Ekim’i yeniden düşünmek
Ekim Devrimi, yaşandığı dönemin çok ötesine geçen tarihsel bir deneyimdir. Her kuşak, kendi sorunlarından ve mücadelelerinden yola çıkarak bu deneyimi yeniden değerlendirir. Devrimin 109. yılında da dünya çapında güç kazanan otoriter ve aşırı sağcı hareketler, derinleşen ekonomik ve ekolojik krizler, yeni toplumsal mücadeleler ve solun yaşadığı yön arayışı, Ekim’i yeniden tartışmayı gerekli kılıyor. Bu yazının amacı, geleneksel ve yenilikçi solun başlıca yaklaşımlarını karşılaştırmak; kesin bir hüküm vermekten çok, iki çizginin teorik ikilemlerini görünür kılmaktır.
Yeni arşiv çalışmaları ve tarih yazımındaki değişimler, Ekim Devrimi’ni yalnızca liderlerin kararlarıyla açıklayan yorumların ötesine geçmemize imkân veriyor. Devrimi ne yalnızca Bolşeviklerin “tepeden inme darbesi” ne de kendiliğinden patlayan, kaçınılmaz bir halk hareketi olarak görmek yeterlidir. İşçi ve asker Sovyetleri, köylülerin talepleri, kadınların mücadelesi ve taşradaki yerel dinamikler, devrimin çok katmanlı niteliğini ortaya koyuyor.
Bugünün koşulları da bu tarihsel deneyime yeni sorular yöneltiyor. 1917’nin fabrika merkezli işçi sınıfı, günümüzde güvencesiz hizmet işçilerini, prekaryayı ve dijital emekçileri de içeren daha parçalı bir emek dünyasına dönüştü. Üretimin dijitalleşmesi ve yapay zekâ, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin bugün ne anlama geldiğini yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Feminist mücadeleler, ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkı ve sömürgecilik karşıtı hareketler de Ekim’in özgürleşme ve eşitlik iddialarını yeni bir çerçevede tartışmaya açıyor.
Bu nedenle Ekim’i ya kutsallaştıran ya da bütünüyle mahkûm eden Soğuk Savaş kalıplarıyla yetinemeyiz. Devrimin açtığı imkânları, bürokratikleşme ve otoriterleşme süreçlerini, özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilimi birlikte ele almak gerekir. Ekim, bugünün soluna hazır bir model sunmaktan çok, radikal dönüşümün imkânları ve riskleri üzerine düşünmek için tarihsel bir laboratuvar niteliği taşıyor.
Radikal kopuş, olay ve parti tartışması
Slavoj Žižek, Alain Badiou ve Jodi Dean gibi çağdaş düşünürler, Ekim Devrimi’ni geçmişte kalmış bir başarı ya da başarısızlık olarak değil, bugünün siyasetini sorgulayan bir deneyim olarak ele alıyorlar.
Žižek’e göre Lenin’in 1917’deki siyasal tutumu, “Rusya sosyalizme hazır değil” biçimindeki katı yorumlara karşı tarihsel bir müdahaleydi. Lenin, koşulların kendiliğinden olgunlaşmasını beklemek yerine, ortaya çıkan siyasal boşluğu ve emekçilerin eyleme geçme imkânını gördü. Žižek, bu yaklaşımın aynen tekrarlanmasını değil, liberal düzen içinde reform arayışına sıkışmış solun radikal bir kopuş ihtimalini yeniden düşünmesini savunur. Ekim’i, siyasal irade ve riskin tarihin yönünü değiştirebildiğini gösteren bir karar anı olarak yorumlar.
Badiou ise Ekim’i, mevcut düzenin kurallarıyla açıklanamayan ve yeni imkânlar açan bir “olay” olarak değerlendirir. Ona göre Sovyetler Birliği’nin sonraki bürokratikleşmesi, 1917’de ortaya çıkan özgürleşme ufkunu ortadan kaldırmaz. Asıl mesele, bu deneyimin açığa çıkardığı komünist eşitlik fikrine bağlı kalırken, onu yeni koşullarda farklı biçimlerde hayata geçirebilmektir.
