Fransa’nın başkenti Paris’te Ocak ayının başında ABD, Türkiye, İsrail ve Şam Yönetimi’nin gerçekleştirdiği toplantı sonucu, Rojava’ya dönük yeni bir saldırı planı devreye girdi. Gerçekleştirilen görüşmenin ardından Halep’te Kürt mahallelerine dönük saldırılarla başlayan süreç, Rojava’da çok sayıda sivilin katledilmesi ve Kobanê’nin kuşatma altına alınmasıyla devam etti. Saldırılara karşı Rojava’da kurulan güçlü direniş hattı ve Kürtlerin dünya genelinde ilan ettiği seferberliğe büyük destek geldi. Direniş ve yüzbinlerin sokağa dökülmesi Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ile Suriye Geçici Hükümeti arasında 30 Ocak’ta anlaşma imzalanmasının yolunu açtı.
Rojava’nın Ortadoğu’daki önemi, Rojava’ya dönük saldırıları ve başta Türkiye ile İsrail olmak üzere hegemon güçlerin Ortadoğu hesaplarını, Centre for Study of States, Markets and People (STAMP) bünyesinde araştırmacı akademisyen olan Hamit Ekinci değerlendirdi.
Paris’te; ABD İsrail, Türkiye ve Şam Yönetimi yetkililerinin basında da geniş yer bulan bir görüşmesi oldu. Görüşmeden sonra Halep’te başlayan saldırılar, Rojava’ya yöneldi. Rojava’nın, bu güçler için önemi nedir?
Ortadoğu’da, ABD eksenindeki güçler arasındaki çıkar çatışmalarının derinleştiği, ama diğer taraftan hepsinin de ABD’yi memnun etmek zorunda olduğu bir süreç yaşıyoruz. ABD, birbiriyle çelişen çıkarları olan müttefikleri arasında taraf tutmayarak, kendi bütünsel çıkarları açısından bir orta yol bulunmasını istiyordu. Yani ne tam kazananı ne de tam kaybedeni olan anlaşmalar çerçevesinde herkesin ABD çıkarına çalışmaya ikna edilmesi gerekiyordu. Bu açıdan Suriye ve Rojava meselesi son derece hassas bir askeri ve siyasi denge üzerinde duruyordu. İsrail açısından Suriye, kendisine karşıt güçlerin bir kaldıraç olarak kullanabileceği bir güvenlik sorunu iken; Körfez ülkeleri açısından yeni rejimin kendi eksenlerine alınması, Türkiye için ise Kürt kazanımlarının tasfiyesi bir öncelik durumundaydı. Fransa, tarihsel olarak üzerinde etki sahibi olduğu Suriye’deki ekonomik çıkarlarını ve dolayısıyla Doğu Akdeniz üzerindeki bir kartını kaybetmek istemiyordu. Bu çelişen öncelikler ve çıkarların bir çatışmayla sonuçlanmadan zımni bir uzlaşmayla sonuçlanması, ABD’nin İran’a müdahale sinyalleri verirken kendi müttefiklerini konsolide etmesi açısından önemliydi. Bu açıdan tüm devletler belli oranda tavizler verdiler ve belli oranda kendileri açısından kısa vadeli kazanımlar söz konusu. Rojava’nın kısıtlanması bu zeminin bir sonucudur. Bu zımni zeminin gelecekte bu devletler için ne getireceği ise muğlaktır. Aslında tüm bu güçler, Rojava’nın Suriye’nin geleceği için de bir tür güvenlik garantisi olduğunun farkındadır; ancak mevcut şartlar kendi çıkarları açısından böyle bir süreci gerektirmiştir. Dolayısıyla herkes bir miktar tatmin edildikten sonra, zımni de olsa Rojava’nın korunması gerekliliği tüm bu güçler açısından rasyonel bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Sonucun böyle gelişmesinde, dünyanın dört bir yanında Kürt halkı ve dostlarının ayağa kalkması da temel etkenlerdendir.
