İGD kurucularından ve yöneticilerinden, “Demokrasi İçin Birlik Dayanışma” sitesi baş editörü Mehmet Taş, 1 Mayıs öncesi yazdığı yazıda sınıf mücadelelerinin güncel tablosunu tartışmaya açtı. Sınıf ve örgütlenme tablosundaki değişimlere dikkat çeken Taş, “Bugün solun karşı karşıya olduğu sorun sınıf karşıtlığının yokluğu değil, onu büyük ölçekte ve uzun vadede örgütleyebilecek güçlerin yokluğudur” ifadelerini kullandı.
Taş’ın “1 Mayıs; Güneş Her Zaman Herkes İçin Doğar” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:
Yıllarca süren ağır bir ablukanın kuşatması altında ve savaş tehdidiyle karşı karşıya kalan Küba halkının bir atasözü var: “Güneş her zaman herkes için doğar”. Atasöz eşitlik, umut ve yeni başlangıçlar hakkında güçlü bir bilgelik taşır. Basit ama anlamlı olan bu söz, her yeni günün taze bir başlangıç sunduğunu, geçmişi geride bırakma ve harekete geçme, gelişme ve kendini iyileştirme fırsatı verdiğini anlatır.
Bu tür atasözleri çoğu zaman günlük yaşamdan ve doğa gözlemlerinden doğar. Doğa güneşten yaşam kaynağını alırken gibi toplum da yaşam kaynağını insan emeğinden alır. Güneş ışınları durduğu anda nasıl ki dünyamız karanlıklara gömülürse insanlık çalışmadığında makinalar, arabalar, işyerleri ve hayat tamamen durur. Bu nedenle her 1 Mayısta işçi sınıfının düzen değişikliği talepleri, güvencesizlik ve ekonomik hakları ön plana çıkararak emeğin görünürlüğünü gerçekleştirmektedir. Ancak emeğin kapitalist birikimdeki rolü çoğu zaman görünmezliğini koruyor.
Ben de, 1976’dan sonra her 1 Mayısta sokaklara çıktım. Bazı yıllar İstanbul’da bazen de Havana, Londra, Moskova, Berlin ve Paris dünyanın tüm emekçi ve ilericileriyle kutladım. Barışçı adil ve güzel bir dünyanın kurulacağına olan inancımı emekçilerin aydınlattığı sokak ve meydanlarda kutladım. Havana ve İstanbul’daki kutlamalar muhteşemdi, çoğu zaman gözyaşlarımı tutamamıştım.
Sovyetlerin yıkılışını takip eden 1990’lı yıllarda neo-liberalizm emeğe karşı ağır saldırılar yöneltti, onu işlevsizleştirmeye çalıştı. Sınıf mücadelesinin geçmişte kaldığını, sanayi sonrası toplum tarafından dağıtıldığını, parçalanmış emek piyasaları tarafından bölüştürüldüğünü, kimlik hareketleri tarafından gölgelendiğini ve bir zamanlar ona siyasal biçim kazandıran kurumlarla birlikte tükendiğini ileri sürdü. Sağda ve solda önemli taraftar kazanan bu görüşler yakın zamana kadar popülerdi.
Yıkım o kadar derindi ki emeğin aydınlatıcı ışığı koyu karanlıklara gömüldü, sınıf mücadelesinin görünürlüğü toplumsal alanlardan önemli ölçüde yok edildi. Çoğu zaman çalışan milyarlarca insanın harcadığı emeğin insan için değeri gelir ve bazı sosyal hak ölçümleriyle gölgelendi ama yapısal olarak birikim sürecindeki rolü değişmeden varlığını sürdürüyordu. Dolayısıyla görünürlüğü ve yapısal zorunluluğu birbirine karıştırmamak gerekir.