Jodi Dean’in vurgusu örgütlenme ve kolektif irade üzerinedir. Occupy, Gezi ve Sarı Yelekliler gibi hareketler geniş kitleleri harekete geçirmiş, ancak çoğu zaman kalıcı siyasal yapılar kurmakta zorlanmıştır. Dean, Bolşevik parti deneyimini kendiliğinden öfkeyi ortak bir siyasal iradeye dönüştürme kapasitesi açısından önemser. Günümüz solunun yalnızca yatay ağlara ve anlık seferberliklere dayanamayacağını, süreklilik sağlayan örgütlenmelere ihtiyaç duyduğunu savunur.
Bu yaklaşımların ortak noktası, Ekim’i kapitalizmin alternatifsiz olduğu iddiasına karşı radikal bir imkân olarak görmeleridir. Ancak bu yorumlar, devrimci iradeyi ve parti biçimini öne çıkarırken demokratik denetim, çoğulculuk ve iktidarın nasıl kullanılacağı sorularına yeterince somut yanıt vermemekle eleştiriliyor.
Yenilikçi solun ve yatay hareketlerin itirazları
Yenilikçi Marksist ve demokratik sol eleştirmenler, Žižek ve Badiou’nun devrim fikrini zaman zaman aşırı soyutlaştırdığını savunur. “Olay”, “kopuş” ve “karar” gibi kavramlar siyasal değişimin önemini anlatabilir; ancak devrim sonrasında ekonominin, kamu hizmetlerinin ve gündelik hayatın nasıl örgütleneceği sorularını tek başına yanıtlamaz. Sendikal mücadeleler, yerel yönetimler ve reform kazanımları da toplumsal güç ilişkilerini değiştirebilir. Bunları yalnızca “sistem içi” diye küçümsemek, geniş kesimlerle bağ kurma olanağını daraltır.
Bir başka temel tartışma, 1917 ile sonraki otoriterleşme arasındaki ilişkidir. Ekim’in ilk yıllarını Stalinizm’den bütünüyle koparmak, tek parti yönetimi ve muhalefetin sınırlandırılması gibi uygulamaların bürokratikleşmeye zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu yanıtsız bırakabilir. Öte yandan, sonraki gelişmeleri başlangıçtan itibaren kaçınılmaz saymak da devrim koşullarını, iç savaşı ve uluslararası kuşatmayı hesaba katmayan indirgemeci bir yorum olur. Tarihsel deneyimin ciddiye alınması, hem başlangıçtaki demokratik imkânların hem de giderek daralan özgürlük alanlarının birlikte incelenmesini gerektirir.
Yatay hareketleri savunan otonomist, anarşist ve feminist çevreler, disiplinli ve dikey parti modelinin günümüzün çoğulcu toplumsal yapısını temsil edemeyeceğini ileri sürüyor. Bugünkü muhalefet; güvencesiz çalışanları, öğrencileri, kadınları, ekolojistleri ve farklı kimliklerden toplulukları kapsayan heterojen bir alan. Tek merkezden yönetilen bir yapı bu çeşitliliği bastırabilir. Ayrıca öncü bir kadronun kitleler adına karar vermesi, halkın kendi kaderini belirleme hakkını zayıflatabilir.
John Holloway gibi düşünürlerin “iktidarı almadan dünyayı değiştirmek” yaklaşımı, devlet aygıtının doğası gereği bürokratik ve baskıcı olduğunu öne sürer. Bu çizgi, yerel ve özerk özgürlük alanları yaratmayı, devlet iktidarını ele geçirmeye öncelik veren stratejilerin karşısına koyar. Bu itiraz, tabandan gelen yaratıcılığı ve doğrudan demokrasiyi koruma bakımından önemlidir. Bununla birlikte, mevcut devlet ve sermaye güçleriyle nasıl baş edileceği ve toplumsal ölçekte eşitlikçi kurumların nasıl kurulacağı sorularını da gündeme getirir.
