Bir kaç hafta önce maden işçilerinin Ankara sokaklarında hak arama mücadelesi üzerine Politika gazetesi için yazdığım yazıyı, “Çuvaldızı biraz da kendimize batıralım” diyerek bitirmiş ve bizim kuşağın çok sevdiği o ironik şarkı sözüne sığınmıştım: “Sizi uzaktan sevmek aşkların en güzeli.” Madenciler bizi bekliyor, biz ise onları sadece televizyon ekranlarından, sosyal medya hesaplarımızdan izliyorduk. O gün bir arkadaşım sosyal medyada da yayınlanan bu yazımın altına “İzlemeye devam edeceğiz” yazmıştı. Ne acı bir itiraftı.
Bugün geriye dönüp bakıyorum da, o “uzaktan sevme” çemberimiz genişlemekle kalmadı, manzara çok daha ağır, çok daha can yakıcı bir hal aldı. Artık sadece maden işçilerinin eylemini izlemiyoruz. Haftalarca direnen o işçileri, onların sendika liderlerini birer “kahraman” ilan edip arkamıza yaslanıyoruz. Ekranlara bakıyoruz; yerde oturan bir madenci eşinin, kucağındaki küçücük çocuğuyla polis tarafından tekmelendiğini görüyoruz. İçimiz sızlıyor, belki uzaktan ağlıyoruz. Ama günün sonunda biz sadece bakıyoruz, bakıyoruz, bakıyoruz…
Sonra bu seyirciler toplumunun aynasına bakıyorum. Garip bir paradoks var ortada: Kendimiz dışında herkesten ve her şeyden şikayet ediyoruz. Sabah akşam televizyonlarda aynı ekonomi haberleri; TÜİK’in açıkladığı ama sokağın asla inanmadığı enflasyon rakamları, her gün katlanan fiyatlar, yoksulluk ve açlık sınırı… Diğer yanda bitmek bilmeyen siyasi soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar ve yerel iradeyi yok sayan kayyum haberleri. Toplumsal bir çürümenin ortasındayız; her gün en az bir kadın cinayeti, çocuk istismarı, gasp, soygun, dolandırıcılık…
İşin tuhafı, gücü elinde bulunduran hükümet de şikayetçi. Onlara göre hep “bizi çekemeyenler” var. Muhalefetten şikayetçiler, hakkını arayıp grev yapan işçiden şikayetçiler, mizah yapıp insanları güldüren gençlerden şikayetçiler, üç dört çocuk doğurmayan kadınlardan şikayetçiler…
Siyaset sahnesi ise tam bir tiyatro: İktidar cephesi artık kimsenin satın almadığı pembe hayaller ve umutlar satıyor; muhalefet sürekli vaatler dağıtıyor ama sokakta kimsenin buna inanacak mecali kalmamış. Sağcısından solcusuna, dindarından ateistine tüm halk çaresizlik içinde aynı soruyu fısıldıyor: “Ne olacak bizim bu halimiz?” Sonra dönüp Türkiye’deki muhalefetin neden ortak bir güç oluşturamadığını tartışıyoruz. Belki de küçük Türkiye tam da burada, kendi içimizde karşımızda duruyor.
Özellikle solun, sosyalistlerin ve komünistlerin aynaya bakma vakti geldi de geçiyor. Çeyrek asırdır sağ bir iktidar tarafından yönetilen bu ülkede, toplumu örgütlemesi gereken koca bir yapı öylesine atomlarına ayrılmış durumda ki; tek bir partiden dört ayrı tabela partisi çıkabiliyor bu ülkede. Sosyalistler ve Komünistler bu bölünmenin maalesef en çarpıcı örneği. 1920’de kurulan tarihsel TKP’nin mirasçısı ve devamı olduğunu söyleyen, 12 Eylül sonrasında farklı kollara ayrılmış birden fazla komünist parti ve yapı var şu anda ülkede.
Hayatını bu fikre adamış, mezara kadar dürüst kalmış, bu uğurda her türlü bedeli ödemiş namuslu insanları tenzih ederek söylüyorum: Bugünün sol yapıları, sokağın gerçek yangınını unuttu. Memleket açlıkla, yoksullukla, işçi cinayetleriyle kavrulurken; sosyalistler ve komünistler günlerdir köşelerinde oturup Kürt hareketinin barış sürecindeki teorik konumunu tartışmaktan, Kürt siyasetine üstten akıl vermekten memleketin can yakıcı sorunlarına dokunamaz hale geldiler. Kendi aralarındaki o bitmek bilmeyen teorik kavgalar, sokaktaki madencinin baret sesini bastırıyor. Biz birleşmek yerine birbirimize ayar vermeyi seçtik. Bugün hâlâ bunun bedelini ödüyoruz.
Peki, bu koyu karamsarlığın ortasında topluma sahte umutlar pompalamak niye? Umut, pasif bir bekleyiştir; birinin gelip bizi kurtarmasını umarsınız. Oysa bizim bugün sahte umutlara değil, gerçek bir yüzleşmeye ve bambaşka bir şeye ihtiyacımız var:
Cesarete.
