Gazze insanlığı şiddetle sarstı.
Bunu yalnızca Gazze’de yaşanan soykırımının vahşeti nedeniyle söylemiyorum. Gazze, dünyanın farklı yerlerinde yaşayan milyonlarca insanın kendi ülkelerine, kendi hükümetlerine, kendi toplumlarına ve hatta kendi siyasal kabullerine yeniden bakmasına neden oldu.
Hollanda’da yaşayan ve hem Avrupa’yı hem Türkiye’yi izleyen biri olarak son üç yılda en çok dikkatimi çeken değişimlerden biri bu.
Gazze artık yalnızca Ortadoğu’da yaşanan bir savaş değil.
Avrupa’nın sokaklarında, üniversitelerinde, parlamentolarında, kültür ve
sanat dünyasında, siyasal tartışmalarında karşılığı olan büyük bir meseleye dönüştü.
Üstelik bu değişimi yalnızca Filistin’e duyulan sempatiyle açıklamak da mümkün değil.
Gazze, insanları devlet şiddeti, ırkçılık, göçmen düşmanlığı, savaş, otoriterlik ve insan hayatının değeri üzerine yeniden düşünmeye zorladı.
İSRAİL’İN DOKUNULMAZLIĞI AŞINDI
Bence ilk ve en önemli değişim burada.
İsrail’in uzun yıllar boyunca sahip olduğu siyasal ve ahlaki dokunulmazlık ciddi biçimde aşındı.
Bu, İsrail’in artık Batı tarafından desteklenmediği anlamına gelmiyor. ABD’nin ve bazı Avrupa ülkelerinin İsrail’e yönelik siyasi ve askeri desteği sürüyor. İsrail yönetimi ve soykırımı suçlamalarının baş sorumlusu Netanyahu ise bu suçlamaları hala reddediyor.
Fakat Batı toplumlarında başka bir şey oldu.
İsrail hükümetinin Gazze’deki politikalarını savunmak onlar için artık eskisi kadar kolay değil.
Gazze’deki savaşın en önemli sonuçlarından biri yalnızca sahadaki yıkımın boyutu değil, İsrail’in uzun yıllar boyunca Batı kamuoyunda sahip olduğu siyasal ve ahlaki dokunulmazlığın ciddi biçimde aşınması oldu. İsrail devletinin Gazze’de yürüttüğü savaşın “soykırım” olarak nitelenmesi artık yalnızca Filistinli örgütlerin, radikal sol çevrelerin ya da İsrail karşıtı hareketlerin söylemi değil. 2025 yılı boyunca bu kavram, dünyanın önde gelen sanatçıları, yazarları, akademisyenleri, insan hakları kuruluşları ve Avrupalı siyasetçileri tarafından açıkça kullanılmaya başlandı.
Bu değişimin kültürel alandaki çarpıcı örneklerinden biri, 2025’te sinema dünyasında ortaya çıkan Film Workers for Palestine girişimiydi. Aralarında Mark Ruffalo, Olivia Colman, Tilda Swinton, Javier Bardem, Joaquin Phoenix, Emma Stone, Riz Ahmed, Ayo Edebiri ve Josh O’Connor gibi tanınmış isimlerin bulunduğu binlerce sinema çalışanı, İsrail’in Gazze’deki eylemlerini “genocide and apartheid” kavramlarıyla ilişkilendiren bir boykot çağrısına imza attı. Girişimin kendi sitesinde imzacı sayısı bugün 8.000’in üzerine çıkmış durumda. (Film Workers for Palestine)
Javier Bardem ise Eylül 2025’te Emmy töreninde bunu kişisel olarak da son derece açık bir biçimde ifade etti: “Here I am today, denouncing the genocide in Gaza.” Bardem, sözlerinin hemen ardından International Association of Genocide Scholars’ın değerlendirmesine atıfta bulundu.
Jennifer Lawrence da aynı dönemde Gazze’de yaşananlar için hiçbir dolambaçlı ifadeye başvurmadan, “What’s happening is no less than a genocide” dedi. (The Guardian)
Edebiyat dünyasında da benzer bir kopuş yaşandı. Zadie Smith, Ian McEwan, Hanif Kureishi, Jeanette Winterson, Brian Eno ve Elif Shafak’ın da aralarında bulunduğu 380 yazar ve kuruluş, Mayıs 2025’te İsrail hükümetinin Gazze’deki savaşını “genocidal” olarak niteleyen bir açık mektuba imza attı. Mektup özellikle “genocide” sözcüğünün bir slogan değil, “legal, political, and moral responsibilities” taşıyan bir kavram olduğunu vurguluyordu. (The Guardian)
Daha da önemlisi, bu dil artık Avrupa’nın siyasal merkezlerine kadar ulaşmış durumda. Avrupa Komisyonu’nun başkan yardımcılarından Teresa Ribera, Eylül 2025’te açıkça “The genocide in Gaza exposes Europe’s failure to act” dedi. Bu, bir Avrupa Komisyonu üyesinin İsrail’in Gazze’deki eylemlerini ilk kez açıkça “soykırım” olarak nitelemesiydi. Avrupa Komisyonu daha sonra bu ifadenin Komisyon’un ortak görüşü olmadığını özellikle belirtse de, kullanılan kavramın artık Avrupa’nın en üst düzey siyasal çevrelerine kadar taşınmış olması başlı başına önemliydi.