Özgürlükçü sosyalistlerin Ekim eleştirisi
Konsey komünistleri, anarşistler ve demokratik sosyalistler, Ekim’i halkın büyük bir devrimci atılımı olarak selamlarken Bolşevik yönetimin zamanla bu enerjiyi merkezî devlet ve parti aygıtına bağlamasını eleştirir. Anton Pannekoek ve Karl Korsch gibi konsey komünistlerine göre devrimin en özgün gücü, işçilerin kendi örgütleri olan sovyetlerdi. “Bütün iktidar sovyetlere” çağrısının ardından bu konseylerin yetkilerinin parti ve devlet merkezinde toplanması, işçi öz yönetiminin daralmasına yol açtı. Bu eleştiri içinden bazı düşünürler Sovyet sistemini sosyalizm değil, devlet eliyle örgütlenmiş bir kapitalizm olarak tanımladı.
Rosa Luxemburg, 1918’de kaleme aldığı Rus Devrimi broşüründe Ekim’i desteklemekle birlikte, kurucu meclisin dağıtılması ve siyasal özgürlüklerin kısıtlanması konusunda Bolşevik yönetimi eleştirdi. Luxemburg’a göre kamusal yaşamın ve farklı görüşlerin serbestçe örgütlenmesinin ortadan kalkması, bürokrasinin toplum üzerindeki hâkimiyetini güçlendirir. Sosyalizmin işçi sınıfının etkin katılımına dayanması gerektiğini vurgulayan bu yaklaşım, demokratik özgürlüklerin sosyalist dönüşümün ayrılmaz parçası olduğunu hatırlatır.
Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi anarşistler de devrimin ilk döneminde Bolşeviklerle birlikte mücadele etmiş, daha sonra muhalif sosyalistlerin bastırılmasına ve Çeka’nın kurulmasına karşı çıkmışlardır. 1921’de Kronstadt’ta “Bolşevik partisiz sovyetler” ve daha serbest seçimler talebiyle ayaklanan denizcilerin Kızıl Ordu tarafından bastırılması, bu çevreler için devrimin otoriterleşmesini simgeleyen bir kırılma noktasıdır.
Bu geleneklerden çıkarılan temel ders, özgürlük ile sosyalizmin birbirinden ayrılamayacağıdır. Devletin ve partinin merkezîleştirilmesi, işçilerin ve halkın karar süreçlerinden uzaklaştırılmasıyla sonuçlanabilir; bürokrasi yeni bir ayrıcalıklı tabakaya dönüşebilir. Geleceğin sosyalizmi bu nedenle yerel meclisler, kooperatifler, sendikalar, yatay ağlar ve doğrudan demokrasi mekanizmalarıyla desteklenmelidir. Amaç ile araç arasındaki uyum da belirleyicidir: özgür bir toplum, baskıcı ve hiyerarşik yöntemlerle kurulamaz.
Buna karşın özgürlükçü sosyalistler Ekim’in ilk yıllarındaki toplumsal yaratıcılığı ve kitlelerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma arzusunu tümüyle reddetmez. Sovyetler, temsilcilerin geri çağrılabildiği taban örgütlenmeleri olarak, burjuva parlamentarizminin sınırlarını aşma iddiası taşıyordu. Bu deneyim, işçilerin ve köylülerin üretim ve yönetim üzerinde doğrudan söz sahibi olabileceği fikrini somutlaştırdı. Tartışma, bu demokratik potansiyelin neden korunamadığı ve gelecekte nasıl korunabileceği üzerinde yoğunlaşmalıdır.
