ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’daki toplumsal olayları göçmenlerle ilişkilendirerek ülkenin göç yüzünden parçalandığını ileri sürdü. Fransa’da eğitimden yaşam koşullarına uzanan protestolar, İtalya ve Arnavutluk’taki toplumsal hareketlerle birlikte Avrupa’da biriken hoşnutsuzluğu yeniden gündeme taşıdı.
Elbette bu ülkelerdeki hareketlerin nedenleri, talepleri ve siyasal özellikleri birbirinin aynı değil. Ancak ortak bir tartışma var: Yoksulluğa, eşitsizliğe ve geleceksizliğe karşı yükselen toplumsal öfke nasıl değerlendirilecek?
Trump’ın göçmenleri sorumlu tutan yaklaşımı bir yana, özellikle sosyal medyada dikkatimi çeken başka bir tartışma var. Gösteriler sırasında mağazaların camlarının kırılması, lüks markaların hedef alınması, bazı işyerlerinin zarar görmesi üzerinden yapılan vandalizm değerlendirmeleri. Üstelik bu değerlendirmeleri yapanlar arasında kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar da bulunuyor.
Peki, vandalizm dediğimiz şey nedir? Neye, hangi ölçütlerle vandalizm diyoruz? Ve daha önemlisi, bu kavramı kullanırken hangi sınıfın bakış açısıyla konuşuyoruz?
Öncelikle bir ayrım yapalım. Bir toplumsal hareket sırasında ortaya çıkan her eylemin aynı siyasal bilinçle gerçekleştirildiğini söyleyemeyiz. Kişisel çıkar amacıyla yapılan yağmayla, emekçilerin yaşam koşullarına duydukları öfkenin sermayenin simgelerine yönelmesini aynı biçimde değerlendiremeyiz. İnsanların yaşamını tehlikeye atan saldırılarla mülkiyete yönelen protestoların da aynı sonuçları doğurduğunu ileri süremeyiz.
Ama bütün bunları birbirinden ayırmadan, sokakta yaşananları tek bir kavramın içine yerleştirdiğimizde ne oluyor?
İşte benim üzerinde durmak istediğim mesele burada başlıyor.
Vandalizm sözcüğü, tarihsel olarak Vandalların Roma’yı yağmalamasıyla ilişkilendirilse de bugünkü anlamıyla daha sonra ortaya çıkmış bir kavram. Günümüzde genellikle kamuya veya özel kişilere ait malların kasıtlı biçimde tahrip edilmesini anlatıyor. Ancak sözcüğün sözlük anlamıyla siyasal mücadelelerde kazandığı işlev her zaman aynı değil.
Özellikle toplumsal ayaklanmalar söz konusu olduğunda vandalizm, siyasal iktidarların ve egemen sınıfların olayları bir kamu düzeni sorununa indirgemek için başvurabildiği bir söyleme dönüşüyor.Böylece tartışmanın yönü değişiyor. İnsanlar neden sokaklara çıktı, hangi koşullarda yaşıyor, ne talep ediyor, neden öfkeleniyor sorularının yerini, hangi mağazanın camının kırıldığı, hangi markanın zarar gördüğü, ne kadar maddi kayıp yaşandığı soruları alıyor.Bir anda toplumsal hareketin nedenleri değil, sonuçlarının belirli görüntüleri konuşulmaya başlanıyor.
Burada bir çelişki yok mu?
Bir mağazanın camının kırılması şiddet olarak tanımlanırken, milyonlarca insanın yoksulluk içinde yaşamak zorunda bırakılması neden aynı kavram üzerinden tartışılmıyor? Bir lüks markanın uğradığı maddi zarar büyük bir toplumsal sorun olarak sunulurken, o markanın ürünlerini üreten işçilerin çalışma koşulları, ücretleri ve yaşamları neden aynı ölçüde gündeme gelmiyor?
Sermayenin uğradığı zarar hesaplanıyor. Peki, emeğin uğradığı kayıpların hesabını kim yapıyor?Bu sorular, mülkiyete verilen zararın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Ancak mülkiyetin korunmasıyla insanın yaşam hakkı, çalışma hakkı, eğitim ve barınma hakkı arasındaki ilişkinin de sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
Çünkü kapitalist toplumda mülkiyet, yalnızca hukuki bir ilişki değildir. Aynı zamanda sınıflar arasındaki ekonomik ve toplumsal ilişkilerin de bir ifadesidir.Marx’ın ortaya koyduğu üzere sermaye, yalnızca para, makine, bina ya da üretim araçlarından ibaret değildir. Sermaye, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan bir toplumsal ilişkidir. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlarla yaşamak için emek güçlerini satmak zorunda olanlar arasındaki ilişkiyi de içerir.
