12 Eylül darbesi, Türkiye komünist ve sosyalist hareketinin bütün farklı bölüklerinin ağır yenilgisiyle sonuçlandı. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin, ileride yeniden sosyalizme geçileceği iddiasıyla, kapitalizme geçmesi bu yenilgiyi katmerleştirdi. Elde, o güne kadar kimimizin SBKP’den, kimimizin ÇKP’den, kimimizin Arnavutluk Emek Partisi’nden, kimimizin ise Hindistan’ın bir eyaletinde mücadele eden Çaru Mazumdar’ın hareketinden kopyaladığı programlar kaldı; bu programların sahipleri de tıpkı bizim gibi yenilgiye uğradı.
Ama şöyle bir şey de oldu: Şu anda dünyanın her yerindeki komünist partiler gibi bizler de eski programlarımızın orasını burasını değiştirip kendi dışımızdaki herkesi “Marksizm dışı” ilan etmeye başladık. Kendisi de yenilmiş bir partinin herkesi “Marksizm dışı” ilan etmesiyle bu yenilgiden çıkış yolunu tıkadığını, kendini büsbütün tecrit ettiğini anlayamaması artık trajik bir komediye dönüştü.
Bu durumdan bir an evvel çıkmak şarttır.
Geçmişteki tüm programlar, kimi bakımlardan yaşanan somut tarihsel dönemde elbette doğrulanmıştır. Diğerleri bir yana, hem SBKP ve onun takipçilerinin hem de ÇKP ve onun takipçilerinin programları şu ya da bu ölçüde kendi zamanlarında doğrulanmıştır. Hepsinin üye olduğu Komintern programının Hitler faşizmini yendiğini, emperyalist sömürge sistemine son verdiğini ve Dünya Sosyalist Sistemi’ne yol açtığını unutmak olmaz.
Nedenlerini hâlâ tartışıyor olsak da sonuçta tarihin son aşamasında ortada topyekûn bir yenilgi olduğu kesindir. Bu tarihî tecrübeden hareket ederek bütün devrimci güçlerin yeni bir program ve strateji inşa etmek zorunda olduğu da açık bir gerçektir. Yenilgiye uğrayan programlarla zafere yürünmez.
Yeni program nasıl yazılır?
Elde bilimsel bir teori olmalıdır. Bu teori Marksizm’dir. Biz bugün de bu teorinin Marksizm-Leninizm olduğunu söylemekteyiz. Kimileri Marksizm’i başka takılarla ifade etmektedir. Bu teori Marksizm’dir ama yazılı Marksizm külliyatı değildir. O külliyat, Marksist teori ışığında, o kitapların yazıldığı tarihsel somut şartların ve geçmişteki ve sürmekte olan devrimci pratiğin bilimsel analizi neticesinde yazılmıştır. Hepsinin konusu, o tarihsel şartlarda var olan somut sorunlardır.
Marksist teori nedir? Diyalektik yöntem ve bilimsel materyalizmdir. 19. yüzyıl kapitalizmini analiz eden Kapital de, 20. yüzyıl emperyalizmini analiz eden “Emperyalizm: Kapitalizmin Son Aşaması” adlı kitap da işte bu teori temelinde yazılmıştır.
Hiç kuşkusuz her iki kitap da bugünkü kapitalizmin ana hareket kanunlarını büyük ölçüde bugün de geçerli olarak ifade etmektedir. Artı değer ve azami kâr bugün de emperyalist kapitalizmin ana hareket kanunlarıdır.
Ancak bu hareket kanunları bugün de işlemekte olmakla birlikte, bu kanunların işleyişinin verdiği sonuçlar günümüzde değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklikleri tümüyle göstermek benim boyumu aşar. Bunun için en az yeni bir Kapital ya da yeni bir Emperyalizm kitabı yazmak gerekir ki bu benim yapacağım bir şey değildir.
Ama elimizde, teorisyenlerimizin elinde yeni kitaplar yazabilecekleri Marksist teori, yani diyalektik yöntem ve bilimsel materyalist dünya görüşü bugün de vardır.
İşte yeni program; diyalektik yöntem ve materyalist bilimsel düşünceyle bugünü analiz ederek ve tarihsel devrimci pratiğin tecrübelerini inceleyerek yazılacaktır.
Marksist ekonomi politik ve Marksist tarihsel materyalizm, yani sosyoloji; bilimsel sosyalizm, yani devrimci strateji ve taktik, yeni tarihsel koşulların analiziyle yeniden yazılmayı beklemektedir.
Ne var ki yeni program masa başında yazılamaz. Devrimci pratiğin her adımının genelleştirilmesiyle yazılır. Her adımda yazılanların doğrulanması sonucunda evrensel çapta herkesi birleştirecek program ortaya çıkacaktır. 1848’de başlayan devrimci süreç Komünist Manifesto’yu, yani komünist programı, doğurmuştur. Ekim Devrimi Komintern programını yazmıştır. Şimdi her birimizin —programları demeyeceğim— program hipotezleri devrimci pratiğin sınavından geçerek ya doğrulanacak ya da yalanlanacaktır.
Ortada doğrulanmayan programlar var olduğuna göre komünistlerin tek bir program etrafında birliği bugün için gerçekçi bir hedef değildir.
O hâlde bugün program etrafında, ülke içinde ve dünya çapında, komünistlerin birliğine nasıl yürünecektir?
Birincisi, sanki Komintern döneminde yaşıyormuşuz gibi Komintern programından “sapanlara” karşı yıkıcı ideolojik savaş yapmak bugün geçerli olamaz. “Ara dönemdeyiz.” O hâlde (sahteciler dışında) “komünistim” ya da “Marksistim” diyenler arasında ideolojik savaş açısından “ateşkes” ilan edilmeli, tartışmalar eleştirel diyalog yoluyla yapılmalıdır. Kimse kimseyi “aforoz” etmemelidir. Buna karşılık özellikle TKP, kendi görüşlerini sürekli geliştirmeli; geliştirdiği her görüşte ise liberal eğilimlere kapılmadan ısrarcı olmalıdır.