Türkiye’deki tartışma ve tarihsel miras
Türkiye solunda da Ekim’e ilişkin iki yaklaşım arasındaki mesafe belirgindir. Marksist Tutum dergisinden Ahmet Şahin’in, Ö. Laçiner’in Ekim Devrimi’ne yönelik eleştirisine cevabı bu ayrımı yansıtır. Şahin’in aktardığına göre Laçiner, Sovyetler Birliği’nin sorunlarını yalnızca sonraki çöküş sürecinde başlamış bir sapma olarak değil, Ekim’in başlangıçta hedeflediği ilkelerin kendisinde görür; eşitlikçi toplum idealini de temel bir hata olarak değerlendirir. Şahin ise bu yaklaşımın Ekim’i ezilenler için bir ilham kaynağı olmaktan çıkardığını savunur.
Bir kesimin Ekim’i bütün sonuçlarıyla sahiplenmesi, diğer kesimin ise onu baştan itibaren bir felaketin kaynağı sayması, tarihsel deneyimden bugünün sorunlarına yönelik ortak dersler çıkarılmasını zorlaştırıyor. Oysa eleştirel bir değerlendirme, devrimin eşitlik ve özgürleşme iddialarını da, bu iddialarla çelişen uygulamaları da tartışmaya açmalıdır.
Ekim’in ilk yılları, toplumsal ve kültürel dönüşüm bakımından önemli adımların atıldığı bir dönemdi. Toprak düzeninin değiştirilmesi, kadınların hukuki ve toplumsal konumunun güçlendirilmesi, boşanma ve aile hukukunda yapılan düzenlemeler, kamusal eğitim ve okuryazarlık kampanyaları bunlar arasındaydı. Sanat ve mimarideki avangart akımlar, kültürü sarayların ve seçkinlerin alanından çıkarıp toplumsallaştırma arayışını yansıttı. Bu gelişmelerin bir bölümü devrimden önce başlayan süreçlerin devamı, bir bölümü ise devrim sonrasındaki düzenlemelerdi; ortak yönleri eski toplumsal hiyerarşileri dönüştürme iddiasıydı.
Bolşevik yönetimin Çarlık arşivlerindeki gizli anlaşmaları açıklaması ve ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunması da sömürge halkları üzerinde güçlü bir etki yarattı. Bu yaklaşım, Asya ve Afrika’daki bağımsızlık mücadelelerine ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı dâhil çeşitli anti-emperyalist hareketlere esin verdi. Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilme kararı ise milyonlarca insanın yaşamına mal olan savaşa karşı barış talebinin siyasal ifadesiydi.
Bugüne kalan soru
Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi, yalnızca iktidarın el değiştirmesinde değil, sıradan insanların toplumsal düzeni değiştirebilecekleri inancını ve deneyimini ortaya çıkarmasındadır. Aynı tarih, bu enerjinin merkezî iktidar altında nasıl daralabildiğini de gösterir. Dolayısıyla bugünün solu açısından mesele, 1917 modelini aynen tekrarlamak ya da onu bütünüyle reddetmek değildir. Mesele; eşitlikçi ve anti-kapitalist dönüşümün nasıl örgütleneceğini, kolektif iradenin nasıl kurulacağını ve iktidarın halk tarafından nasıl denetleneceğini birlikte düşünmektir.
Kapitalizmin krizlerine karşı gerçek bir alternatif, örgütlü ve kalıcı bir siyasal güç gerektirir. Bu güç, toplumun çoğulluğunu ve demokratik katılımı bastırmadan ortak hedefler kurabilmelidir. Ekim’in bıraktığı miras, bu çelişkiyi çözülmüş gibi sunmaz; tersine, devrimci değişim ile özgürlük, örgütlenme ile öz yönetim arasındaki gerilimi bugüne taşır. Onu canlı tutacak olan da bu mirası hem sahiplenmek hem eleştirel biçimde yeniden düşünmektir.