Dolayısıyla burada yalnızca İsrail’e yönelik eleştirinin artmasından söz etmiyorum. Daha derin bir meşruiyet kaymasından söz ediyorum: İsrail’i eleştirmenin uzun süre Batı’da neredeyse siyasal bir tabu olduğu bir ortamdan, İsrail’in Gazze’deki uygulamalarının soykırım, apartheid ve sömürgecilik kavramlarıyla tartışıldığı bir ortama geçilmiş durumda.
Benim yaşadığım Hollanda’da ise bu değişimi sokakta görmek mümkün.
Amsterdam’da Mart 2025’te düzenlenen ırkçılık karşıtı yürüyüşte Filistin Komitesi ve Yahudi Voice gibi Filistin dayanışması içindeki gruplarla birlikte Amnesty International gibi kuruluşlar da yer aldı. Yürüyüşün temalarına o yıl açık biçimde faşizm karşıtlığı eklendi. Konuşmalarda Filistin meselesinin yanı sıra göçmen işçilerin sömürülmesi, İslamofobi ve LGBTQ+ topluluklarına yönelik ayrımcılık da gündeme geldi. (euronews)
Benzer bir kesişme New York’ta da görüldü. 2025 Dyke March’ın teması “Dykes Say No to Fascism” oldu ve Filistin özgürlüğü için pankartlar taşındı. (Hyperallergic)
Avrupa’nın birçok ülkesinde yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler, grevler ve kitlesel yürüyüşler ortaya çıktı. İtalya’da Eylül 2025’te Gazze için düzenlenen ulusal eylemler 75’ten fazla kente yayıldı.
Amsterdam’da yaşadığım mahallede iki komşumun balkonlarında Filistin bayrakları uçuşuyor ve bu beni bir yabancı kökenli Hollanda vatandaşı olarak mutlu ederken, her sabah kahve içtiğim mahalle kafemizin müdavisi iki yaşlı Yahudi dostum ile hararetli tartışmalar yapıyordum. Biri emekli İnsan Hakları Avukatı diğeri ise sanatçı. İsrail saldırılarılarının başladığı ilk haftalar sabah sohbetlerimizde benim sözümü “ama Hamas terörist bir örgüt ve binlerce suçsuz vatandaşımız öldürdü” direke keserken, hatta benim Neyanhu karşıtı argümanlarımı bile anti-semitizm olarak algılarken bir süre sonra kaçınılmaz bir değişim geçirdiler.
İşte İsrailde ve Avrupa ülkelerinde soykırımını kınayan Netanyahu karşıtı eylemlerinin büyümesi onları da çok etkilemişti. Savundukları İsrail Netanyahu’nın İsrail’i değildi artık.
Soykırım karşıtı hareketin anti-faşist bir damara kavuşması
Bu kitlesel tepkinin bir başka önemli ve daha az tartışılan boyutu ise, Filistin dayanışmasının giderek faşizm, ırkçılık, göçmen düşmanlığı ve otoriterleşme sorunlarıyla birleşen bir siyasal dile kavuşmasıdır.
Burada Avrupa’da ortaya çıkan hareketin bütünüyle örgütlü ve ortak bir “anti-faşist hareket” haline geldiğini söylemiyorum. Ancak anti-faşist perspektifin hareketin önemli bölümlerinde belirgin biçimde güçlendiğini söylüyorum. Bu yeni süreç Avrupa için çok yeni ve umut verici. Özellikle de sağ popülist ve ırkçı partilerin oy çoğunluğu aldığı Avrupa ülkeleri için.
Bu nedenle Gazze’ye yönelik tepki, bazı kesimlerde yeni bir tarihsel karşılaştırmayı da beraberinde getirdi: Faşizmin yalnızca 1930’ların üniformalı, parti örgütlü diktatörlüklerinden ibaret olmadığı; insan gruplarını değersizleştiren, onları tehdit ve yük olarak gösteren, toplumsal sorunların sorumlusu ilan eden, sınır dışı etmeyi ve kitlesel dışlamayı normalleştiren, savaş ve devlet şiddetini meşrulaştıran siyasal biçimlerinin bugün de ortaya çıkabileceği tartışılmaya başlandı.