Ortadoğu’da bir İsrail gerçeği var. Türkiye, İsrail’le her türlü işbirliği ve anlaşmalar içinde; fakat iç siyasetinde bu işbirliğini perdeleyen bir algı oluşturuyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye, 2000’lerin başından itibaren dünyanın içine girdiği küreselleşme sürecinde kendisine biçilen rolün de etkisiyle iktisadi bir ivme yakaladı. Bu iktisadi ivme, aynı zamanda çeşitli yumuşak güç siyaseti araçlarıyla desteklenerek, Türkiye’nin kendisini bir tür orta güç olarak konumlamasına yol açtı. Motivasyonları ve temelleri çeşitlidir; ancak Türkiye, 2011 sonrası AB sürecini fiilen terk ederek Müslüman Kardeşler çizgisiyle Ortadoğu’da bir blok oluşturma eğilimine girmiştir. İsrail, Ortadoğu’da ayakta kalmak için Arap olmayan Müslüman müttefiklere ihtiyaç duymaktadır. 1979’da İran’ın İslam Devrimi’yle kaybedilmesi sonrasında Türkiye’nin Batı blokundan uzaklaşarak rejim ihraç eden bir pozisyona evrilmesi bir kırılma yaratmıştır. Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarı İsrail için ciddi bir sorundu. Bu açıdan İsrail–Türkiye rekabeti ideolojik sebeplerle değil, güç projeksiyonu açısından sahicidir. İsrail bu tarihten sonra Türkiye’ye olan stratejik bağımlılığını giderek azaltmış, ancak ticari bağlarını sürdürmüştür. Geçmişte tamamen ABD’ye dayanarak tüm komşularını güvenlikleştiren İsrail, çok aktörlü politik yapısı sebebiyle Trump etkisindeki güncel Amerikan politikasına ayak uydurma konusunda bocalamıştır. Çünkü bu doktrin, birbiriyle çelişik güçlerin beraber ticaret yapmasına ve ideolojik farklılıkların görünmez kılınmasına dayanmaktadır. Bu açıdan 2020 yılında başlatılan İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in Hindistan, Arap dünyası, Doğu Akdeniz ve Avrupa arasında ticaret ve enerji açısından bir köprü olmasını hedeflemektedir. Bu durum, Türkiye’nin jeopolitik konumunu -özellikle Batı için önemini- ciddi oranda azaltmaktadır. Bu çelişkiye rağmen Amerikan politikası, kendi eksenindeki güçlerin her koşulda beraber çalışmasını dayatmakta; bu açıdan İsrail ve Türkiye arasında işbirliği ve diyalog çerçevesi her zaman açık kalmaktadır.
Şara ve Putin bir görüşme gerçekleştirdi. Rusya–ABD ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Putin’in Şara’yı destekler nitelikteki açıklamalarını nasıl görüyorsunuz?
Rusya, ABD ile doğrudan rekabet şansına sahip olmasa da, özellikle keyfi bir yönetimin öne çıktığı Trump döneminde onun çerçevesinde konumlanarak ve onunla doğrudan çelişmeyerek Avrupalı rakiplerine karşı zemin elde edebildiğinin, en azından mevcut konumunu koruyabildiğinin farkındadır. Bu açıdan Suriye’de, geleneksel Suriye BAAS’ından Saddam Hüseyin tipi Sünni BAAS bir Suriye yaratılması sürecine en erken entegre olan aktörlerden biri olmuştur. Benzer bir hizalanma İran politikasında da geçerlidir. Rusya, İran’a stratejik savunma alanında taahhütler vermekten özellikle Trump dönemiyle birlikte gözle görülür biçimde uzak durmuştur. Rusya, Suriye’deki Akdeniz üslerinde kalabilmenin yolunun ABD’nin bir biçimde ikna edilmesinden geçtiğini bilmektedir. Bu açıdan ABD’nin yarattığı yeni Suriye rejimiyle uzlaşması gerektiğini görerek hareket zeminini buradan doğru kurmaktadır. Diğer taraftan Colani’nin, Rus tarihinde Napolyon ve Hitler’in yenilgiye uğratılmasına atıfta bulunarak Putin’i onure etmesi, dersini iyi çalıştığını ve aralarında İdlib’den kalma defterin kapandığını göstermektedir.
Rojava’ya dönük saldırılarda, Avrupa’nın tutumu geniş bir tepki aldı. Avrupa ülkeleri, Suriye’de bir bütünlüğü, “Mültecileri geri gönderme” söylemiyle destekliyor. Peki Avrupa açısından mesele sadece mülteciler mi? Ortadoğu’da ki zenginlikten pay alma çıkarları nasıl bir noktada duruyor?