Bu nedenle sermayenin sokaklardaki görünürlüğünü yalnızca mağazalar, bankalar, alışveriş merkezleri ya da lüks markalar üzerinden değerlendiremeyiz. Ancak bu mekânların ve markaların toplumsal eşitsizliğin görünür simgeleri hâline geldiğini de görmezden gelemeyiz.
Bir yanda milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı, diğer yanda bir çantanın, saatin veya otomobilin bir emekçinin yıllarca çalışarak elde edebileceği gelirden daha yüksek fiyatlara satıldığı bir toplumsal düzen düşünelim.
Bu çelişki yalnızca ekonomik midir? Aynı zamanda toplumsal ve ideolojik bir anlam taşımıyor mu?Lüks tüketim, kapitalist toplumda yalnızca bireysel tercihlerin sonucu değildir. Servetin, statünün ve sınıfsal ayrımların görünür biçimlerinden biridir. Kentlerin en işlek caddelerindeki görkemli mağazalar da bu görünürlüğün parçalarıdır.
Öyleyse yoksulluğa, sömürüye ve eşitsizliğe duyulan öfke, sermayenin sokaklardaki bu simgelerine yöneldiğinde, bunun nedenlerini sorgulamadan yalnızca vandalizm demek yeterli midir?
Bence değildir.
Burada kırılan camı kutsamaktan, tahribatı devrimci bir eylem olarak göstermekten söz etmiyorum. Böyle bir yaklaşım, sınıf mücadelesini nesnel koşullarından kopararak yalnızca öfkenin dışavurumuna indirgemek olur.
Ama tersinden, her mülkiyet tahribatını aynı ahlaki yargıyla mahkûm etmek de toplumsal olayların sınıfsal içeriğini görmezden gelmek anlamına gelebilir.
Marksist bir değerlendirme, eylemin yalnızca nasıl gerçekleştiğine değil, neden ortaya çıktığına, neyi hedeflediğine, hangi toplumsal ilişkiler içinde geliştiğine ve ne gibi siyasal sonuçlar doğurduğuna da bakmak zorundadır.
Örneğin bir lüks mağazanın vitrininin kırılmasıyla, geçimini küçük bir dükkândan sağlayan emekçinin işyerinin yağmalanması aynı toplumsal anlama sahip değildir. Bir protestoda sermayenin simgesel mekânlarının hedef alınmasıyla, insanların can güvenliğini tehlikeye atan gelişigüzel saldırılar da aynı siyasal değerlendirmeye tabi tutulamaz.
Bunların hepsini vandalizm diyerek geçiştirmek nasıl yanlışsa, hepsini sınıfsal öfkenin meşru dışavurumu saymak da aynı ölçüde sorunludur. Asıl mesele, toplumsal hareketlerin sınıfsal içeriğini ortaya koyabilmektir.
Bir de olayın ideolojik boyutu var. Bu yazıda oraya girmeyeceğim. O uzun bir yazının konusudur.
Binlerce insanın neden sokakta olduğu yerine birkaç kırık vitrinin gösterilmesi, olayların algılanışını değiştirmemeliyiz. Bir protestonun ekonomik ve siyasal talepleri yerine yalnızca güvenlik boyutunun konuşulması, toplumsal hoşnutsuzluğun nedenlerini görünmez kılabilir. En tehlikeli olan da budur.
Ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk, örgütlü bir siyasal perspektifle buluşmadığında farklı yönlere savrulabilir. Hatta aynı hoşnutsuzluk, kendisini doğuran ekonomik ilişkiler yerine göçmenlere, başka halklara veya emekçilerin kendi içindeki farklı kesimlerine yöneltilebilir.
Bu yüzden, öfkenin kendisini değil, yönünü ve siyasal içeriğini tartışmalıyız.Kime yöneliyor bu öfke? Neden ortaya çıkıyor? Hangi toplumsal ilişkileri sorguluyor? Emekçilerin ortak mücadelesine mi dönüşüyor, yoksa birbirinden kopuk, geçici tepkiler olarak mı kalıyor?
Ve daha önemlisi, bu öfke kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini sorgulayan bir bilince mi dönüşüyor, yoksa yalnızca mevcut düzenin sonuçlarına yönelen bir tepki olarak mı kalıyor?
Bence sosyalistlerin tartışması gereken asıl mesele budur.
Sonuçta bizim meselemiz kırılan camların savunusunu yapmak değil, o camların ardındaki toplumsal ilişkileri sorgulamaktır.
Öyleyse soruyu yeniden soralım:
Sokaklarda yükselen öfkeye bakarken sermayenin zarar gören vitrinlerini mi göreceğiz, yoksa o vitrinlerin ardında görünmez kılınan emeği mi?
Belki de tartışmaya tam buradan başlamalıyız.