Kolaycı aydınlar gibi yukarıdan bir dille “Korkmayın, sokağa çıkın!” diyecek halim yok. Bu halkın neden sustuğunu, neden başını öne eğdiğini çok iyi biliyorum. Bu ülkede adaleti, hukuku, emeği savunmanın bedelini canıyla, özgürlüğüyle, yıllarca demir parmaklıklar ardında kalarak ödeyen insanlar var. İçerdeler… Adalet ve hukuk mekanizmasının bir güvence değil, bir tehdit aracına dönüştüğü bir iklimde halkın korkması bir haksızlık değil, rasyonel bir hayatta kalma refleksidir.
Bu korkuyu anlıyorum. Ama bir gazeteci, bir insan olarak bunu kabullenemiyorum. Ne diyeceğimi bilemediğim, kelimelerin boğazımda düğümlendiği anlar oluyor. Bazen ben de kendimi, sadece kelimelerin arkasına sığınarak yazmak dışında, o hepimizin içine işleyen “öğretilmiş çaresizliğin” sınırları içinde sıkışmış hissediyorum. Kendimle hesaplaşıyorum. Yıllardır yazdık, çizdik; “Örgütlü güç, örgütlü güç…” dedik durduk. Doğruyu söyleyelim: Ben de bıktım bu lafı evirip çevirmekten. Bugün en güçlü, en köklü örgütler dediğimiz o devasa sendikalar nerede? Yoklar işte ortada. Ankara’nın sıcağında baretini taşa vuran işçi, arkasında o koca sendikal yapıların gücünü göremiyorsa, bizim o eski ezberleri tekrarlama lüksümüz bitmiştir.
İşte tam bu çıkmazda, felsefenin ve psikolojinin o büyük aynasına bakmak gerekiyor. Aristoteles cesareti anlatırken korkusuzluktan bahsetmez; ona göre cesaret, “doğru şeyden, doğru zamanda ve doğru amaç için korkup harekete geçmektir.” Biz bugün yanlış şeylerden (konforumuzdan, işimizden) korkup, doğru şeylerden (geleceğimizin, çocuklarımızın yok olmasından) korkmuyoruz. Psikolog Rollo May ise Yaratma Cesareti’nde, cesaretin korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen ilerleyebilme yetisi olduğunu söyler. Siyaset bilimci Hannah Arendt için cesaret, demokrasinin ilk şartıdır; çünkü insan ancak evinin güvenli, özel alanından çıkıp kamusal alana, yani meydana adım attığında, sesini yükseltme cesareti gösterdiğinde özgürleşir. Émile Zola Germinal’de madencilerin o ilk kırılma anını, Maksim Gorki ise Ana’da sinik bir toplumun nasıl yavaş yavaş cesaret kazandığını anlatır. Demek ki bu yaşadıklarımız bu topraklara özgü bir lanet değil; insanlığın ortak sınavı.
“Cesaret” deyince aklımıza hemen o eski, tehlikeli ezber gelmesin. Benim bahsettiğim cesaret, insanları sokağa döküp polisle çatışmaya davet etmek değil. Bu ülkenin insanı zaten yorgun, zaten geçim derdiyle ezilmiş, zaten korkutulmuş. Onlara fildişi kulelerden akıl vermek kolaycılıktır.
Benim kastettiğim cesaret; bir “duruş” cesaretidir. Şikayet etme konforumuzdan vazgeçmektir. İçeride bedel ödeyenleri ya da maden işçilerini kahraman ilan edip, “Onlar bizim yerimize bedel ödüyor” rahatlığına sığınmayı reddetmektir. Gerçek cesaret; hak yiyen güce “hayır” diyebilmek, sistemin bizi yalnızlaştırma politikasına karşı birbirimizin elini tutmaktır. Polisle çatışarak değil; hakkını arayan işçinin, öldürülen kadının, geleceği çalınan gencin sesini yan yana durarak çoğaltmaktır.
Tarih boyunca hiçbir hak altın tepside sunulmadı. Bedel ödemeden hak kazanılmıyor; ve bir toplum için en büyük bedel, ömür boyu haksızlığı sadece bir “seyirci” gibi izlemek zorunda kalmaktır.
Gelin o çuvaldızı bu kez kalbimize batıralım. Ve o eski şarkının sözünü artık tersine çevirelim: Biz bu ülkeyi, bu emeği, bu insanları uzaktan sevmeyi bırakalım. Yakınına gidelim. Çünkü demokrasi, bizim ekranlarda neyi izlediğimizle değil, hayatın içinde nerede durduğumuzla inşa edilir.
Ankara’daki madenciler madenlere, yer altına geri gittiler ve oradan bize o çok basit soruyu sormaya devam ediyorlar: “Biz buradayız, siz neredesiniz?”














