Eski İGD kurucularından ve yöneticilerinden Yazar Mehmet Taş, katledilişlerinin yıl dönümünde Mustafa Suphi ve Onbeşler’in politik mirasını tartıştı. Mustafa Suphi’lerin katledilişlerinin Türkiye’de bağımsız ve Cumhuriyet rejimine eleştirel bir hattın imkanını baltaladığını belirten Taş, bu mirasın bugün de ihtiyacını koruduğunun altını çizdi.
Demokrasi, Birlik, Dayanışma portalında yayımlanan “Mustafa Suphi ve 15’lerin Politik Mirası” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:
Stratejik İkilemler, Cumhuriyet ve Kürt Özgürlük Hareketi
28–29 Ocak 1921 gecesi Trabzon’da Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının hunharca katledilmesinin üzerinden 105 yıl geçti. Buna rağmen bu katliam, Türkiye Marksist solunun kalbine saplanan bir hançer olarak hâlâ yerinde duruyor. Aradan geçen onca yıla, yazılan kitaplara ve yapılan araştırmalara rağmen, cinayetin doğrudan emrinin kim tarafından verildiği, Mustafa Kemal’in rolünün ne olduğu belgeleriyle kesin biçimde açığa kavuşturulmuş değildir.
Ancak bir gerçek tartışma götürmez: Ankara, Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya gelişini istemiyordu. Sovyetler Birliği ile diplomatik ilişkiler yürütülürken, bağımsız ve devrimci bir komünist odağın Anadolu’da örgütlenmesi, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten kadrolar açısından ciddi bir tehdit olarak görülüyordu. Bu nedenle Ankara’nın bilgisi ve izniyle sahte, denetimli bir “Türkiye Komünist Fırkası” bile kurduruldu.
Bağımsız komünist hareketin daha doğmadan boğulmasıyla birlikte, Cumhuriyet’in kuruluşunda ideolojik ve sınıfsal sınırlar da çizilmiş oldu. Sovyet dostluğu ile iç politikada antikomünizmin birlikteliği, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katliamında kanlı bir biçimde sergilendi.
Mustafa Suphi, Kemalist hareketi ilerici bir anti-emperyalist kopuş olarak görmekle birlikte, onu sınıfsal olarak sınırlı bir burjuva reformizmi olarak değerlendiriyordu. Ulusal kurtuluşu sosyal devrime bağlayan bu yaklaşım, Ankara açısından kabul edilemezdi. TKP’nin siyasal projesi, Cumhuriyet’in kuruluş çizgisiyle bağdaşmıyordu. Sovyetler ise Ankara’yı tercih ederek bu tasfiyeye sessiz kaldı.
Bu nedenle mesele sadece “Atatürk emretti mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:
Cumhuriyet hangi sınıfsal ve ideolojik sınırlar içinde kuruldu ve bu sınırların dışında kalanlara ne yapıldı?
İlk İkilem: Biat mı, İnkâr mı?
Mustafa Suphi klasik anlamda “ithal bir Bolşevik” değildi. Onun çizgisi; ulusal kurtuluşu küçümsemeyen ama onu mutlaka sınıfsal bir programa bağlayan, köylülüğü devrimci sürecin nesnesi değil öznesi olarak gören, aydın merkezli değil emek merkezli bir parti anlayışına dayanıyordu. Suphi’nin TKP’si, bilinçli biçimde “önce cumhuriyet, sonra sosyalizm” diyen aşamacılıktan uzaktı.
Tarih elbette bugünden geriye doğru yazılmaz; ancak Mustafa Suphi yaşasaydı TKP, 1920’lerin başında Anadolu’da kök salan ilk yasal ya da yarı-yasal sol güç olabilirdi. Cumhuriyet tek parti otoriterliğine bu denli hızlı ve kolay evrilmeyebilirdi. Sol, Kemalizm karşısında ya “biat” ya da “inkâr” ikiliğine sıkışmak yerine eleştirel ve bağımsız bir konum alabilirdi. En önemlisi Türkiye solu, kopuk ve savunmacı değil, süreklilik taşıyan kurucu bir gelenek üzerinden gelişebilirdi.
Mustafa Suphi’nin öldürülmesi bu ihtimali kökünden kesti.
