal vergisi oranı ise yüzde 1 olarak uygulanacak.
İstanbul Finans Merkezi’nde (İFM) faaliyet gösteren kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri güçlü biçimde artırılıyor bu kanunla vergi indirimi oranları artıyor: İFM içindeki kuruluşlar- transit ticaret kazancında yüzde 50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşlar- transit ticaret kazancında yüzde 0 olan vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor. Ayrıca, transit ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da indirilebilecek. Bu düzenleme, ilgili kuruluşlar açısından kurumlar vergisi yükünü sıfıra yaklaştırabilecek.
– İFM’ de finansal hizmet ihracatı yapan kurumlara uygulanan yüzde 100 kurumlar vergisi indirimi, 2031’de sona erecekken, bu süre 2047 yılına kadar uzatılıyor. Katılımcı finansal kuruluşların finansal faaliyet harçlarından muafiyet süresi ise 5 yıldan 20 yıla çıkarılıyor.
– İstanbul Finans Merkezi Kanunu kapsamında, halihazırda yalnızca finansal kuruluşlara tanınan ve yurt dışı tecrübeye bağlı olarak (nitelikli personele sağlanan); yüzde 60 ve yüzde 80 oranında uygulanan gelir vergisi istisnasının kapsamı genişletiliyor ve söz konusu teşvikten İFM’ de faaliyet gösteren tüm katılımcıların yararlanabilmesi amaçlanıyor.
– Vergi borçlarında taksit süresi ve limiti genişliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor.
HABER MERKEİZ


