Suriye, iç savaş öncesi Avrupa’ya minör de olsa petrol ihracatçısı konumundaydı (dünya petrolünün yaklaşık yüzde 1’i). Aynı zamanda tekstil sektörü açısından gelecek vadeden bir aktördü. Bunların haricinde, Akdeniz’deki konumu itibarıyla hassas bir jeopolitik dengenin fay hatlarından biriydi. Colani’nin Şam’ı kısa sürede kontrol etmesi ve hemen ardından gelen Avrupa desteğine bir de bu açıdan bakmakta fayda vardır. Demokratik Suriye sahici bir seçenek olarak durmasına rağmen, Batılı güçlerin cihatçı bir çeteyi kozmetik bir değişimle devletleştirerek uluslararası nizamın içerisine alması normatif değerler açısından bir çöküşü ifade etmektedir. Pek çok Batılı entelektüel bu açıdan eleştirilerini dile getirmiştir. Kürtlere dönük soykırım saldırıları sürerken, Avrupa Birliği temsilcilerinin Colani rejimini Şam’da ziyaret edip yardım paketleri açıklaması ve Suriye’deki kilise restorasyonlarını sosyal medya hesaplarında paylaşması, pozisyonlarını açıkça ortaya koymuştur. Jeopolitik ve jeoekonomik açıdan ise Suriye’de bir talan ekonomisinin mi kurulacağı yoksa kalkınmasının mı sağlanacağı önümüzdeki günlerde görülecektir. Sakallı BAAS sürecinde Avrupa çok daha büyük güvenlik riskleriyle karşı karşıyadır. Bu konuda rasyonaliteden ziyade çeşitli rüşvetlerin etkili olduğunu düşünüyorum. Bu konuda bir konsensustan çok, Avrupa’nın treni kaçırmamak adına ABD politikasıyla paralel bir hizalanma içine girdiği söylenebilir.
ABD Senatosu tarafından, Kürtlerin korunması konusunda ciddi açıklamalar ve yasa tasarıları gündeme geliyor. Bu durum Rojava özelinde Trump’ın üzerinde nasıl bir baskı oluşturuyor? Nasıl sonuçlara evrilebilir?
ABD, hem iç hem de dış politika açısından çok ciddi bir dönemden geçiyor. Dünyada çok güçlü bir pozisyonda olduğunu görerek kendi iç krizlerini gözden kaçırmamak gerekiyor. ABD esasen kendi içerisinde bir güçler dengesidir. Oturmuş kurumları kadar, çeşitli etnik gruplar, farklı sermaye çevreleri ve kimi zaman çeşitli teşvik mekanizmaları da karar alma süreçleri üzerinde etkilidir. Örneğin Pentagon, kısa bir süre önce dili nötr ancak SDG’nin başarılarını takdir eden ve kapasite olarak HTŞ merkezli hükümetten çok daha güçlü olduğunu ortaya koyan bir rapor hazırlamış ve bunu Kongre’ye bildirmişti. Bu rapora dayanarak SDG’nin öne çıkarılacağını söyleyebilirdiniz. Ancak gerek think tank ekosistemi gerekse iş diplomasisi alanında Körfez ülkelerinin kesenin ağzını sonuna kadar açması ve profesyonel imaj yönetimiyle bunun tersini işaret eden bir tablo ortaya çıkmıştır. “Hangisi gerçek Amerika?” diye sorarsak, elimizde net bir cevap yoktur. Doğru cevap belki de ikisinin birden var olduğudur. Bu açıdan doğru araçların kullanılması ve bu araçlardan Kürt halkının çıkarları doğrultusunda azami faydanın elde edilmesi için ABD’de güçlü bir lobi çalışmasının yürütülmesi şarttır. Böyle bir lobiyi yalnızca reaksiyoner değil, kalıcı kılabilirsek ve bunun hiçbir diğer aktörün çıkarları ve güvenliğiyle çelişmediğini gösterebilirsek, sonuç almak daha mümkün hâle gelecektir. Kısa vadede Kürtlerin güvenlik meselesinin Kongre gündemine gelmiş olması önemli olsa da, pratik sonuçlar açısından kaderi bütünüyle buna bağlamak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. ABD ile çalışmada teknik kapasite yetersizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir diğer problem de, Rojava siyasetinin ABD’nin belirsizliğine karşı bir bekle-gör politikasına girmesi ve bu açıdan sonuç alıcı olabilecek adımları tek taraflı olarak atmamasıdır. Zaman zaman ABD’deki Kürt dostu karar alıcılar, bölgedeki her Amerikalı diplomatın ya da görevlinin Amerikan önceliklerini ve devletin temel yaklaşımını yansıtmadığını özellikle belirtmişlerdir.