Liberalizmin ve otoriter sağın iddia ettiği gibi kapitalizm sınıf karşıtlığını aşamadı ama mücadele alan ve yöntemlerini yeniden yapılandırmıştır. Zayıflayan şey sermaye-emek çelişkisi değildi. Günümüzde karmaşıklaşa sınıf mücadelesini anlamak için, geçmişe geri çekilmek veya eski kalıpları tekrar etmek değil, yeni düşüncelerle yeniden örgütlenmek gerekir.
Son on yıllarda neo-liberalizm sınıf ilişkilerini şekillendiren devleti yeniden örgütlemesi sonucunda; kontratsız esnek istihdam, budanmış sosyal refah sistemleri, acımasız göç politikaları ve pazar dinamiklerine uyumlaştırılmış kamu hizmetleri olmuştur.
Bu emek karşıtı dönüşüm sınıf mücadelesinin biçimini de değiştirmiştir. Mücadeleyi üretim alanından daha geniş bir toplumsal zemine yaymış; konut, borç, bakım, sağlık, eğitim, sınır kontrolleri ve polis baskısı katlanarak arttırılmıştır. Sömürü ve tahakkümün sınırları genişletilerek toplumsal yaşamın tüm dokularına nüfuz edilmiştir. Bu durumda sınıf mücadelesinin var olup olmadığını sorgulamanın zamanı geçmiştir, şimdi kalıcı ve birleşik bir siyasal gücün yaratılması aşamasına gelinmiştir.
Türkiye ve dünya Marksist sol partilerinin yabancı oldukları beş yeni alan oluşmuştur. Emek sürecindeki farklılaşmalar; enformel emek, ücretsizlik, toplumsal yeniden üretim. Üretim sürecinin içinde ve dışında oluşan farklılıklar; kimlikler, cinsiyetçi, ve kültürel farklılıklar.
ENFORMEL EMEK
Enformel emek yalnızca emek piyasasının yeniden yapılanması değil, bir sınıf egemenliği biçimidir. Az ve orta gelişmiş ülkelerin büyük bölümünde enformel emek marjinal ya da geçici değil, proleter varoluşun egemen biçimidir. Neo-liberal yeniden yapılanma bu durumu yaratmamış, pekiştirmiştir. Emek yasaları yerine polis ve yönetmelikler yoluyla uygulanan denetimler.
Zengin gelişmiş ülkelerde işçi sınıfının gerileme süreci olarak ortaya çıkar: Taşeron zincirleri, sahte serbest çalışma, sıfır saat sözleşmeleri, platform işleri ve göçmen ve ırksallaştırılmış emek uygulamaları. Yapay zeka ile gelen teknolojik yenilikler yani piyasa esnekliği olarak sunulan şey, gerçekte ücret normunun bilinçli biçimde tasfiyesidir. Bir zamanlar emek ilişkilerini istikrara kavuşturan toplu pazarlık, sosyal haklar ve iş hukuku gibi kurumsal uzlaşmalar dağıtılmış; toplumsal yeniden üretimin maliyet ve riskleri yeniden hanelere ve bireylere yüklenmiştir.
İŞ GÜVENCESİ, SENDİKALAR VE TOPLU SÖZLEŞME SİSTEMLERİNİN BİTİRİLMESİ
Aylık ücret sistemi olmadan sınıf mücadelesi atomize edildi. 20. yüzyılın büyük bölümünde ücret ilişkisi onun başlıca örgütleyici ekseni işlevini gördü. İstikrarlı istihdam, belirli işverenler, toplu pazarlık ve yasal olarak tanınmış sendikalar; emek ile sermaye arasındaki çatışmanın genelleşebileceği maddi ve kurumsal zemini sağladı.
Bugün ücret ilişkileri artık başlıca siyasal toplanma noktası olamaz. İşçiler tek bir işverenle değil; dağınık aracılar, algoritmalar, belediye otoriteleri ve sosyal hizmet merkezleriyle karşı karşıyadır. Klasik grev biçimi sürse de evrensel silah olma kapasitesini yitirmektedir. Bu dönüşüm işçileri siyasetsizleştirmez; mücadele alanları yer değiştirir.