Böylece savaş ve militarizm ile içerideki ırkçı ve yabancı düşmanı politikalar aynı siyasal iklimin parçaları olarak görülmeye başlanmaktadır.
Bu nedenle bugün Gazze etrafında gelişen hareketi yalnızca bir dış politika protestosu olarak görmek eksik kalır. Hareket, henüz bütün parçaları birleşmemiş olsa da, savaş, ırkçılık, göçmen düşmanlığı, devlet şiddeti ve otoriterleşme arasındaki bağları görünür kılan yeni bir siyasal bilinç alanı yaratmaktadır.
Bunun önemli olduğununun altını bir kez daha çizmek istiyorum.
Çünkü faşizm artık yalnızca tarih kitaplarında kalan bir rejim biçimi olarak değil; bazı toplulukların sistematik biçimde tehdit, yük veya düşman olarak gösterilmesi üzerinden yeniden tartışılıyor.
Gazze bu tartışmayı hızlandırdı.
TÜRKİYE’DE ASIL ŞAŞIRTICI OLAN
Türkiye’yi Avrupa’dan izlediğimde ise benim için daha farklı ve daha şaşırtıcı bir soru ortaya çıkıyor:
Dünyanın farklı kentlerinde Gazze üzerinden böylesine büyük bir toplumsal hareketlilik oluşurken, Türkiye’de neden aynı ölçekte bir siyasal hareket ortaya çıkmadı?
Burada Türkiye toplumunun Filistin’e duyarsız olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Tam tersine, Filistin konusunda güçlü bir toplumsal duyarlılık var. Türkiye’de Filistin için eylemler de yapıldı.
Mesele bunların hiç yapılmamış olması değil bence.
Mesele, dünyadaki toplumsal hareketlilikle ve Türkiye solunun tarihsel iddiasıyla kıyaslandığında bunun çok küçük kalması.
Çünkü kendisini büyük ölçüde anti-faşist olarak tanımlayan Türkiye solu, Gazze’yi farklı toplumsal kesimleri bir araya getirebilecek çok güçlü bir zemin olarak kullanabilirdi.
Filistin’le dayanışma ve Gazze’deki yıkımı protesto etmek, Türkiye solunun farklı kesimleri arasında ortak bir mücadele alanı yaratabilirdi.
Daha da önemlisi, bu geniş toplumsal meşruiyet Türkiye’de otoriterleşmeye karşı daha geniş bir demokratik muhalefet zemini yaratabilirdi.
Dünyanın çeşitli yerlerinde Gazze insanları yeniden anti-faşizm, ırkçılık, göçmen düşmanlığı ve devlet şiddeti üzerine düşünmeye sevk ederken, Türkiye solu bu büyük siyasal sarsıntıyı kendi toplumunda aynı ölçekte bir harekete dönüştüremedi.
Bence burada yalnızca kaçırılmış bir eylem fırsatından değil, kaçırılmış bir siyasal fırsattan söz etmek gerekiyor.
GAZZE DÜNYAYI SARSMAKLA KALMAYACAK
Gazze’nin dünyayı nasıl değiştirdiğini bugün henüz tam olarak bilmiyoruz.
Ama bazı şeyler artık açık.
İsrail’in uzun yıllar boyunca sahip olduğu siyasal ve ahlaki dokunulmazlık ciddi biçimde aşındı.
Batı toplumlarının önemli bir kesimi, kendi hükümetlerinin dış politikasıyla kendi demokratik ve insani değerleri arasındaki çelişkiyi daha yüksek sesle sorgulamaya başladı.
Filistin dayanışması, farklı ülkelerde ırkçılık karşıtlığı, göçmen hakları, otoriterlik ve anti-faşist siyasetle yeni kesişim alanları yarattı.
Ve bütün bunların ortasında Gazze, dünyaya çok basit ama çok ağır bir soru sordu:
Bir insanın hayatının değeri gerçekten nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca Gazze’nin geleceğini değil, Avrupa’nın, Ortadoğu’nun ve dünyanın geleceğini de belirleyecek.
Çünkü Gazze artık yalnızca Filistinlilerin yaşadığı bir trajedi değil.
Gazze, dünyanın geri kalanının kendi vicdanı, kendi siyaseti ve kendi geleceğiyle yüzleştiği bir dönüm noktasıdır.
Ve belki de asıl soru artık şu:
Gazze dünyayı sarstı. Peki bu sarsıntı neye dönüşecek?