Rojava’ya dönük saldırıların devam ettiği süreçte, İlham Ehmed ve Mazlum Abdi yürüttüğü diplomasi ile yeni bir mutabakata varılması, Kürtlerin hala bölgede belirleyici bir rolünün olduğunun göstergesi midir? Rojava’da direniş ve yürütülen diplomatik görüşmeler Kürtler için olumlu sonuçlar doğurabilir mi?
Öncelikle Kürdistan’dan Avrupa’nın en ücra şehirlerine kadar Kürt halkı ciddi bir seferberlik ruhuyla ayağa kalktı. Uluslararası güçler, eğer Rojava’nın sadece Rojava’dan ibaret olduğunu düşünselerdi, orada daha geniş bir etnik temizliğe karşı çıkmayacaklardı. Ancak dünya çapında gelişen bu sahiplenme, bazı diplomatik kanalları da harekete geçirdi. Etnik temizlik sonrasında SDG’nin yine bir güç olarak ayakta kalmasına izin verebilirlerdi; fakat bu güç içi boşaltılmış bir yapı olacaktı. Mevcut durum, denklemi kayda değer biçimde değiştirmiştir. Rojava özelinde Kürt diplomasisinin temel açmazları yeniden gün yüzüne çıkmış oldu. Benim “diplomatik apartheid” olarak adlandırdığım; Kürtlerden stabilizatör olarak yararlanma, ancak müzakere masasında Kürtleri katliamlarla yüz yüze bırakma dinamiği tekrar ortaya çıktı. Bu yeni bir durum değildir. Kürt aktörlerin bu açıdan her şeyden önce Kürtlerin güvenliğini öncelemeleri anlaşılır bir durumdur. Örneğin Londra’da yaklaşık 50 bin Kürt ve dostları bir yürüyüş gerçekleştirdi; ancak bu durum İngiltere ana akım sağ ve sol medyasında kendisine yer bulmadı. Oysa 500 kişinin bir sosyal etkinlik için yürümesi dahi haber değeri taşımaktadır. Bu bağlamda, uluslararası Kürt karşıtı koalisyona karşı Kürtlerin önlerinde zaman varken ne kadar etkili bir diplomasi yürütebildikleri sorusu yakıcı bir soru olarak önümüzde durmaktadır.
Örneğin Suriye krizinin başından beri SDG’nin federalizmden başlayarak kantonal bir sistemde demokratik özerkliğe varan ve en sonunda “desantralize Suriye” olarak ifade edilen çeşitli statü talepleri olmuştur. Ancak bu talepler, içi doldurulmamış, teknik olarak zayıf, daha çok bekle-gör politikası ekseninde gelişen ve diplomatik ataklarla desteklenmemiş, normatif düzeyde kalan taleplerdi. Batılı karar alıcılar, desantralize bir Suriye fikrine ekonomik ve jeopolitik sebeplerle ikna edilebilirdi; bu yönde bir prestij alanı vardı. Ancak bunun zamanında kullanılmadığını ve bu konuda geç kalındığını söyleyebiliriz. Önümüzdeki süreçte bu sorunların hızla giderilerek pozitif bir diplomasi çabası içine girilmesi gerekmektedir. Bürokratik ağırlığı olan ve karar alma süreçlerini negatif yönde etkileyen verimsiz mekanizmalar yerine, teknik güce yaslanan bir diplomasinin; dünyanın en büyük devletsiz halkı olan Kürtlerin kazanımlarını korumak açısından ne kadar hayati olduğu daha net anlaşılmıştır. Rojava özelinde ise Kürtlerin Kürt bölgelerine çekilmesi doğru bir karar olmuş ve böylece etnik bir eskalasyonun önüne geçilmiştir. Fiili olarak korunabilecek alanlara çekilme söz konusudur; bu açıdan bir kayıp yoktur. Ancak hâlen anayasal bir tanınma mevcut değildir. Yeni dönemin temel hedefi, anayasal tanınma ve uluslararası, şeffaf işbirlikleri olmalıdır. Yapılan sözleşme bu anlamda bir bıçak sırtıdır. Kürtlerin tüm kazanımları kaybolabilir ya da güvence altına alınabilir. Bunu, ilgili tarafların mücadelesinin sonucu belirleyecektir.
Can Kırbaş / MA