Buna rağmen TKP, biat etmeyen illegal kadrolarıyla emekçiler arasında varlığını sürdürdü. Tek parti döneminde ağır tutuklamalara, işkencelere ve İstiklal Mahkemeleri’nde verilen sert cezalara maruz kaldı. Aynı dönemde Kadro hareketi üzerinden bazı aydınlar Kemalist harekete eklemlenirken, Nâzım Hikmet’in öncülüğünde gelişen ilerici aydın hareketi tüm baskılara rağmen engellenemedi. Demokrat Parti döneminde ise 1951 Tevkifatı, parti üzerinde 15’ler katliamı kadar yıkıcı bir etki yarattı.
Süreklilik – Sessizlik İkilemi
1951 Tevkifatı’ndan sonra TKP fiilen Türkiye’den silindi. Yıllara yayılan tutuklamalar ve darbeler, solun omuzlarına ağır bir miras bıraktı. Süreklilik–süreksizlik ikilemi, adeta parti tarihinin belirleyici ekseni hâline geldi.
1960’larda TİP, 1968 ve 1978 gençlik hareketleri bu süreksizliği tersine çevirmeye çalıştı. Özellikle TİP’in işçi sınıfı temelli, parlamenter ama sınıfsal siyaseti; Kemalizm’le mesafeli fakat düşmanca olmayan tutumu solu kısa sürede kitlesel bir güç hâline getirdi. Tüm bölünmelere rağmen bu genişleme, Mustafa Suphi’nin yarım kalan hattının gecikmiş bir geri dönüşüydü.
Ancak bu dönemde Kürt halkının yok sayılan varlığının yeniden gündeme gelmesi, Soğuk Savaş koşulları, NATO üyeliği ve yerleşik devlet refleksi çok daha sertti. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, solun her yükselişini bir “devlet güvenliği sorunu” olarak gördü ve her seferinde solu yeraltına itti.
Bu tekrar eden döngü gösterdi ki, Mustafa Suphi çizgisi yalnızca 1921’de değil, her yeniden belirdiğinde tasfiye edilmesi gereken bir tehdit olarak algılandı. Türkiye solunun kronik sorunları—parçalanma, kısa ömürlü örgütler, süreksizlik—kurucu bir komünist geleneğin erken ve kanlı biçimde koparılmasının doğrudan sonucudur.
Kürt Meselesi: Taktik mi, Stratejik mi?
Takrir-i Sükûn Kanunu yalnızca Kürt isyanına değil; komünistlere, sosyalistlere ve muhalif Kemalistlere karşı çıkarıldı. Mesele “bölücülük” değil, devletin tek merkezli, tek kimlikli ve tek uluslu kuruluşuydu.
Türkiye solu uzun süre Kürt meselesinde tökezledi. Kemalist sınırları aşamadığı ölçüde ya sessiz kaldı ya da sorunu “yan çelişki” olarak gördü. Bu nedenle TİP’in cesur çıkışı yalnız kaldı; 1970’lerde Kürt hareketi soldan koparak kendi yolunu çizdi; 1990’lardan sonra sol–Kürt ilişkisi stratejik bir ittifaka değil, sınırlı bir temasa dönüştü.
Oysa Mustafa Suphi hattı burada da belirleyici olabilirdi. Ulusal baskıyı sınıfsal sömürünün parçası olarak gören, Türk ve Kürt emekçilerinin birliğini programatik bir mesele sayan bu çizgi yaşasaydı, Kürt meselesi sonradan eklenen bir sorun değil, solun kurucu meselesi olurdu.
Bu gerçekleşmedi. Kürt hareketi kendi stratejisini kurdu; sol ise çoğu zaman destekçi konumunda kaldı. “Haklısınız ama…” dili dayanışma yarattı, fakat eşit ortaklık üretmedi.
Yarım Kalan İmkân
Bugün Türkiye’de gerçek bir demokratik dönüşüm, devleti merkeze alan bir muhalefetle değil; toplumu kurucu özne yapan bir sol hattın inşasıyla mümkündür. Bu hat, Kürt meselesini kurucu kabul eden, emek merkezli, Cumhuriyet’le yüzleşmiş ve Mustafa Suphi’nin yarım kalan imkânını bugünde yeniden kurmaya cesaret eden bir hattır.
Bu, Mustafa Suphi’ye nostaljik bir “geri dönüş” değil; öldürülen bir tarihsel ihtimali bugünde yeniden yaratma çabasıdır.
HABER MERKEZİ