İkincisi, devrimci partinin bir “tartışma kulübü” olmadığı unutulmamalıdır. O nedenle ortak bir programda birleşerek yol yürümenin mümkün olmadığı bu “ara dönemde” tüm devrimci güçlerin birlikte devrimci sürece katılmasını sağlayacak bir “devrimci eylem programı”nda birlik sağlanmalıdır. Devrimci eylem programı, stratejik hedefe ulaşmak için bugün atılacak ilk adımın programıdır.
Üçüncüsü, biz mücadelenin sıfır noktasından başlamıyoruz. Önümüzde yürüyen bir devrimci mücadele süreci var. O hâlde “devrimci eylem programı” bu var olan mücadeleyi hiçe sayamaz. Yepyeni bir devrimci süreci başlatmak gibi iradeci, sübjektivist, idealist ve var olan mücadeleyi bölücü bir eylem programı olamaz.
O hâlde bu eylem programı, var olan devrimci mücadeleyi Marksist teorinin ışığında somut olarak analiz etmelidir. Benim görüşüme göre şu andaki devrimci mücadelenin toplumsal öncüsü Kürdistan emekçi halkıdır; onun politik öncüsü Öcalan’ın liderliğindeki Hareket’tir. Bu mücadele bugünkü aşamada “demokratik entegrasyon” yoluyla Kürt sorununu çözme ve demokrasinin önünü açma hedefine yönelmiştir. İşte bu hedefe yönelik program, gerçekte tüm devrimcilerin ve doğal olarak komünistlerin de etrafında birleşebileceği bir “eylem programı”dır.
Komünistler bu eylem programını kendi eylem programlarına dönüştürebilirler ve bu eylem programını, kendi ana programlarında benimsedikleri işçi sınıfı ve emekçilerin devrim ve sosyalizm hedefiyle organik olarak bağlayabilirler. Çünkü komünistlerin şu andaki devrimci mücadelenin ana güçlerinin çıkarlarından başka çıkarları yoktur; onların görevi, var olan devrimci mücadeleyi sosyalizm hedefine, kitlelerin öz deneyimleri temelinde yöneltmekten ibarettir.
Yazıyı sonlandırmadan önce Öcalan’a ve Hareket’e yaklaşım hakkında birkaç söz söylemeliyim.
Öcalan, 1970’lerin ortasında PKK’yi, yani Kürdistan İşçi Partisi’ni Marksist-Leninist bir parti olarak kurdu ve anti-Sovyet gruplardan farklı olarak SBKP’nin çizgisiyle uyumlu bir çizgiye yerleştirdi. Bizim partimiz TKP, o dönemde (tarihimizdeki saptamaya rağmen) Kürdistan’ın sömürge olduğu tezini fiilen kabul etmiyordu. Aynı zamanda Kürt komünistlerinin “ayrı” örgütlenmesine ve “iki devrim” tezine karşı çıkıyordu. Ama daha da önemlisi, PKK’yi devletle irtibatlı, sözde Marksist-Leninist ama gerçekte antikomünist bir örgüt olarak tanımlıyordu. O nedenle partimiz, Kürt sorununda daha sonra hepsi de başarısızlığa uğrayan PKK dışındaki Kürt gruplarıyla ittifak görüşündeydi. Hiç kuşkusuz o dönemde TKP, programımızdaki zayıflıkları zamanla gidermiş, ulusların kendi kaderini tayin hakkını ayrılma hakkı olarak kabul etmiştir.
Görüldüğü gibi Öcalan’a ve PKK’ye yaklaşımımız tümüyle yanlış çıkmıştır. TKP, 1970’lerde devrimci sürecin merkezinin metropollerden Kürdistan’a kaydığını görememiştir.
Bu özetten hareketle, kimi sosyalistlerin PKK’yi “ulusal kurtuluş hareketinin” partisi gibi görmesini komünistler kabul etmemelidir. Kürt özgürlük hareketi “biçim” bakımından ulusal, “sosyolojik” bakımdan sınıfsal, “amaç” bakımından sosyalist bir harekettir. Ve bizden farklı olarak ülkemizde yenilmeyen biricik harekettir.
Şu anda hepimiz, kimi bakımlardan birbirinden farklı teorik gerekçelerle, farklı programatik yaklaşımlara sahibiz. Güç bakımından değil, ideolojik bakımdan eşitlenmiş durumdayız. Birleştiğimiz mutlak nokta Marksizm’in özüdür: Diyalektik yöntem ve materyalist dünya görüşünü kim savunuyorsa, kimin programı bu özü taşıyorsa o Marksist’tir. Tartışmalarımız bu anlamda Marksist olanlarla olmayanlar arasında değil, Marksistler arasındadır. Ben Öcalan’ın, Marksizm’in kimi somut teorik tezlerini eleştirirken kendi benimsediği, kendisine ait tezleri eleştirdiğini düşünmekteyim. Eleştirdiği tezlerin yerine koyduğu yeni tezler, eleştirel diyalog yoluyla tartışılacak tezlerdir.
Ben de Marx’ı ve Lenin’i değil, onların tezlerini nasıl anlamışsam kendi anladıklarımı eleştirmekteyim. Bu aşamada tüm Marksistlerin yapması gereken, Marksizm’den ne anladıklarını ve uygulamada yanlış çıktığı görülen kendi Marksist anlayışlarını dürüst bir özeleştiriyle analiz ederek kendilerini yenilemektir.