Bu yer değiştirme çatışma bölgelerini çoğaltırken ortak kurumsal ya da örgütsel bir dayanak sunmaz. Mücadeleler aynı anda konut, refah, bakım ve istihdam alanlarında ortaya çıkar; fakat bu cepheleri birleşik bir direnişe bağlayacak mekanizma yoktur. Sonuç siyasetsizleşme değil, siyasal enerjilerin birbirinden kopuk cephelere dağılmasıdır.
TOPLUMSAL YENİDEN ÜRETİM
Toplumsal yeniden üretim uğruna verilen mücadelelerin artan önemi, bakım, eğitim, sağlık ve hizmet alanlarında “bağlantılı emek” diye tanımlanan emeğin genişlemesinde de görülmektedir.
Bakım emeğinin siyasallaşması kültürel bir dönüşüm değil, birikimin toplumsal yeniden üretim koşullarına giderek daha derin nüfuz etmesinin maddi sonucudur. Sermaye doğrudan değer yatan alanlara yayıldığını göstermektedir.
ETNİK KİMLİĞİ İLE İŞÇİ SINIFININ YENİDEN BİLEŞİMİ
Türkiye’de bazı sol partiler çağdaş sınıf mücadelesinin parçalanmasını kimlik siyasetinin yükselişine bağlamaktadırlar. Irk, cinsiyet, kast, göç, cinsellik ya da milliyet etrafındaki mücadeleler belirleyici olduğunu, sömürüden dikkati uzaklaştırmakta ve sınıf birliğini zayıflattığı sonucuna varmaktadırlar.
Kürt özgürlük hareketinin ve feministlerin bazı bileşenleri kimlik siyasetinin işçi sınıfını da yalnızca bir kimlik olarak ele almakta, sınıfın artık siyasal eylem için merkezi bir birlik sağlayamayacağını ileri sürmektedirler. Bu yaklaşımlar, sınıfsal olan yapısal bir durumu sözde kültürel bir çatışmayla karıştırarak sorunu yanlış tanımlamaktadırlar.
Elbette kimlik, kapitalist toplumlarda emek tabakalaşması ve eşitsizlikte yalnızca ideolojik bir kurgu olmanın ötesinde, belirleyici bir rol oynar. Kadınlar, erkekler, göçmenler, yurttaşlar ya da ırksal ayrımcılığa uğrayanlar arasında emek gücünün bölünmesine katkıda bulunur; böylece sermaye birikimine ve denetime hizmet eden hiyerarşiler üretir. Örneğin göçmen işçiler sınır dışı edilebilir; kadın emeği çoğu zaman bakım işlerine ya da esnek istihdama itilir; ırkçı ayrımcılığa uğrayanlar ise en tehlikeli ve en marjinal işlerde yoğunlaşır.
Eğer etnik ve kültürel kimlikler sınıfsal mekanizmalarından kopmuş ayrı bir siyasal biçim haline gelmişse tehlike oluşturabilir. Mücadeleler yalnızca özel taleplere hapsedildiğinde, tam da mevcut birikim düzenini tehdit etmedikleri için egemen sınıf için yönetilebilir hale gelirler.
Kimliğe dayalı mücadeleler, cinsiyetçi şiddet, ırksallaştırılmış polis denetimi ya da dışlayıcı yurttaşlık gibi özgül tahakküm biçimlerine yanıt verdikleri ölçüde sınıf mücadelelerinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Sınıf çatışmaları yerine kimlik mücadeleleri çoğalır ve görünürlükleri artarsa, sınıf dinamikleri durağan kalır. İşçi sınıfı yeni oluşan etnik ve kültürel farklılıklar nedeniyle değil, siyasal örgütlenme eksikliği nedeniyle bölünmüş olur.
Kemal Okuyan’ın SİP/”TKP”’si gibi Kürd ve kadın kimliği çatışmalarını sınıf hareketinden saptırıcı unsurlar olarak görmek yerine, sınıf oluşumunda oynadıkları kurucu rolü kabul etmek gerekir. Sınıf içinde yeniden bileşim süreci başlatılmasa farklılaşma, hiyerarşiyi pekiştirir; kimlik, sınıf egemenliğine meydan okumanın değil, onu yeniden örgütlemenin aracına dönüşür.
KİMLİK MÜCADELELERİ SINIF SİYASETİNİ DERİNLEŞTİRİR
Yenilenmiş, geniş perspektifli bir sınıf siyaseti olmadan bu çıkmazı sol partilerin yaptığı gibi soyut bir birlik çağrısıyla ya da önceden belirlenmiş bir gündemle aşılamaz. Sınıf birliği sosyolojik bir veri değil, siyasal bir kazanımdır. Kapitalizmin bizzat ürettiği farklılaşmış konumlardan hareketle inşa edilmelidir.
Bu anlamda yeniden bileşimin dayattığı yenilenme farklılıkları silmek demek değildir, farklılıkları örgütlemek demektir. Feminist mücadeleler bakım emeğinin metalaşmasını engelleyerek yeniden üretimin toplumsal boyutuna yönelirse, Kürtler cumhuriyetin oluşumunda rol alan ırkçı elementleri tasfiyeye ve ayrımcı emeği yöneten zor aygıtları açığa çıkarmaya odaklanabilirse emek süreci bir kesişimsel eksen olarak genelleştirilebilir. Bu durumda kimlik mücadeleleri sınıf siyasetini parçalamaz; tersine onu derinleştirir.
GENİŞLETİLMİŞ ORTAK PROJELER
İşçilerin, Kürdlerin ve kadınların ayrı ayrı sürdürüldükleri mücadeleler nadiren otoriter iktidara karşı kalıcı meydan okumalara dönüşebilir. Direnişler fazla olmasına rağmen toplumsal dönüşüm çok az veya hiç yoktur. Bu nedenle bugün solun karşı karşıya olduğu temel sorun mücadele eksikliği değil; farklı mücadeleleri genişletilmiş ortak bir proje etrafında birleştirebilecek siyasal projelerin yokluğudur.
Türkiye’de solun karşı karşıya kaldığı temel sorun siyasal ortaklıklarla mücadele deneyim ve birikimleri sağlayamamış olmasıdır. Tekrarlanan mücadeleler sınıflar arasındaki güç dengesini değiştiremez. Bu sorun, militanlık, bilinç ya da ahlaki bağlılık eksikliğiyle açıklanamaz. Yalnızca baskıyla da açıklanamaz. Kökleri yapısal koşullardadır: Emeğin parçalanması, mücadelenin işyerinden yeniden üretimin gerçekleştiği çoklu alanlara kaymasındadır. İşçi sınıfı kimliğinde, iş hukuku statüsünde ve kamu kaynaklarına erişiminde farklılaşma süreçleri geçirdiğinden geniş çerçeveli vizyonlarla sol bileşimi süreç içinde gerçekleştirmek tek alternatiftir.
Politik yeniden bileşim, yalnızca örgütsel bir tasarım değil, tarihsel bir süreç olarak görülmelidir. Eşitsiz biçimde gelişir; çatışma, yenilgi ve kısmi ilerlemelerle şekillenir; üretim, yeniden üretim ve devlete egemen sınıfın değişen ilişkilerinden etkilenir. Kalıcı herhangi bir sınıf siyaseti, basit reçetelerden değil, bu çelişkilerden doğacaktır. Bu görev için hazır bir plan yoktur. Siyasal biçimler mücadeleden bağımsız biçimde tasarlanamaz; karşılaşacakları koşullar hesaba katılmadan da doğaçlama kurulamaz. Söylenebilecek olan şudur: Bugün solun karşı karşıya olduğu sorun sınıf karşıtlığının yokluğu değil, onu büyük ölçekte ve uzun vadede örgütleyebilecek güçlerin yokluğudur.
HABER MERKEZİ


















